İki Büyük Ustaya Saygı Duruşu
INGMAR BERGMAN

Nasıl başlamalı söze hiç bilmiyorum. Ingmar Bergman öldü haberinin verdiği bir anlık iç düğümlenmesi gibidir, aslında Bergman’la ilgili bir şeyler karalamakta. Benim için ne zaman Bergman dense, aklıma Sven Nykvist’te gelir. Hatırlayacağınız üzere o büyük görüntü yönetmenini de geçtiğimiz sene kaybetmiştik. Anlaşılan Bergman kadim dostunu fazla bekletmek istemedi. Bir Bergman filminde ilk elden karakterlerin ne kadar güçlü oluşları göze çarpar, sonrasında onların içselliklerini etkileyici bir kompozisyonla bizlere yansıtan, özenli ve inanılmaz bir görsellik bizleri sarmalar. Buna en iyi örnek Cries and Whispers filmidir. İçe atılan sessiz çığlıkların getirdiği gerilim Nykvist’in görüntü çalışmasıyla vücut bulurken, bizler ise filmdeki boşlukları doldurmaya çabalarız. Her Bergman filmi beraberinde boşlukları ve tuhaflıkları da taşır. Bunları çözümleyebilmekse, ancak ustayı daha yakından tanımak ile mümkündür. Filmlerinin pek çoğunda, hayatında yaşadığı olayların etkileri hissedilirken, bu etkiler hiçbir zaman onun özgünlüğüne ve gerçeküstücülüğüne gem vurmaz. Bunun yanı sıra, müzik, tiyatro, edebiyat ve resim gibi çeşitli alanlarla işbirliğine gitmekten çekinmez. Fanny and Alexander filmi başlı başına bir tiyatro oyunu gibi kurgulanmıştır. Vargtimmen’de Mozart’ın Sihirli Flüt operasının yoğun etkisi vardır. Smiles of a Summer Night’ta eğlenceli olduğu kadar düşündürücü de olabilen bir sitcom estetiğine sahiptir. Face to Face’te ise, bizzat toplum doktoru, toplumu analiz eden kendisidir ve psikanaliz yöntemini de bu filminde son derece etkin kullanır.
Bütün bunlar, onun aslında genel karakteristikleridir. İskandinav filmleri için bugün “kasvetli” atmosferleri var deniyorsa, bu Bergman sayesindedir. Onun filmlerine yansıyan bu kasvetli ve ağır hava ise; acı çeken, düşünme ve sorgulama eyleminin kendisini bu acılardan kurtarmadığını anlayan, içindeki Tanrı’yı öldüren bir bireyin iç çekişinden beslenir. Elbette toplumsal ve felsefik anlamda pek çok soru ve açılımla bu acı artarak, kasvetli atmosferini destekler. Ama özünde bir bireyin acısından söz etmemiz gerekir. Aradığı cevapları kendisinde bulamayan, Tanrı’dan bir ses işitemeyen ve her şeyi içine atan bu birey ki; Cries and Whispers’te bütün gerilimini izleyicilere yansıtır. Susmanın ve içe atmanın getirdiği öfkesi kırmızının çeşitli tonlarında parlar. Kan kırmızı olur, ev kan kırmızı akar, Bergman kırmızıya çalar ve Tanrı kırmızıda vücut bulur. Ama yine çıt yoktur. Bergman zaten çoktan öldürmüştür onu. Aslında The Silence’da sessiz de kalabildiğini göstermiştir. The Seventh Seal’da Azrail’le soğukkanlılıkla satrançta oynamıştır ve kendisi öldükten sonra Tanrı’nın ne yapacağını sormuştur. Ama yine de sessiz protestosunu yapmaktan geri durmaz işte, inadına bir ses, bir ses diler. Huzurdur istediği, herkesin sahip olabileceği kadar huzur… Tanrı ölür, sanat doğar. Sanat yücelir, övgüler ise çok sonralarıdır… Övgüler artar, o yine köşesine çekilir. Goethe’nin Faust’u neyse, o da kendi Faust’unu yaratır ve sonra çekilir köşesine. Emekli olduğunu beyan eder. Ama o huzur arayan ruhu kolay kolay teskin olacak gibi değildir. Hiç değilse tiyatro der. Ve başlar yine, yeniden… Arar, sorar, gösterir, kuklalarını oynatır. Ama kuklaların efendisi yine ortalıklarda yoktur. Papaz olan babasının inadınadır sanki bu arayışların hepsi… Küçükken çektiği acılaradır sanki bütün filmleri… Sessiz, hüzünlü ve kafasındaki gerçeküstü dünyada yaşayan küçük bir çocuğun korkak bakışlarıdır bütün bunlar. Büyümüşte küçülmüş, ya da hiç büyüyememiş ve incindiği yaşta kalakalmıştır. Varolmama korkusuna karşıdır sanki o bitmek bilmez enerjisi ve üretkenliği. Tanrı var mıdır, kader nedir, mutluluk mümkün müdür, niçin insan cezalandırılır, şeytan diye bir şey var mıdır? Hepsinin cevabı içe atılır ve sessizce çekilen filmlere yansıtılır. Hayatta bulunamayan huzur ve mutluluk kimi zaman ölümün kollarında aranır. Öyle ya, Francis Bacon’ın dediği gibi; “Ölüm bizim dostumuzdur, onu evine misafir etmek istemeyen zaten evde değildir.” O hiçbir zaman evde olmamıştır ki! O yüzden sürekli huzurlu bir barınak arar durur. Yedinci Mühür’deki Şövalye gibi bir açıklama bekler, ama nafiledir bu bekleyiş. Belki de artık o bekleyişin, o sorularının yanıtını almıştır ve sürekli aradığı huzuru bulmuştur. Kim bilir… Yedinci Mühür’ün temelini oluşturan Rilke’nin şiiriyle ona veda etmenin ve huzur dilemenin zamanıdır.
İşçileriz Biz
İşçileriz biz; çırak, kalfa, usta, her çalışan;
Kurarız seni, ulu katedral, beraber.
Ağır başlı bir yolcu gelir bazen.
Geçer pırıltı gibi ruhlarımızdan,
Gösterir bize titreyerek yeni bir hüner.
Sallanan iskeleye tırmanırız,
Sarkar çekiçler ağır, ellerimizden
Ta ki bir saatle öpülür alınlarımız,
Parlak bir saat, her şeyi bilen; anlarız,
Senden gelir, yel eser gibi denizden
Derken nice bin çekiçten bir gürültü ağar,
Öter vuruş üstüne vuruş dağlarda bütün.
Salarız seni, ancak kararınca gün:
Ve belirli çevre çizgilerin doğar.
Tanrı, büyüksün
Sen ne yaparsın, Tanrı, ben ölünce?
Testin olan ben kırılıp dökülünce?
(R.M. Rilke)
MICHELANGELO ANTONIONI

Antonioni’yi en iyi anma şekli, sanırım her zaman istediği şekilde filmlerini düşünerek yapılmalı. Günümüz dünyasında, modern şehirlerde yaşayan ve yüz yüze gelmekten bile korkar hale gelmiş, modernizmin ve konformizmin son boyutuna ulaşmış, adı insan olan, buna karşın kendini insan yapan bütün değerlerden yoksun kalmış bir türün son anlatıcılarından biriydi Antonioni. Filmlerinin içi boş olduğundan dem vuruldu, yaptığı şeylerin değersiz olduğundan bahsedildi, kendi ülkesinde tıpkı İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi bir köşeye itildi, yarattığı boşlukların aslında kendi boşluklarından öte anlamlar içermediği tekrar edildi, nihilist bile dendi. Oysa hümanist diye geçinen ama, insan denen varlığın duygularından bihaber yaşayan, şakşakçı güruhtan çok daha bağlıydı insana ve insanın özüne. O hepsinden iyi biliyordu insanı ve insanın çevresini saran o şeffaf, ama kalın duvarları. İnsanın duyguları ve tutkuları olan, düşünen ve hayatına yön vermek isteyen bir varlık oluşunu derinden kavradı ve insanın hayatını istediği gibi yönlendirmek istemesine karşın, niçin bunu yapamadığının cevaplarını aramaya çalıştı. Albert Camus’ün “İnsan, ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.” sözünün arkasındaki dolambaçlı yollarda çoğu zaman tek başına döndü durdu. Yılmadı, pes etmedi, sormaktan yorulmadı. Filmlerinde kendine göre bulduğu cevapları gösterdi, arayışını resmetti ve sorularına izleyicileri ortak etti. Güvenli hayatlarında bir an olsun durup düşünmek istemeyen, korunaklı yuvalarını sarsmak istemeyen, kendinden ve birlikte yaşadığı insanlardan habersiz olan, Sartre’ın deyişiyle mutlu embesilleri ısrarla gösterdi. Gecelerden başladı anlatmaya, uyandıramadı. Maceralara sürükledi, kendine getiremedi. Batan güneşin etrafında, aslında bunun kişisel bir meseleden çok öte olduğunu, bir dünya meselesi olduğunu hatırlatmaya çalıştı, ama insanlar güneşin batışını romantizmden ötesiyle bağdaştıramadı. Nasıl bağdaştırabilirlerdi ki! Kimliksiz insanların hayatlarını kimliksiz insanlara anlatmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Değişime karşı koyan, mevcut statülerinden vazgeçmek istemeyen, güvenlikli deliklerinde yaşamaktan mesut olan, yaşayan zombilerin dünyasındaydı. Çok sonraları fark edildi Don Kişot gibi bir misyon üstlendiği, değirmenlere karşı savaş açtığı… Ama onun savaş açtığı değirmenler dört bir yanını çoktan sarmışlardı ve dahası kader denen bir şeyle daha uğraşması gerekiyordu. İnsanların yaşamlarını kontrol edememelerinin başlıca sorumlusu değil miydi, o ulvi güç. Ve kadere teslim oluşun ardından gelen bitmek bilmez suçluluk duygusu… Peki sokakların bomboş olmasına, insanların birbirlerinin yüzlerine bile bakmamasına, onca fakire karşı borsa simsarlarının milyonlarına ne demeliydi! Kader deyip geçebilir miydik hepsini? Antonioni kararlıydı, bütün bunların insan yaşamına etkilerini tek tek araştırdı. Bir gönül ilişkisinden başladı anlatmaya derdini, Bir Aşkın Güncesi (Story of a Love Affair) ile kaderin insan yaşamına etkilerini sorguladı. Ardından Yenikler (I Vinti) filminde, 2.Dünya Savaşı’nın bitimindeki gençlerin suça yatkınlığını, amaçsız kalan bireylerin iç çatışmalarını ve savaşın sonuçlarını gösterdi. Ama film sansürden geçemedi. İnsanlar gerçekleri görmeye hazır değildi, ama o göstermeyi kafasına koymuştu. O bir nihilist değildi ve ortada onca sorun varken, insanoğluna arkasını dönemezdi. Bunun zamanı değildi. Kamelyasız Kadın filmi (Lady without Camellias) Venedik Film Festivali’nde uzun süre yuhalandı. Ama artık sesini daha da yükseltecekti. İnsanlara sesini duyurmaktan ve meramını anlatmaktan bundan böyle çekinmeyecekti. Artık ne maddi kaynağı ne de gururu kalmıştı. Olabileceği en kötü noktadaydı ve hemen ardından Kadınlar Arasında (The Girl Friends) ile kendi sinema dilini de yavaştan tanıtmaya başladı. Burjuva sınıfının amaçsızlığını, sıkıntısını ve başı boşluğunu gösterdiği bu film; filmdeki karakterlerin haleti ruhiyeleriyle de Cesare Pavese’ye de bir saygı duruşu niteliğindeydi. Zamansız itirafların, içe atılan gerçeklerin, hayattan kopuşun, uyuşukluğun yaşama biçimi haline getirilişinin ve boşlukta kalışın hikayesiydi Kadınlar Arasında. Aradan henüz iki yıl geçmişti ki, Çığlık’la (The Cry) Antonioni kendi çığlığını izleyicilerle paylaştı. Nietzsche değil miydi, “Sessizlik, en büyük haykırıştır.” diyen… İşte Antonioni’de haykırışını Çığlık ile yaptı. Po vadisinin terk edilmişliği, Irma’nın terk edilmişliğiyle birleşirken, Aldo’nun başka bedenlerde kendini teskin etme çabasının getirdiği hayal kırıklıkları da sessiz çığlıklara dönüştü. Paris, Texas’taki Travis’in varoluş sorunu neyse, Aldo’nun varoluş sorunu da oydu. Zamandan ve mekandan artık soyutlanmıştı ve Irma’dan sonra kaç kadın tanıdıysa da, onsuz yapamayacağını anlamıştı artık. Önceleri dövdüğü, onurunu al aşağı ettiği Irma ise, sonraları egemenliği eline almıştı ve Antonioni bu sessiz çığlığında ataerkil toplumdaki stereotiplere de darbesini indirmişti.
Ardından daha nice filmle yolculuğunu sürdürdü Antonioni, ama 1990’lara gelindiğinde artık hız kesmişti ve emekliliğine yaklaştığının ilk sinyallerini verdi. Wim Wenders’in, Antonioni’nin yardımcılığını üstlendiği Bulutların Ötesinde filmiyle de pek iyi eleştiriler alamayan Antonioni, hatırladığımız üzere en son Eros’ta bir bölüm yönetmişti. Yazının başında söylediğim gibi, bugün Wim Wenders ve Theo Angelopoulos gibi kalburüstü yönetmenlerin sinemalarını da etkilemiş olan, bu önemli yönetmeni anmanın en iyi yolu; onun filmlerini düşünmektir. Onun filmlerini düşünmek demek, içinde bulunduğumuz çağı ve insanoğlunu düşünmekten geçiyor. Camus’ün dediği gibi; “Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur.” Bunu göz önüne alarak bu ustanın filmlerine bakmakta fayda var. O yaşama karşı beslediği aşktan, insanlara karşı olan umudundan ve çevresindekilerin gözlerindeki at gözlüklerini çıkarmaya karşı inancından dolayı bu denli karamsardı. Pavese’nin sözlerini de bu noktada hatırlamakta fayda görüyorum: “Bir insan yaşamındaki en kötü şey; başlangıç duygusunu yitirmektir.” Daha özgür olabilmek, yaşamı ertelememek, yaşamın etrafımızda oluşturduğu boşluklara düşmemek ve kendi başlangıçlarımızı unutmamak adına kendimizi tanımaktan ve kimi zaman yalnız kalmaktan korkmamalıyız. Tıpkı Antonioni’nin filmlerinde bizlere gösterdiği gibi…
Çok yaşa Antonioni, sinema ve hayat senin filmlerinle daha da güzel!
Taşlar ne işitir ne de görür bir şeyi
Yine de hıçkırır hafiften;
'Unutma beni.Unutma beni.’
Yazan : BuRnOut