KENDİN İÇİN YAŞAMAK MI ? YOKSA TOPLUM İÇİN YAŞAMAK MI?
İnsan yaşamı yaşanışlarına bağlı olarak kimi uzun, kimi kısa. Kimi içerikli, dolu dolu; kimi bomboş, güdümlü. Kimi düşünsel gelişim içinde, kimi anlamsız düşlerle avunur. Kısa ya da uzun, yaşamın tanımı içeriğine de bağlı kuşkusuz. Birçok insan kısa ve ama dolu dolu yaşamış bu dünyada. İlkeleri, övünçleri, onurları ve yıkılmaz dostlukları olmuş ve yaşadıklarına mutlu olmuşlar. Birçok dünya büyüğü, ilim adamı, hemen içimizden, bizden biri, Mustafa Kemal Atatürk; yaşamını insanca dolduran, o kısa yaşam çizgisi içine; bir eşsiz kurtuluş kalkışması katan, bir ulus kuran; insanlara birliktelik, yurtseverlik ve çağdaşlık aşılayan, zorluklarla dolu bir yaşamı omuzlamış. Böylesi doluluktan da öte eşsiz bir yaşamdır ancak.
Süre olarak uzun yaşayıp da hiçbir işe yaramadan ömrünün tükenmesini bekleyenleri, sınırsız bir doyumsuzluk çekenleri ve çileli bir yaşam içre yaşayanları da unutmamak gerek. Kimileri de ilkesiz, amaçsız ve bitmez tükenmez beklentiler içinde yaşarlar, onların mutlu ve başarılı oldukları hiç görülmemiştir. Demek ki, yaşam süresi ve içeriği içsel, kişisel ve düşünsel değerlendirmeyle biçimleniyor.
Bir başka anlatımla; beklentilerine ulaşamayanlar için yaşam kısa. Çünkü ulaşılamayan, ulaşılamayacak bir hedefe kilitlenmiştir kişi. Bu yüzden de beklentiler gerçekleşmemiştir. Peki bu tür bireysel beklentiler ne kadar gerçekçi, ne kadar yaşamsaldır? Salt kendimiz için doğru olarak kabul ettiklerimiz, başkaları için ne kadar doğru olabilir? Ne kadar beklenendir? Ne kadar önceliklidir?
Öte yandan doğumumuzla birlikte yaşamayı üstlendiğimiz yaşam salt bize mi ait? İçinde bulunduğumuz çevre ve hatta evrende tek başımıza, başkalarıyla hiçbir ilişkimiz olmadan yaşayabilir miyiz? Beklentilerimize göre biçimlendirmeye çalıştığımız yaşamımız içinde başkalarının olmaması, yalnızlık ve mutsuzluk değil mi? Peki o başkalarının kendi yaşamsal beklentileri yok mu? Umutları, sevgileri, kederleri, yıkılmışlıkları, özlemleri, usanmışlıkları ve bizimle ilişkilerinde kırgınlıkları olamaz mı? Onların da kendilerine göre kendi yaşamsal değerlerinin olabileceğini nasıl yok sayabiliriz?
İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, çevremizdeki öteki yaşamların içinde de bir yerimiz olmalı, değil mi? Ailemizden başlayarak tüm yakınlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın, hatta düşman bellediklerimizin, yaşamlarının neresinde yer alıyoruz? Çevremizdekiler bizim yaşamımızın neresindeler? Yaşamlarını bize biçilen yaşamla birleştirirlerken, ikili ya da çoklu yaşam içinde hangi yaşamsal rolleri paylaşıyoruz? Bu roller onlara biçtiklerimizle uyuşuyor mu? Bunlar yaşamımızı biçimlendiren sorular olmalı sanırım.
Şimdi bir an kendimize dönüp bakalım. Siz çevrenizdekilere göre mi yoksa kişisel beklentileriniz doğrultusunda mı yaşamınızı biçimlendirmeye çalışıyorsunuz? Kendiniz için kurguladığınız yaşam, başkaları için ne kadar geçerli ve uyumlu, onlara ne kazandırıyor, yoksa kendilerinden bir şeyler mi yitiriyorlar? İlişki içinde olduğunuz kişilerin kendi yaşamlarından ve sizin dostluğunuzdan ya da sizinle ilişkisinden beklentileri olamaz mı? Onların yaşama bakış açıları sizinki ile ne kadar bağdaşıyor? Siz onlardan hangi beklenti içindesiniz, onlar sizden hangi beklenti içindeler, hiç tarttınız mı ve bu tür bir dostluk gerçek dostluk mu?
Tartışılmaz bir gerçek var; hiç birimiz bu dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Yakın ya da uzak; dost ya da düşman; sırdaş ya da geveze, bencil ya da toplumsal, arkadaş ya da rakip! Onlarca belki yüzlerce salt tanış olduğumuz, belki de sırdaşlığına erdiğimiz, ötesinde düşünsel boyutta birlikteliklerimiz var.
Öncelikle, insanın yeri geldiğinde kendisi olup, ilkeleri uğruna direnmesi ve ilkesel, ülküsel, ülkesel birliktelik içinde olması gerekiyor. Bu tür direnişlerin, ne büyük toplumsal birlikteliklere katkıda bulunduğuna, Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun önderliğinde tüm Anadolu’nun 19 Mayıs 1919’dan başlayarak yaşadıkları ve sonunda ortaya çıkan Cumhuriyet ve bir bayrak altında bütünleşmiş ulus en canlı örnek!
Günümüze baktığımızda, “yanlış yaşamlara” direnecek birliktelikleri kuramadığımızı görünce, geçen sürede bu birlik ve bütünlüğün ne kadar sakatlandığını da anlıyoruz. Bu noktadan hareketle, yukarıda sorgulamaya çalıştığımız dostlukların anlamını yitirdiğini de açıkça görüyoruz. Komşuluk, mahallelilik, kentlilik ilişkilerinden başlayarak, ulusal kimliğin, düşüncenin zayıfladığının en açık örneğini yaşıyoruz. Öylesine ki; günümüzde eski kentler kadar büyüklükteki sitelerde, hatta apartmanlarda, komşusunu tanımayan, bir kez bile selam vermemiş insanların varlığı, ülküler ve ilkeler doğrultusunda dirençlerin nasıl yittiğini gösteriyor. Bir parçalanmanın ve dağılmanın başlangıcı sanki.
Oysa Anadolu’yu Anadolu yapan, o büyük kurtuluş kalkışmasına yönlendiren, yakın komşuluk ilişkileriydi. Köylülük birlikteliklerinin, kasaba bütünleşmeleriyle ve kentsel çoğalımlarla bir büyük ulusal kalkışmaya yönelmesiydi.
Rengin BİNGÖL; “Bir Martının Dilinden İnsan Ve Yaşam” adlı yazısında “... güneşi tutsak edemezsiniz, ama güneş sizi her gün yeniden var edebilir..” diyor ve sonra martı kuşunun dilinden ekliyor: “... Bizler, düşünmekten, düşüncelerden uzak, bir uçuşun peşinden
gideriz. Bütün uçuşlarımız o ilk uçuşun peşinden gelen tek bir uçuştur. Görünmez bir rota vardır ve onu izleriz. Siz insanlar ise, yüzlerce kapıdan geçebileceğiniz için zengin bir dünyanın içinde kaybolabilirsiniz bile…”
Ataol Behramoğlu’nun şiirinde belirttiği gibi, yaşamını iyileştirmek, güzelleştirmek ve dayanılır kılmak isteyen her insanın, önce olumlu düşünmeyi öğrenmesi gerekiyor sanırım. Çünkü, düşünceler inançları, inançlar davranışları, davranışlar da çevre ile etkileşimi belirliyor. Öyleyse; “olumlu düşünce yaşamın kalitesini ve süresini de artırıyor” diyebiliriz.
“Yaşam ulaşılan sonuçlar değil, istenilene ulaşmak için yürüttüğümüz süreçtir” diyor kimi düşünürler. Bu süreçte bilinçli çaba göstermek, tutarlı olmak, çevremize güven vermek, ulaşılan sonuçlardan çok daha büyük bir mutluluk olmalı.
Öyleyse, yaşamdan zevk almak için; önce kendinizi tanımak, yanlışlarımızı, sevgimizi, bilgimizi çoğaltmak ve karşılıksız paylaşmak durumundayız. O zaman yaşamdan tat alabileceğiz, insanca ilişkileri geliştirebileceğiz, çoğalacağız ve mutluluğa ulaşacağız.
Evet, kimin söylediğini/yazdığını bilmiyorum ama çok sevdiğim bir sözle bitirmek istiyorum bu söyleşiyi: “Siz yaşama gülümserseniz, o da size gülümser.”
Kendinizle, insanlarla ve tüm canlılarla nice dostluklara!
Akın Önen
Anafilya, YAŞAM ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER