Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Sinemasal > Yakın Çekim

Yakın Çekim Sinema ile ilgili gündem ve haberler...


"The Kite Runner" [22 Şubat 2008]

Yakın Çekim içerisinde "The Kite Runner" [22 Şubat 2008] konusu: Yönetmen : Marc Forster Oyuncular : Wali Razaqi (Amir), Said Taghmaoui (Farid), Shaun Toub (Rahim Khan), Nasser Memarzia (Zaman) Yapımcılar : Sam Mendes, Walter F. Parkes, Laurie MacDonald Senaryo : ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 20-03-2007, 15:13
zerocool - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-02-2007
Mesajlar: 104
Post "The Kite Runner" [22 Şubat 2008]

Yönetmen: Marc Forster
Oyuncular: Wali Razaqi (Amir), Said Taghmaoui (Farid),
Shaun Toub (Rahim Khan), Nasser Memarzia (Zaman)
Yapımcılar: Sam Mendes, Walter F. Parkes, Laurie MacDonald
Senaryo: David Benioff, Khaled Hosseini (Khaled Hosseini’nin aynı adlı kitabından)
Görüntü Yönetmeni: Roberto Schaefer, Kurgu: Matt Chesse
DreamWorks Pictures / UIP Filmcilik


Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı best-seller romanından uyarlanan “The Kite Runner”da, uzun yıllardır Kaliforniya’da yaşayan Amir adlı bir Afgan göçmeninin, çocukluk arkadaşı Hassan’ın oğlunun başının dertte olduğunu öğrendikten sonra ona yardımcı olmak için Taliban yönetimi altındaki anavatanına geri dönüşünün öyküsü anlatılır.
Kaliforniya’da yaşayan Amir, ülkeye Taliban rejiminin gelmesinden sonra Amerika’ya göç eden Kabil’li zengin bir tüccar ailenin oğludur. Kabil’de geçen çocukluk yılları sırasında evin hizmetçisinin oğlu Hassan ile çok sağlam dostluk bağları yaşamıştır. Ancak bir uçurtma yarışı sırasında Hassan’ın başına gelen olayda ona yardım edebileceği halde sırtını dönerek en sevdiği arkadaşına ihanet etmiştir. Aradan geçen uzun yıllar boyunca bu ihaneti hiç aklından çıkmaz.
Yıllar sonra Hassan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Bunun üzerine bir zamanlar ihanet ettiği çocukluk arkadaşının başı dertte olan oğlunu bulmak ve onu kölelik yaşamından kurtarmak için Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a geri döner.
DreamWork Pictures’ın sunduğu “The Kite Runner”ın yönetmenliğini “Finding Neverland”den tanıdığımız Marc Forster üstlendi. Yapımcılığını Sam Mendes, Walter F. Parkes ve Laurie MacDonald’ın gerçekleştirdiği filmin senaryosunu “25th Hour”daki çalışmasından tanıdığımız David Benioff ile Khaled Hosseini beraber yazdılar.


KİTAP HAKKINDA
Khaled Hosseini’nin yazdığı “The Kite Runner” adlı kitap, yayınlandığı günden itibaren çok büyük ilgi görerek USA Today gazetesi kitap editörü Craig Wilson’un tabiriyle “rüzgarı yakalayan bir kitap” oldu. İlk baskısı sadece 50.000 adet olarak yapıldığı halde sonradan 17. baskısına ulaşarak kısa sürede 1,4 milyonluk satış rakamına ulaştı. 2005 yılı Eylül ayından itibaren çok satan kitaplar listesinde yer almaya başladıktan sonra listelerden hiç inmeden başta USA Today ve San Francisco Chronicle olmak üzere gazete ve dergilerin listelerinde uzun süre kaldı.
New Jersey’in Ridgewood kesiminde bağımsız bir kitabevi olan Bookends’in sahiplerinden Walter Boyers, mükemmel bir zamanlamayla piyasaya çıkarılan kitabın satışlarının hiç azalmadığını belirterek, “Bu yıl da en az geçen yılki kadar kitap sattık” diyor.
Khalid Hosseini’nin yayıncısı Riverhead Books yetkilileri ise, “The Kite Runner” mucizesinin hızla gelişmesinde “dilden dile yayılma” olgusunun önemli yeri olduğunu vurgulayarak, “Anneler kızlarına söyledi. Arkadaşlar birbirini arayarak tavsiye etti. Her aramada bir kitap satışı gerçekleşti” diyorlar.
Kitabın promosyon çalışmalarına Khaled Hosseini’nin kendisi de yoğun olarak katıldı. Çeşitli kentlerde düzenlenen “Kite Runner” akşamlarında yer almak için her hafta yollara düşerek Afganistan davasına katkıda bulunmak için para toplanmasına da yardımcı oldu.
Bir zamanlar kendi ülkesinin “istenmeyen çocuğu” ve “üvey evladı” muamelesi gören Khaled Hosseini, kitabın dünya çapında gördüğü yoğun ilgi karşısında şaşırdığını gizlemeyerek, “Aslında bu kitabı yazarken dünyanın o bölgesine ilgi duyan küçük bir okur grubuna hitap edeceğini düşünmüştüm. Ancak okuyucu kitleleri hızla büyüyünce ben de hayretler içinde kaldım” diyor.
Ridgewood Kütüphanesinde düzenlenen etkinliğe katılanlar arasında yer alan Hosseini hayranı Barb Vedder, bu durumu “Kitabı ben okudum, kayınvalidem okudu, kocam okudu, kuzenim okudu, hepimiz etkisinde kaldık” sözleriyle dile getiriyor.
New Jersey’deki Our Lady of Mount Carmel cemaatinin dini lideri Ashley Harrington ise, kendisinin de Kite Runner hayranları arasında olduğunu belirterek, “Bu kitap bir zamanlar yapılan yanlışı doğruya çevirerek günahın kefaretinin ödenmesini anlatan bir kitaptır. İnsanlara her zaman doğruları söylemeliyiz. Gerçek her zaman gerçektir. İster New Jersey’de olsun, ister Afganistan’ın Kabil kentinde olsun bu gerçek değişmez” diyor.
Afganistan’ın ABD Büyükelçisi Said Tayeb Jawad bile “The Kite Runner” üzerindeki övgülere katılarak, New York’taki Etik Toplum Derneği’nin etkinliğinde yaptığı konuşmada, “Bu kitap sayesinde Afganistan için duyulan iyiniyet düzeyi olağanüstü arttı. Ülkemizle ilgili bilginin her yere kanalize olması sağlandı” şeklinde konuştu.
Düzenlenen etkinliklerin hemen hepsinde Khaled Hosseini’ye yöneltilen tek bir soru vardı: Acaba “Kite Runner” otobiyografik bir kitap mıydı?
Ünlü yazar bu soruya hem evet, hem de hayır şeklinde cevap veriyordu. Evet diyordu, çünkü 60’lı yıllar Kabil’in de doğup büyümüştü. Babası bir diplomattı. Evde hizmetçileri vardı. Sovyet işgalinden sonra herşeylerini kaybetmeleri üzerine Kuzey Kaliforniya’ya göç etmek zorunda kalmışlardı.
“Kitapta benden bazı kısımlar olduğunu söylediğimde insanlar yeterince tatmin olmuyorlar. Paralellikler var elbette ama kitap kulüplerinin ilgisini çekmek için bazı şeyleri belirsiz bırakıyorum” diyor bu konuda…
“The Kite Runner”la ilgili olarak beyninde ilk kıvılcımların, CNN’de izlediği bir haber programında Taliban’ın uçurtma uçurmayı yasakladığını öğrenmesiyle geliştiğini belirterek, “Uçurtmayı bile yasaklamanın çocuklar için zalimce bir durum olduğunu düşündüm” diyor.
“Kite Runner”ı ilk başta kısa öykü şeklinde yazdığını, ama Esquire ve The New Yorker gibi dergilerden red cevabı aldığını söylüyor. 2001 yılında meydana gelen 11 Eylül trajedisinden sonra bir arkadaşının, eldeki kısa öyküyü genişleterek romana dönüştürmesini teklif etmesi üzerine onun sözünü dinleyip yeni baştan yazdığını sözlerine ekliyor.
DreamWorks tarafından filme aktarılma projesi gündeme gelince senaryo taslağını okuyup beğendiğini, sadece birkaç öneriyle katkıda bulunduğunu belirtiyor.
Khaled Hosseini’nin “Dreaming in Titanic City” adını taşıyan ikinci kitabının konusu da Afganistan’da geçiyor ve iki kadın arasındaki 30 yıllık dostluğun öyküsü anlatılıyor. Hosseini’nin tanımlamasına göre bu kitapta “insanların birbirine davranış biçiminin çok mükemmel olabileceği gibi aynı ölçüde iğrenç de olabileceğinin” öyküsü yer alıyor.
İkinci kitabında baş kahramanlarının ikisinin de kadın olmasından duyduğu mutluluğu da şu sözlerle ifade ediyor: “Böylece ilk kitabımın otobiyografik olup olmadığına yönelik sorulara da sonsuza kadar nokta konulacağına inanıyorum.”


KHALED HOSSEINI’NİN KENDİ KALEMİNDEN
AMIR’İN PEŞİNDE YAŞAMIN SANATI TAKLİT ETTİĞİ AFGANİSTAN’A BİR YOLCULUK
Amir’e soracak olursanız, kendisinin asil ruhlu ve cesur bir insan olduğunu söylemeyecektir. Ancak her ne kadar kabul etmese de, bundan üç yıl önce büyük cesaret gerektiren çok asil bir davranış yaptı. Eski bir hesabı kapatmak için o zamanlar Taliban yönetimi altında olan Afganistan’a gitti. Amacı, çocukken işlediği bir günahın kefaretini 20 yıl gecikmeyle de olsa ödemekti. O güne kadar hiç görmediği ve şahsen tanışmadığı bir çocuğun başını beladan kurtarmak istiyordu ve tek başına kurtarmayı başardı. Bu yolculuk neredeyse kendi hayatına mal oluyordu. İşin doğrusu onu Afganistan’a gönderen bendim. Bu benim için çok kolaydı. Sonuçta, “The Kite Runner” adını verdiğim kitabımın baş kahramanı Amir’i ben yaratmıştım.
Sonra, 2003 yılı Mart ayında romanımın yayın öncesindeki son redaksiyonlarını / düzeltmelerini yaptığım günlerde kendimi Afganistan yollarında buldum. Kendi yarattığım kahramanın çıktığı yolculuğun izini sürmek için Afganistan’ın başkenti Kabil’e giden Ariana Havayollarının Boeing 727 uçağında pencere kenarında oturuyordum. Tıpkı Amir gibi ben de ülkemden 27 yıldır uzaktaydım. Afganistan’dan ayrıldığımda 11 yaşında, ilkokul yedinci sınıf öğrencisi ufak tefek yapılı bir çocuktum. Şimdi ülkeme Kuzey Kaliforniya’da yaşayan 38 yaşında bir doktor, bir roman yazarı, iki çocuk babası bir koca olarak dönüyordum.
Uçağın penceresinden dışarıya bakarak bulutların aralanmasını, aşağıda Kabil’in ilk görüntülerinin belirmesini bekliyordum. Kabil göründüğünde “The Kite Runner”ın ilk cümleleri beynimde canlandı ve Amir’in düşünceleri aniden kendi düşüncelerim haline geldi. Eski topraklarıma karşı hissettiğim yakınlık duygusu beni bile şaşırttı. Bu toprakları unuttuğumu sanıyordum ama unutmamıştım. Kimbilir belki Afganistan da beni unutmamıştı. Yazarlık konusundaki eski özdeyiş, “Neyi deneyimlediysen onu yazarsın” şeklindedir. Ben tam tersini yapıyor, yazdığım şeyi deneyimlemeye gidiyordum.
Bu sıradışı durum, Kabil’de kaldığım iki haftalık süreye gerçeküstü diyebileceğim nitelikler kazandırdı. Daha önce Amir’in gözüyle görmüş –yani kendi akıl gözümle- görmüş olduğum yerleri bizzat görüyordum. Örneğin Kabil’in kalabalık caddelerinde ilk kez yürürken tıpkı Amir gibi eski bir dostumun evine gelmiş olduğum duygusu su yüzüne çıkıyordu. Ancak aynı zamanda tıpkı Amir gibi kendimi kendi anavatanımda adeta turist gibi hissediyordum. Amir de, ben de, ülkemizden çok uzun süredir ayrıydık; ikimiz de savaşlarda mücadele etmemiştik; ikimiz de Afgan halkıyla birlikte kan ağlamamıştık. Kitabımda Amir’in hissettiği suçluluk duygusunu yazmıştım. Şimdi o suçluluk duygusunu bizzat kendim tadıyordum.
Kısa süre sonra Amir’in anıları ile benimkiler arasındaki ince çizgi bulanıklaşmaya başladı. Amir, “The Kite Runner”ın sayfaları arasında benim anılarımı yaşamıştı. Şimdi ben Kabil sokaklarında Amir’in anılarını yaşıyordum. Bir zamanlar çok güzel olduğu halde savaş sırasında harabeye dönen Jadeh-Maywand Caddesinde yolculuk yaparken çökmüş binaların, enkaz yığınlarının, dilencilerin barınak olarak kullandığı mermi delikleriyle dolu çatısız duvarların arasından geçiyordum.
O anda 1970’li yılların başında babamın bana gülsuyu dondurması aldığı günler aklıma geldi. Amir ve yaşadığı evin hizmetçisinin sevimli oğlu Hassan’ın, Saifo adlı yaşlı ve kör bir adamdan satın aldıkları uçurtmayı bu caddede uçurmalarını hatırladım. O yıllarda bedava gösterilen dublajsız Rus filmlerini kardeşimle beraber izlediğim Park Sineması’nın harabe halindeki merdivenlerine oturup geçmişi düşündüm. Kitabımın kahramanları da aynı sinemada Amir ve Hassan da, “The Magnificent Seven” adlı western filmini tam 13 kez tekrar tekrar izlemişlerdi.
Babamızın bizi götürdüğü duman dolu küçük kebapçı dükkanlarının yanından geçerken aklımda hep Amir vardı. Kömür ateşiyle yanan ızgaraların gerisinde bağdaş kurmuş terli adamlar oturuyor; ellerindeki kebap şişlerini sallayarak cızır cızır yanmakta olan kebapları hummalı şekilde yellendirmeye çalışıyorlardı.
Amir’le beraber 16. yüzyıl Afgan imparatoru Babür’ün sarayının bahçesinde durup gökyüzüne baktık. Kentin yukarılarında süzülmekte olan bir uçurtma gözümüze çarptı. O anda 1975 yılında Amir ile Hassan’ın uçurtma dövüştürme turnuvası yaptığı o güneşli yaz gününü hatırladım. O gün, 12 yaşındaki Amir’in o büyük tercihi yaptığı ve çok sevdiği arkadaşı Hassan’a ihanet ettiği kader günüydü. O gün yaptığı tercih, hayatının sonraki günlerinde hiç aklından çıkmamış, yıllar sonra yetişkin bir insan olarak Taliban yönetimi altındaki Afganistan’a dönerek günahının kefaretini aramayı tercih etmesine yol açmıştı.
Ghazi Stadyumunun tribünlerinde otururarak binlerce Afgan’ın katıldığı Yeni Yıl şenliklerini izlerken 1973 yılında babamla beraber buzkashi oyunu (Afganistan ve Türki cumhuriyetlerde oynanan atlı spor oyunu) seyrettiğimiz günleri hatırladım. Aynı zamanda da romanımın kahramanı Amir’in zina yapan bir çiftin, aynı stadyumun güney tarafındaki kalesi önünde Taliban askerleri tarafından taşlayarak öldürülmesine tanıklık etmesi aklıma geldi. Şimdi aynı yerde yöresel kıyafetler içindeki bir grup genç insan çember halinde dans ediyorlardı.
Ancak hayatın gerçekleriyle kurgunun belki de en baş döndürücü şekilde kesişmesi, babamın Wazir Akbar Khan’daki eski evini bulduğum anda gerçekleşti. Orası benim doğup büyüdüğüm yerdi. Tıpkı Amir’in buna benzer bir mahallede babasının eski evini yeniden keşfetmesi gibi… Babamın evinin nerede olabileceğini üç gün boyunca aradım durdum. Elimde adres yoktu. Ortam tamamen değişmişti. Ancak bahçe kapısı üzerindeki o çok tanıdık kemeri görünceye kadar arama çalışmamı inatla sürdürdüm.
Eski evime girerek dolaşma fırsatım oldu. Savaş bittiğinden beri orada yaşamakta olan Panjshiri askerleri, bu nostaljik turu yapmam için izin verme nezaketini gösterdiler. Tıpkı Amir’in çocukluk evindeki gibi evin boyalarının solduğunu, otların büyüdüğünü, ağaçların yok olduğunu, duvarların döküldüğünü gördüm. Yine tıpkı Amir gibi ben de bu evin kendisinin, uzun yıllardır hayalimde yaşattığım ev görüntüsünden aslında çok daha küçük olduğunu görünce şaşırıp kaldım. Çocukken aynı ev bana ne kadar da büyük gözükmüştü. Askerlere teşekkürlerimi sunarak veda ederken çok önemli bir gerçeğin farkına vardım: Eğer “The Kite Runner”ı yazmadan önce buraya gelmiş olsaydım babamın evinin bendeki duygusal etkisi çok daha büyük olacaktı.
Sonuçta kitabı yazarken zaten o evin içinde olduğumu hayal etmiştim. Cani ruhlu Taliban askerleri tarafından ele geçirilen baba evinin kapısında “kaybetme” duygusunu iliklerine kadar yaşayan Amir’in yanında ben de vardım. Ellerini paslı demir parmaklıklara koymasını seyretmiştim. Eski evin çökmek üzere olan bel vermiş çatısını ve çürümüş merdivenlerini beraber seyretmiştik. Bu sahneyi daha önceden yazmış oluşum, sanki kendi deneyimimin gerginliğini azaltıcı etki yapmış gibiydi. Buna, gerçek hayatın gökgürültülerini sanatın hafifletmesi de diyebiliriz.


KHALED HOSSEINI KİMDİR
“The Kite Runner”ın yazarı Khaled Hosseini, Afganistan’ın başkenti Kabil’de 1965 yılında dünyaya geldi. Beş çocuklu ailenin en büyük oğluydu. Annesi, Kabil’deki büyük bir kız lisesinde Fars Dili ve Tarihi öğretmeniydi. Diplomat olan babasının 1976 Fransa’daki Afgan elçiliğine tayin edilmesi üzerine Khaled’in ailesi Paris’e taşındı.
Normal olarak 1980 yılında ülkeye geri dönmeleri gerekiyordu ama o yıl Afganistan’da kanlı komünist darbesi ve Sovyet işgali gerçekleşti. Bu durum karşısında ülkeye dönmek istemeyen Khaled’in ailesinin, politik mülteci olmak için Amerikan makamlarına yaptığı başvuru kabul edilince 1980 yılında Kaliforniya’daki San Jose kentine yerleştiler. Orada Santa Clara Üniversitesi’ne devam etti ve San Diego Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1996 yılından beri dahiliye dalında pratisyen hekim olarak doktorluğuna devam etmektedir.
Evli olan Khaled Hosseini’nin Haris adında bir erkek, Farah adında bir kız çocuğu vardır. “The Kite Runner” ilk romanıdır.


Do you believe in miracles ?
I believe that everything...
Everything has a reason !!!
Do you believe in ???

Love is a name, Sex is a game..Forget the Name, just play the Game...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
2008, subat, runnerquot, kite, quotthe


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ben'den Biz'e ve Siz'e: "bensizbiz" (Makale) duarden Sosyoloji & Psikoloji 2 29-01-2008 17:14
Çağan Irmak, "Ulak" için kamera arkasında! HattoriHanzO Yakın Çekim 2 09-03-2007 17:49
"STEPHEN KING" Hayatı-Kitapları-Filmleri ve Hakkında HERŞEY detays Edebi Mevzular 1 08-02-2007 03:23
Bedelini "" Yüreğimle "" Ödediğim En Masum Günahındım duarden Hayata Dair.. 0 04-02-2007 11:19


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:34 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org