Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Tarih

Tarih Gerçekliğini herkesin kabul ettiği bir masaldır tarih.

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Ermeni Soykırımı

Tarih içerisinde Ermeni Soykırımı konusu: İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı ve Ermeni Soykırımında Alman etkisi Değerli tarihçi Vahakn N. Dadrian'ın Ermeni soykırımına dair önemli çalışmaları var. Şu ana kadar üç kitap halinde yayınlanan ve soykırımı ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 28-09-2008, 18:15
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Ermeni Soykırımı

İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı ve Ermeni Soykırımında Alman etkisi

Değerli tarihçi Vahakn N. Dadrian'ın Ermeni soykırımına dair önemli çalışmaları var. Şu ana kadar üç kitap halinde yayınlanan ve soykırımı inceleyen 'Toplu Makaleler' dizisinde Dadrian, Türk kaynaklarının yanı sıra, ittifak devletleri kaynaklarında da soykırımın izini sürüyor. Sait Çetinoğlu, Ermeni soykırımında Alman etkisinin rolünün tartışıldığı son kitabı inceledi.

Sait ÇETİNOĞLU

Titiz soykırım araştırmacısı Vahakn N. Dadrian, Belge Yayınlarınca yayımlanan, Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller1 kitabında, genel olarak soykırımı tartışarak, Ermeni soykırımında Partinin, Askeri ve sivil otoritelerin, Teşkilat-ı Mahsusa'nın, doktorların suçlarını ve tüm bunların suç ortaklarını belgelemiş, bu sorumluların askeri ve Divan-ı Harbi Örfi Mahkemeleri'nde görülen davalarından örnekler de vererek, Ermeni soykırımına ilişkin zengin belgeler sunmuştu.
Dadrian, bu kitabın ardından yayınlanan Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı2 adlı çalışmasında ise, Osmanlı belgelerinden hareketle, refleks halini alan inkara karşın, eski sivil ve askeri memurların itiraflarından (savaş zamanı Heyeti Vükela üyelerinin itirafları, tarihçi, siyaset yazarı ve diğer yazarların itirafları, ordu kumandanları ve diğer muvazzaf ve İhtiyat Zabitan, Osmanlı Meclis-i Mebusan üyeleri ve üst düzey üç İttihatçının -Enver, Talat, Cemal- itirafları), diğer belgelerden (Nain-Andonian) ve yazışmalardan yola çıkarak soykırımı belgeler. Belgeleme ile birlikte Türk-Ermeni ihtilafına dair Rus generali Mayevski’nin raporunun Türk yazarlar tarafından çarpıtılmasını örneklemesinin yanında, Türklerin, Ermeni soykırımının inkarındaki anahtar unsurlar olan saptırma ve yalanlama üzerine de ayrıntılı bir incelemeye de tanık oluruz.
Yine Belge Yayınlarınca yayınlanan İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni Soykırımı -Toplu Makaleler 3-3 kitabında, Ermeni soykırımında Alman etkisini de tartışarak, ittifak devletleri arşiv belgelerinden hareketle soykırımı inceler Dadrian. Dadrian’ın sunduğu ve incelediği belgeler, kamuoyuna açıklanmak amaçlı değil, kurum içi dahili amaçlar güden raporlar olmasından dolayı önemlidir; “Almanya ve Avusturya, 1. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin politik ve askeri müttefikleriydi. Bu devletlerin temsilcilerinin, çoğu sadece kurum içi amaçlarla yazılmış olan özel, gizli ve çok gizli raporları, mevcut başka kaynak ya da verinin boy ölçüşemeyeceği bir doğruluk ve yakınlığa sahiptir." (s 109)
Alman Askeri Misyonu görevlileri, Osmanlı Genelkurmayını uzun yıllardır kontrol etmektedirler, gerek elçileri gerekse her düzeydeki komutanlarıyla Ermenilere yapılan muameleler bilgileri dahilindedir. Her kademedeki Alman görevliler kırımdan haberdardır ve üstlerine sürekli raporlarla soykırımı belgelemektedirler.
“Üstlerinin örtülü planları ve amaçlarının farkında olmayan Alman devletinin bu alt düzeyli memurları, üst kurumlarını yayılan kitle katliamlarının ayrıntılarıyla ilgili olarak tam anlamıyla bir rapor bombardımanına tuttular; benzer raporlar Türkiye’nin içinde görev yapan Alman subayları tarafından Almanların Türkiye Askeri Misyonuna gönderildi. Avrupa’daki diğer devlet arşivlerine kıyasla, Bonn’daki Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin depoları bu kitlesel katliam ile ilgili birincil kaynakları yönünden kıyas kabul etmez” (s.112-113)
Üstlerinin planları ve amaçlarının farkında olanlar da, çok övündükleri Alman disiplini çerçevesinde üstelerine gönderdikleri raporlarla soykırımı belgelemişlerdir. Almanların raporları, kırıma ilişkin inanılmaz ayrıntılar içermektedir. Burada örnek olarak Teşkilat-ı Mahsusa kumandanı olan Albay Stange’nin raporundan sözedelim. Albay Stange’nin özel konumuyla birlikte raporu da belgeleme bakımından önemlidir:
“Onun bu uzun raporu, açık yürekliliği, olgusal temelleri, özgünlüğü ve geniş perspektifiyle dikkatleri kendisine çekiyor. Burada Stange içinde fırsat, tasarlama, karar alma, gözetim, zülüm tipleri ve imhanın ölçü ve failleri gibi unsurların bir ilişki ağına oturtulduğu görünen bir soykırım sendromunun işleyiş hatlarını kendi askeri üslubuyla sunuyor." (s 79)
Dadrian’ın soykırım konusunda Alman, Avusturya ve Bulgaristan arşiv kaynaklarında yaptığı incelemeleri öğreticidir. Dadrian, Alman etkisini iki kategoride inceler: biri tavsiye ve kolaylaştırma, diğeri de rıza ve icabet etme. Alman askeri misyonuna bağlı görevlilerin bir kısmı kararları verirken bir kısmı verilen kararları uygulamış, bir kısmı Ermenilere yapılan muamelelere rıza göstererek göz yummuştur. Raporların karartılmasının yanında soykırıma tavır alıp belgeleyenler de yine bu misyon görevlileridir.
Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Erkan-ı Harp Reisi Seeckt, “Ermenilere yönelik Hristiyanca tüm duygularımız ve politik kaygılar savaşın mecburiyetleri karşısında ortadan kalkmak zorundadır” ( s 78) demekten de çekinmeyecektir.
Bir diğer Alman Erkan-ı Harbiye Reisi General Bronsart’ın sorumluluk temelini sağlayan bir emri vardır: Ermeni ahalini tehcir mukarrerdir. General silahsız ve izole edilmiş amele taburlarındaki Ermeni askerlere karşı sert önlemler alınması emrini de verir. Bir diğer örnek de demiryollarından sorumlu Alman komutan Yarbay Boettrich’in Bağdat Demiryolu inşaat ve tünellerinde çalışan Ermeni işçiler, mühendisler, idari ve teknik personelin tehciri emridir. (s 130-134)
Von Sanders Ayvalık’ta Rumları görünce "bu gavurları hala sürmediniz mi" diyerek astlarını paylamaktan çekinmez.
Katliam emrini veren komutanların yanında katliama iştirak eden Alman görevliler de vardır:
“Osmanlı Ordusu'nda görev yapan çok sayıda Alman askeri misyoner, Türk askerinin bu aksiyonuna [Soykırım] aktif olarak da katılmıştı. Örneğin 1915 yılında Musa Dağı'na saklanan Ermeni köylüleri kuşatan Türkler'i bir Alman komuta ediyordu. Ekim 1915'te Urfa'daki Ermeni semtinin kuşatılmasını Suriye'deki Alman Kurmay Eberhard Graf Wolfskeel von Reihenberg yönetiyordu. Mart 1915'te Türk birliklerinin Zeytun’a gönderilmesi emrini de bir Alman subay verdi. O zamanlar çok sayıda Alman için Ermeniler siyasi olarak güvenilmez, azılı düşman Rusya’ya sempati gösteren ve hatta onlarla pakt kuran bir halktı.”4
General Seeckt'in günlüğünde “çok sayıda Türkleşmiş (vertürkt) Alman subayından şikayet etme[si]”(s. 46) boşuna değildir.
Büyükelçi Morgenthau bunlara, Alman Büyükelçisi Wangenheim, askeri Ataşe Binbaşı Haumann, Goltz Paşa, Amiral Usedom ve Amiral Shouson’u da ilave eder.
“Şu ya da bu biçimde Ermeni tehciri kararının alınmasında etkili olan, danışma ya da fikir oluşumuna katılan bu Alman subaylar, özellikle Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya Türkiye’nin doğu vilayetlerindeki Ermenileri tehcir etme tavsiyesinde bulunduğunu kabul eden Mareşal von der Goltz ve yarbay Feldman’a komplo ortaklığı suçlaması yöneltilmiştir.” (s.152-153)
Batılı güçlerin 20. yüzyılın bu ilk soykırımı karşısındaki duyarsızlığı, diğer soykırımları da cesaretlendirmiştir. “Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı”5 diyen Hitler’in, 1939'daki bu sözleri Ermeni soykırımının cezasızlığından cesaret almaktadır. Hitler'in yanında Ermeni soykırımının tanıklarının da özel bir yeri olduğunu yeri gelmişken belirtelim ve bunlara örnek olarak Richter ve Dönitz'den söz edelim: Birahane baskınında Hitlerin yanında yürüyen Erzurum Alman konsolosu Max Scheubner-Richter6’in soykırımdaki etkisi küçümsenemez.
Kafkasya’da görevli bir diğer Teşkilat-ı Mahsusa komutanı Albay Stange gibi, Richter’de, Teşkilat-ı Mahsusa elemanı olarak Ömer Naci ile birlikte İran operasyonlarına katılan bir komutan olarak aynı zamanda bölgedeki kırımların da tanığıdır.
Danimarkalı Marcher, “Harput Valisi Erzincanlı Sabit’in [Sağıroğlu], Erzurum Alman konsolosu Max Scheubner-Richter’e; ‘Türkiye’deki Ermeni milletinin, yok edilmesi gerektiğini ve edileceğini söyledi. Egemen Türk milletini tehdit edecek derecede nüfus ve refah açısından büyüdüklerini anlattı; tek çare, onları yok etmekti’, dediğini aktarmaktadır.”7
Richter’e, Breslau'nun kaptanı Karl Dönitz’i eklemekle, Amirale saygısızlık yapmış sayılmayız. Amiral Dönitz, Hitler’in vasiyeti üzerine Hitler’den sonra Alman Devlet Başkanlığına getirilmiş ve Nurenberg’de soykırım suçuyla cezalandırılmıştır.
Almanların Osmanlı'nın kırım politikalarını onaylamalarının tarihi eskidir. Alman İmparatorunun, İttihatçılarla dostluğunun yanında Sultan Hamit’le dostluğu da eskiye dayanır ve o, Jöntürk devriminden de endişe duymamıştır. Jöntürk devrimiyle Alman çıkarlarının zedelenmeyeceğinin bilincindedir. 1896 Ermeni katliamlarından sonra “hissizleşmiş Avrupa onlardan [Hamid ve ekibinden] nefret eder ve katliamların mimarı Kızıl Sultanı lanetlerken, imparatorluk çapındaki katliam dizisinin sona ermesinden yaklaşık iki yıl sonra,1898’de II. Wilhelm’in, Türkiye’ye yaptığı ikinci ziyarette büyük tantana ve törenlerle karşılanmasının Almanları memnun etmesi, onların bir teba milliyetinin boğazlanmasını affetme eğiliminde olduğunun işaretiydi. Bu hoşgörü için, imparator ev sahiplerince cömertçe ödüllendirilecekti. Fransız Büyükelçi Cambon’un dilinde, Sultan konuklarına paha biçilmez hediyeler vermekle tam bir sağmal inek olduğunu göstermişti[r].” (s.118-119)
Hamit, İmparatoru hediyelere boğmaktan çekinmeyecektir (bugün yabancı resmi tarihçilerin ödüllendirildiği gibi). Alman İmparatoru ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'nu ziyaret eden politik papaz Naumann, Almanların yüksek çıkarlarının Türk imparatorluğundaki Hristiyanların ızdıraplarına politik olarak kayıtsız kalmalarının gerekli olduğunu söylemekten çekinmeyecektir. ( s.120)
Ermeni Tehciri ve katliamlarıyla ilgili belgelerden bir seçkiyi hazırlayan Dr. Lepsius da Alman devletini sorumluluktan kurtarmak için bazı belgeleri karartmaktan çekinmeyecektir. (s. 114-115)
Almanların bölgedeki çıkarları, soykırımı görmezden gelmelerinin yanında kolaylaştırıcı bir etken olmuştur. Bakü petrol bölgesine ulaşma niyeti pantürkizmin kışkırtılmasına, Berlin-Bağdat Demiryolu hattının güvenliği ve Almanların Ermeni burjuvazisinin yerine geçme düşünceleri de soykırıma giden yola döşenen taşlardan biridir.
“Almanya Büyükelçisi Wangenheim da, 17 haziran 1915 tarihli raporunda, ‘Ermeni tehcirinin sadece askeri nedenlerle yapılmadığı çok açık’ diyerek Talat Paşa’nın, büyükelçilik görevlisi Dr. Mordtmann’la yaptığı görüşmeyi aktarmaktadır. Talat, ‘Dünya Savaşı’nı bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın, ülkeyi iç düşmanlardan – Hıristiyanlardan – tamamen temizlemek’ istediğini ve bunun ‘Türkiye’nin müttefiki olan Almanya’nın da çıkarlarına olduğunu söylemektedir. Çünkü, ‘Türkiye böyle güçlenecektir’.”8
Alman egemenlerinin, soykırıma desteklerinden dolayı Ermenilere karşı en azından özür borcu vardır ve bu borç hala ortada durmaktadır. Batılı güçlerin politik hesapları, soykırıma dahil olan diğerleri gibi Almanların da bu suçtan dolayı sorumluluklarının üzerini örtmüştür.
Almanların soykırıma dahilleri, Talat’ın savunmasında Erkan-ı Harbiye Reisi General Bronsart’ın suçlanması, İttihatçıların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Dadrian, bu titiz çalışmasında, Batı’nın reel politik adına Ermeni halkının yok edilmesine nasıl seyirci kalındığını ve nasıl ortak olunduğunu Osmanlının Birinci Savaştaki müttefiklerinin kaynaklarından göstererek soykırımı bir kez daha belgeler.

KAYNAKLAR
1) Dadrian Vahakn N. Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller, Toplu makaleler kitap 1, Çev. Atilla Tuygan, Belge Y.2004
2) Dadrian Vahakn N. Türk Kaynaklarında Ermeni Soykırımı, Toplu Makaleler kitap 2 Çev.Attila Tuygan, Belge Y.2005
3) Dadrian Vahakn N. İttifak Devletleri Kaynaklarında Ermeni, Soykırımı Toplu Makaleler kitap 3 Çev. Ali Çakıroğlu, Belge Y. 2006.
4) Hofmann Tessa, Talat Paşa Davası, Bilinmeyen Belgeler/yorumlar Çev. ve Yayına Hazırlayan Doğan Akhanlı, Belge Y.2003 s 117-118
5) Bardakjian Kevork B., Hitler ve Ermeni Soykırımı,Çev Ali Gelen Peri Y. 2006 s 17
6) Max Scheubner Richter Hitler’in 1923 yılında ünlü Münih Birahane ayaklanması sırasında yaşamını yitirmiştir Ragıp Zarakolu önsöz, Kevork B. Bardakjian, Hitler ve Ermeni Soykırımı,Çev Ali Gelen Peri Y. 2006
7) The Treatment, Belge 64, s.258. Akt. AKÇAM Taner, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu İmge 2002 s. 259
8) Akçam Taner,Ermeni Meselesi hallolunmuştur,İletişim y,2008, s 136. Taner Akçam’ın bu çalışması Dahiliye Vekaleti şifre kaleminden illere gönderilen şifreli telgraflardan Soykırımın izini sürerek bu telgrafları diğer devlet arşiv bilgileri ve döneme ilişkin anlatımlarla karşılaştırarak Ermeni Soykırımını Osmanlı arşivlerinden belgeleyen son derece önemli titiz bir çalışmadır.


Kaynak: Mavi Defter
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 29-09-2008, 02:15
Charlie - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
biz hala Hrant Dink'iz..
 
Üyelik Tarihi: 26-08-2008
Nerden: İstanbul
Yaş: 19
Mesajlar: 188
soykırımın o kadar çok belgesi varki ama uygulanan politikalar yüzünden yada yapılanları kendilerine yakıştıramamaları yüzünden türkler tarafından hala inkar ediliyor.. Ancak o fotoğraflar bile yeterlidir soykırımı görmek için.. Milyonlarca ermeni 3bin yıldır yaşadıkları yurtlarından sürüldü gitmek istemeyenler ise asıldı,öldürüldü,tecavüze uğradı,şkence gördü sonuçta bir soykırım yaşandı.. Bizler özür dilemekteyiz ancak devlette özür dilemek mecburiyetinde,o insanların ne bir toprak talepleri var nede başka bişey sadece hiç görmedikleri topraklarda yaşamış olan iç görmedikleri atalarının acısını azıcıkta olsa hafifletecek bir özür istiyorlar.. Bu konuyla ilgili Ece Temelkuran'ın Ağrı'nın Derinliği adlı kitabını okumunazı şiddetle tavsiye ederim,çok acıbir kitap okurken bazı yerlerde ağladım bile ve bunun üzerine onlardan özür dilemek mecburiyetinde hissettim kendimi,bununla ilgili bir yazı yazdım yakında siteyede ekleyeceğim o özür yazımı,umarım bizleri affederler...


Birbirimizin ötekisi olmadan farklılıklarımızla bir olabilsek...

I HAVE A DREAM... (Martin Luther King)
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 29-09-2008, 22:14
Anarchy - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 31-07-2008
Yaş: 24
Mesajlar: 3
Uluslararası faaliyet gösteren Ermeni lobilerinin sözde soykırım iddiaları, Ermenistan'ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından yalanlandı. Kaçaznuni'nin 1923 yılında Bükreş'te yapılan Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kaçaznuni'nin Osmanlı döneminde yaşananları anlattığı kendi imzasını taşıyan rapor, Türk Hava Kurumu (THK) tarafından Rusça'dan Türkçe'ye tercüme edilerek kitap haline getirildi. Kitapta yer alan bilgiler Türkler'in Ermeni soykırımı yaptığı iddialarını kesin bir dille yalanlarken, kitap Türkiye genelindeki bütün kütüphanelere ulaştırıldı. Kaçaznuni'nin yakın tarihe ışık tutan belge niteliğinde sözlerinin yer aldığı kitap, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu'na karşı nasıl bir ihanet içinde olduklarını da gözler önüne serdi. Yıllarca sözde soykırıma uğradıklarını iddia eden ve dünya kamuoyunu baskı altına almaya çalışan Ermenilerin bütün tezlerini çürüten ilk başbakanları, 128 sayfalık raporunda şu çarpıcı ifadelere veriyor:

Operasyona katıldık

1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya'da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi hem bu birliklerin kurulmasına hem de Türkiye'ye karşı gerçekleştirdikleri askerî operasyonlara aktif biçimde katıldı.

Barışı sabote ettik

Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türkler’in düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye'den "denizden denize Ermenistan" talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin ordularını Türkiye'ye göndermeleri ve hâkimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika'ya resmî çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız olarak Türkler'le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne gibi bir güven telkin edebiliriz ki?

Gerçekleri göremedik

Askerî operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya'ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin millî mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vadettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiç bir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan'ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.

Aklımız dumanlanmıştı

Biz Ermeniler kayıtsız şartsız Rusya'ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin Ermenistan'ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik. Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.

Türkler doğru yaptı

1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tâbi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Kızgınlık ve korku içinde bulunan biz Ermeniler, 'suçlu' arıyorduk ve bu suçluyu Rus Hükümeti ve onun kalleşçe politikaları olarak belirledik. Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık. Rus Hükümeti'ne karşı dünkü inancımız ne denli körü körüne ve temelsizse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. Siyasal bir parti (Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde cesetlerimizi çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk.

Barış teklifini reddettik

1914-1918 yıllarında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, direnerek iki yıl içerisinde tekrar kendilerine geldiler. Yeni genç ve milliyetperver duygularla hareket eden bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu'da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye'de millî bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar küçük Asya'da istiklâllerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Antlaşması'na askerî güçle karşı koymak zorundaydılar. Bizim bu dönemde barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Çok geçmeden sınırlarımıza askerî operasyonlar başladığında, Türkler bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı teklif ettiler. Biz ise onların bu teklifini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı. Bu, görüşmelerin kesinlikle başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmezdi ama bu görüşmelerde barışçı bir sonuca ulaşma ihtimâli vardı.
Herkes bizi kandırdı

"Kaderden şikayet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) millî psikolojimizin karakteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi de bundan kaçamamıştır. Sanki uzak görüşlü olmamız bir kahramanlıktı, çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti. Oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına inandırılmıştık."
Barışı sabote ettik

Osmanlı'dan, Akdeniz'e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. İsyanımızın temelinde İtilaf Devletlerinin bize vadettiği Ermenistan hayali vardı, gerçeği göremedik.

sovyetlerin arşivlerinde vardir bu kaçaznuninin itiraflari.ermenistan sözde soykirimi emperyalist yalandan başka birşey değildir..ermenistan halkinin bati çipli kafadan kurtulmasi temennisiyle.
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 03-10-2008, 23:33
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir - Deniz Moralı

Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir
Deniz Moralı

24 Nisan 2005


Türkiye’de egemen sınıfın yazdığı resmi tarih, onun kendi egemenliğini sürdürmesinin temel bir vasıtasıdır. Bu resmi tarihin en belli başlı unsurları olan Ermeni düşmanlığı, Rum düşmanlığı, Kürt düşmanlığı ve komünist düşmanlığı vasıtasıyla egemenler, daima hedef şaşırtarak işçileri ve diğer emekçi halk kitlelerini birbirine karşı kışkırtmış ve aralarında güvensizlik tohumları ekmeye çalışmıştır.

Rejimde ne zaman bir sıkışma durumu belirse, egemenler resmi tarihin kokuşmuş kırkambarından beslenen gerici ideolojik kampanyaya hız verirler. Bugünlerde de özellikle burjuva düzenin statükocu güçleri eliyle pompalanan böyle bir kampanya yürütülmeye çalışılıyor ve bu çerçevede faşist it sürüsünün tasması çözülerek provokasyon girişimleri yapılıyor. O nedenle bu topraklarda Ermeni, Rum ve Kürt düşmanlığına karşı mücadele şovenizme ve faşizme karşı mücadelenin vazgeçilmez temel bir ayağı ve Türk işçi sınıfının temel enternasyonalist görevidir.

Bu tür zehirleme operasyonlarının değişmez demirbaşı Ermeni düşmanlığıdır. Son Newroz gösterilerinin ardından Mersin’de sokak aralarında yaşanan çatışmalarda Kürt gençlerine taş atan polis onlara “Ermeni uşakları!” diye bağırıyordu. Kürt hareketine ve liderliğine dönük olarak yıllardır yapılan “Ermeni dölü!” nitelemesi olsun, Atatürk’ün manevi kızı olarak anılan Sabiha Gökçen’in “aslında Ermeni olduğuna” dair haberler üzerine durumdan vazife çıkaran Genelkurmay’ın bunu bir hakaret olarak gördüğünü ilân eden açıklaması olsun hep aynı gericiliğin tezahürleridir.

Bugün yaşadığımız sorunlarla 90 yıl önceki Ermeni kırımı arasında bir bağlantı olduğunu anlamak için resmi tarihin ve ideolojinin göz bağlarından kurtulmak gerekiyor. İki halktan işçi ve emekçiler arasında gerçek kardeşlik bağını örebilmek için Ermeni halkına karşı işlenen büyük suçu mahkûm etmeyi bilmek ve bugün de sopasını bizim başımızda dalgalandıran faillere karşı mücadeleyi yükseltmek zorundayız.

Kırımın Tarihsel Arka Planı ve Nedenleri


Osmanlı da aynı Rus Çarlığı gibi bir halklar hapishanesiydi. Anadolu’nun binlerce yıllık yerli bir halkı olan Ermeni halkı da bu halklardan biri olarak yüzyıllar boyunca Osmanlı boyunduruğuna maruz kaldı. İslami esaslara dayalı bir imparatorluk olan Osmanlı’da gayrimüslim tebaa özel türden baskılara maruz kalıyordu. Zimmi olarak adlandırılan ve mahkemelerde Müslümanlara karşı şahitlikleri bile kabul edilmeyen Hıristiyanlar, “örneğin, ibadetlerini Müslümanları rahatsız etmeyecek şekilde yapmak zorundaydılar. … çan çalmaları, yeni kilise yapmaları yasaktı. Kilise tamiri için ise devletten izin almak zorundaydılar. Ayrıca ata binmeleri, silah taşımaları, bir Müslümanla karşılaştıkları zaman kaldırımda yürümeleri yasaktı. Elbiselerinin ve ayakkabılarının rengi, kumaşlarının kalitesi değişik olmak zorundaydı. … 16. yüzyılda bir fermanla, yakalı kaftan, kıymetli kumaştan özellikle ipekli elbise, ince tülbent, kürk ve sarık taşımaları yasaklanmıştı. Ayrıca … hangi renk elbise giyecekleri de bildiriliyordu. Örneğin, Ermenilerin şapka ve ayakkabıları kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin mavi idi. Evlerini de değişik renge boyamak zorundaydılar. Hamamlarda takunya giymeleri yasaktı, peştamallarına çıngırak takmaları gerekiyordu. … Müslümanların evlerinden daha yüksek ev yapmaları yasaktı. … Evlerin, Müslüman mahallelere bakan taraflarına pencere yapmaları da yasaktı. … tüm bu yasaklara uymayanlar para ve hapis cezasına, hatta sert bir padişaha denk gelirlerse ölüm cezasına dahi çarptırılırlardı.” (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s.55-6)

Yüzyılların esareti nedeniyle tüm ezilen halklarda, uygun şartlar oluştuğunda özgürlüğe doğru özlemin mayalanması elbette doğaldı ve bu uygun şartlar Osmanlı için esas olarak 19. yüzyılda oluşmuştu. Esaret zincirlerinden kurtulmak ya da en azından bunu gevşetmek isteyen halklar bu dönemde egemen Osmanlı’ya karşı mücadeleye girişiyor ve talepler ileri sürüyordu. Osmanlı’yı paylaşma hırsında olan Batılı kapitalist güçler de kendi çıkarlarına uyduğu müddetçe bu ezilen halkların hamisi rolüne bürünerek devreye girmekteydi. Çöküş sürecindeki köhnemiş Osmanlı egemen sınıfı ise ezilen halkların taleplerini baskı, şiddet ve entrikayla bastırmaya çalışıyordu. Ancak tarihin akışı, miadı dolmuş Osmanlı’nın aleyhineydi. Osmanlı, Avrupa’da sürekli toprak kaybediyor, özellikle Hıristiyan Balkan halkları birbiri ardına bağımsızlıklarına kavuşuyorlardı.

Diğer taraftan Balkanlar’daki Müslümanlar özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde buradaki bağımsızlıkçı hareketlerin eziyetlerine maruz kalarak Anadolu ve İstanbul’a kitleler halinde göç etmek zorunda kalıyorlardı. Bu göçmenler maruz kaldıkları eziyetlerin de etkisiyle intikamcı bir ruh haliyle dolu olarak göç etmişler ve yerleştikleri Ermeni bölgelerinde daha sonra gerçekleşen kırımda aktif rol almışlardır. 1878-1904 arası dönemde sadece Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleştirilen göçmen sayısının 850.000 olduğu belirtilmektedir.

Osmanlı, Balkan halklarının bağımsızlığa kavuşması ve devletleşmesinin bedelini esas olarak Ermenilere, kısmen de Anadolu Rumlarına ödettirecektir. Dağılma korkusuna kapılmış olan Osmanlı, planlı bir devlet operasyonuyla, Anadolu'nun İslami tahkimatını gerçekleştirme çerçevesinde Ermenilerin ve Rumların tasfiyesi yoluna gidecektir.

Bu arka plan üzerinde gelişen “Ermeni sorunu” resmi anlamda 1878 Berlin Anlaşması’yla başlasa da bu, meselenin yalnızca diplomatik veçhesinin milâdıdır. Bunun çok öncesinden beri Osmanlı Ermenileri çeşitli haksızlık ve baskılara maruz kalıyorlardı. Kürt ve Çerkezlerin köylere yaptıkları baskın, yağma ve öldürme gibi eylemler, vergilerin toplanmasında yapılan kanunsuzluklar, hükümet memurlarının yolsuzlukları, mahkemelerde Hıristiyanların hâlâ şahit olarak kabul edilmemeleri gibi hususlar, Ermenilerin başlıca şikâyet konularıdır.

Ermenilerin Berlin Konferansı sırasındaki taleplerinin esasını özerklik talebi oluşturuyordu. Her ne kadar özerklik talebi Konferansta kabul edilmediyse de, Osmanlı, Ermeniler lehine birtakım reformlar yapmayı vaat etti. Ancak Abdülhamit, tüm sıkıştırmalara karşı oyalama taktiğine başvurarak reform vaadini yerine getirmedi.

Çözümün Ermenilerin durumunu iyileştirmekten değil, onları ortadan kaldırmaktan geçtiğine inanan Abdülhamit, bu maksatla, 1890 yılında Kürtlerden oluşturulan Hamidiye Alaylarını kurdu. Günümüzdeki koruculuk sisteminin atası olan bu alaylar Ermenilere karşı kurulmuştu ve sonrasında birçok katliam gerçekleştirdiler. Ancak Ermenilere karşı büyük çaplı kıyımlar 1894-6’da yaşanmaya başladı. 1895’te İstanbul’da dahi bir Ermeni katliamı düzenlendi. Tüm bu dönem boyunca Anadolu’da Ermenilerin yaşadıkları bölgeler ateşler içindeydi. Bu iki yıl içinde 100.000 ilâ 300.000 kişinin katledildiği belirtilmektedir. Her ne kadar yabancı devletler kırımı engellemeye çalıştılarsa da, bu çaba kararlı ve samimi değildi. Onlar gerçekte kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve bu temelde kendi aralarında da çekişiyorlardı.

Ancak Abdülhamit’in imparatorluğun bekasını Panislamist bir stratejiye bağlaması ve Hıristiyan toplulukları tümüyle gözden çıkarması temelinde yürüyen bu ilk büyük kırım harekâtının o uluslararası konjonktürde Ermenileri bütünüyle silmesi mümkün olmadı. İmparatorluk emperyalistlerin çeşitli bakımlardan denetimi altındaydı ve Abdülhamit, işi olabildiğince az tepki çekecek şekilde, adım adım ve devletin resmi güçleri yerine, Hamidiye Alaylarında örgütlediği Kürtler ve çapulcular aracılığıyla yapıyordu. O süreçte "ayaklandılar bastırdık" mazereti yaratmak ve Ermenileri sindirmek için vergi artırımları, kişisel ve dinsel tacizler sıklıkla kullanılmış ve bu tacizler sık sık uluslararası sorun teşkil etmiştir.

“Devleti kurtarma” sorunu 19. yüzyılda Osmanlı egemenlerinin temel takıntısı olmuştur. Daha sonra cumhuriyetin kurucusu olacak kadrolar da, önce Osmanlı kimliği altında, o olmayınca yeni bir kimlik (TC) altında bu takıntı doğrultusunda hareket etmişlerdir. Elbette “devleti kurtarma” bir sınıf olarak kendi egemenliklerini kurtarma anlamına geliyordu. O nedenle, sanılanın ve propaganda edilenin aksine Cumhuriyet ve Osmanlı arasında birçok önemli süreklilik noktası bulunmaktadır.

Daha sonra İttihat-Terakki (İT) dönemine gelindiğinde Ermenilere yönelik kırımda önemli bir değişim gerçekleşecektir. Osmanlı, başlamış olan Emperyalist Savaşta Alman emperyalizminin fiili desteği ve yönlendiriciliği altında, diğer emperyalist odakların denetiminden kurtulacak ve dolayısıyla Ermenilere karşı kırımın çok daha radikal biçimde ve bir seferde gerçekleştirilebilmesinin koşullarına kavuşacaktır.

İT de aynı Abdülhamit gibi her ne pahasına olursa olsun “devleti kurtarma” dürtüsüyle hareket ediyordu ve bu yolda en büyük engel olarak görülen Ermenilerin temizlenmesi fikrine daha baştan yatkındı. Abdülhamit’in devrilmesi ve 1908 sürecinde Ermeni devrimci örgütleriyle yapılan tüm ittifak ve işbirliğine rağmen gerçekte Ermeni düşmanlığı İT bünyesinde çok yaygındı. İT hem kendisine biçtiği misyon, hem devraldığı siyaset kültürü, hem de kendisini yoğuran ideolojik hamur açısından Ermeni kırımına elverişli bir yapı arz ediyordu ve şartlar oluştuğunda bunu gözünü kırpmadan gerçekleştirdi.

Bu köklü Ermeni düşmanlığına rağmen İT daha başından beri bir Ermeni soykırımı programına sahip değildi. Onu tam olarak bu noktaya getiren esasen 1911 Trablusgarp ve 1912 Balkan Savaşı şokları olmuştur. Bu gelişmeler imparatorluğun dağılma ve çöküş sürecinin çok daha sarsıcı ve dramatik bir hız kazandığı anlamına geliyordu. Silsile halinde gelen bu kayıplar İT yönetiminin artık her şeyi göze almasının zeminini döşedi. O nedenle, 1914’te başlayan Emperyalist Savaş İT’ye bu darboğazdan kurtuluş için bir can simidi olarak göründü (Osmanlı’nın savaşa istemeyerek, zorla sokulduğu yolundaki resmi tez tam bir palavradır). Emperyalist Almanya’yla yapılacak ittifak sayesinde kötü gidişe bir dur denecek ve imparatorluk esasen Asya’daki Müslüman halklara doğru genişlemek suretiyle kurtarılacaktı. Bu strateji esasen Abdülhamit’in çizgisinin geliştirilmiş haliydi ve Ermenilerin kaderi açısından da aynı sonuca götürüyordu.

İT bu yolda bilinçli ve planlı çalıştı. Her şeyin tamamen kaybedilebileceği ihtimali düşünülerek ayrıntılı hazırlık yapıldı. Ülkenin dört bir yanına, ileride topyekûn bir işgal olasılığına karşı silah, mühimmat ve çete-gerilla savaşı örgütçüsü yollanarak tahkimat yapıldı. Zaten komitacılıktan gelen İT liderleri için bu yatkın oldukları bir yöntemdi. Her yerde bu tür çete-gerilla birlikleri oluşturuldu. Kesin sayı bilinmemekle birlikte bir kaynağa göre bu çetelerde 30.000 kişi örgütlendi. Bunun için üç kaynaktan insan toplandı: Balkan hezimetini yaşayan göçmenler, mahkûmlar ve Kürt aşiretleri. Ancak tek amaç ilerideki işgal olasılığına hazırlanmak değildi. Hatta öncelikli amaç, böylesi bir olasılığın temel ayağı olacağı düşünülen Ermenileri ortadan kaldırmaktı. Zaten daha savaş başlamadan İT’nin birtakım temel kararları vardı, ki bunlardan birisi “içeride de imha edilecek eşhas”ın varlığı hakkındaydı.

Bunun yanı sıra bu çetelerin bir bölümü de Asya’ya Müslüman halkların arasına ayaklanma çıkarmak üzere yollandı. Ayrıca bu örgütlenme, daha sonra önderliğine Mustafa Kemal’in yükseleceği Anadolu’daki işgale karşı direniş hareketinin de iskeletini oluşturacaktır.

İT’nin gizli savaş örgütü Teşkilat-ı Mahsusa tarafından örgütlenen bu çeteler 1914’ten başlayarak ve asıl olarak 1915-17 arasındaki Ermeni kırımının yürütülmesinde sahnenin ön planında olacaklardır. Doğu cephesinde Ruslara karşı alınan ağır Sarıkamış yenilgisi ve bu yenilgide Rus ordusundaki Ermeni subay ve gönüllü birliklerinin önemli rolü olduğuna dair kanı, İT’nin, kesin ve ayrıntılı soykırım planının yapılmasını hızlandırdı. 1914 sonu ve 1915 başında, uzun ve ayrıntılı tartışmalar sonucunda bu karar alınarak planlar kesinleştirildi. Görüntüde resmi bir tehcir (zorla göç) kararı alınacak, gerçekte ise çeteler ve jandarma vasıtasıyla imha harekâtı yürütülecekti. Kırım noktasına böyle gelindi.

Kırımın nedenlerini anlamak için son olarak işin iktisadi boyutuna da bir iki cümleyle değinmekte yarar var. Osmanlı’nın son döneminde iktisadi hayata daha ziyade egemen olanlar azınlıklardı. Ticaret ve zanaat büyük ölçüde bu kesimlerin elindeydi. Genel olarak denebilir ki, Ermeni, Rum ve Yahudi burjuvazisi Osmanlı’nın görece daha varlıklı kesimlerini oluşturuyordu. Çöküş ve dağılma sürecinde bu faktörün özel bir önem kazanması dolayısıyla daha Abdülhamit döneminde güçlerini kırmak maksadıyla Ermeni burjuvazisine yönelik tedbirler alınmaya başlanmıştı. Daha sonraki İT iktidarının, devleti kurtarmanın temel bir yönü olarak milli bir burjuvazi yaratmayı kendine hedef koyması, azınlıkların mülksüzleştirilmeleri yolunda önemli bir dönemeç noktasıydı. Yerel planda palazlanma eğilimindeki yeniyetme Müslüman-Türk burjuvazisi de Ermeni ve Rum zenginliklerine gözünü dikmiş durumdaydı. Nitekim bu zenginliklerin gaspı daha sonra bu kesimlerin ilk birikimlerinin önemli bir kaynağını oluşturacaktır.

Kırım


Ayaklanma diye gösterilen Van’daki olaylar bahane edilerek İstanbul’da Ermeni toplumunun önde gelenlerinden 235 kişinin tutuklandığı gün, kırımın resmi başlangıç tarihi (24 Nisan 1915) olarak kabul edilir. Tutuklamalar, işkenceler ve idamlar ülke çapında hızla yürürlüğe konur. Doğu vilayetlerindeki yüzbinlerce Ermeninin tehcir ve imhası ise Mayıs ayında başlar ve esas olarak Ağustos ayına kadar sürer. Kimi yerlerde sürgünden iki saat, kimi yerlerde 15 gün önceden haber verilmiş, ama genel olarak bu tarih beklenmeden sürgün başlatılmış, insanların hazırlık yapmasına fırsat verilmemeye çalışılmıştır. Kimi yerlerde insanların yanına eşya almalarına kısmen izin verilmiş, kimi yerlerde verilmemiştir. Bir emirle Müslümanlara da gözdağı verilerek, tek bir Ermeniyi dahi korumaya kalkışacak olanın kendi evi önünde asılacağı ve evinin yakılacağı ilân edilmiştir. Yollarda sorumlu oldukları gruplara sınırlı da olsa yiyecek verenler olduğu gibi tamamen ölüme terk edenler de olmuştur. Bazı bölgelerde Ermeniler din değiştirmeye zorlanmış, Müslümanlığı kabul edenler sürgüne yollanmamıştır. Ancak daha sonra bunu katliamdan kurtuluş olarak gören Ermeni sayısının artmaya başlaması üzerine bu politikadan vazgeçilmiştir. Yine de katliamdan sağ kurtulup Suriye veya Lübnan’a varmayı başaranlar da tekrar Müslümanlığa zorlanmıştır.

Genellikle sürgün başlamadan önce bölge halkı erkek nüfustan arındırılmış, bunun yapılmadığı yerlerde ise tehcirin hemen başında veya yolda ilk iş olarak erkekler, kadın ve çocuklardan ayrılmış, ya kurşuna dizilmiş ya da değişik biçimlerde imha edilmişlerdir. Katliamlar esas olarak Teşkilat-ı Mahsusa ve jandarma birlikleri tarafından yapılmıştır. Müslüman halkın tutumu ise değişiklik göstermektedir. Kimi yerlerde Ermeniler korunmuş ve saklanmış, kimi yerlerde ise daha yola çıkmaları bile beklenmeden evleri yağmalanmış, konvoylara saldırılmış, katliamlar yapılmıştır. Yine de halkın Ermenileri koruma ve kurtarma girişimlerinin oldukça yaygın olduğuna dair birçok tanıklık ve rapor bulunmaktadır. Özellikle Dersim ve Mardin bölgelerinde 20-30 bin dolayında Ermeninin Kürtler tarafından kurtarıldığı tahmin edilmektedir. Ancak sivil halk içinde konvoylara saldırılara katılanlar da az değildir. Bu saldırılar ve öldürmeler sadece yağma amaçlı olmamış, genç kızlar ve kadınlar seçilerek kaçırılmış ya da jandarmadan satın alınmışlardır. Bazı yerlerde göçe çıkartılanların elleri de bağlanmıştır. Karadeniz bölgesinde ise Ermeniler kayıklara bindirilerek denize dökülmüştür.

Görgü tanıkları sürgün yolu boyunca belli imha yerleri olduğunu, ama buralara götürülürken bile, her yerleşim yeri civarında, konvoyların saldırıya, yağmaya uğradığını, konvoyun ilerlemesini engelleyecek kadar bitkin ve hasta olanların öldürüldüğünü anlatmaktadırlar.

Doğu vilayetlerinde Mayıs-Temmuz arasında tamamlanan tehcir eylemini, Batı Anadolu’dan ve Trakya’dan sürülenler izledi. Sürgünlerin ilk hedefi Halep idi. Buraya sağ ulaşanlar toplama kamplarına konuyorlardı. Bir ölüm kampı olan bu kamplardan sağ çıkmak mucizeydi. Sağlık, barınak, yiyecek konusunda hiçbir yardım yapılmıyor, hatta yabancı konsoloslukların yardım girişimleri de engelleniyordu. Buralarda insanların ölüme terk edildikleri, bazılarının, ölenlerin cesetlerini yiyerek yaşamaya çalıştıkları biliniyor. Buradan çıkanlar ise Suriye’nin güneyine ve Arabistan çöllerine ölmeye gönderiliyorlardı.

Diğer taraftan boşalan Ermeni köylerine göçmenler yerleştiriliyordu. Bu nokta önemlidir, çünkü “tehcir” edilenlerin bir daha asla geri dönmeyeceklerinin bilindiğini gösterir. Tüm tehcir eylemi boyunca ne kadar insanın öldürüldüğü kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu sayının 800 binden az olmadığı anlaşılıyor.

Tartışmalar ve Resmi Tezler


Ermeni halkının uğradığı soykırım resmi tarih tarafından reddedilmekte, çarpıtma ve yalanlara dayalı tezler ileri sürülmektedir. Bu tezler birkaç esas prensibe dayanmaktadır. Kırımının boyutlarının küçük gösterilmesi, soykırım tezinin reddi, Ermenilere reva görülenin onlara müstahak olduğunun ve olduğu kadarıyla bunun sorumlusunun devlet güçleri olmadığının propagandası. Bu çerçevede ileri sürülen belli başlı iddiaları ele almamız gerekiyor.

Soykırım değildir iddiası: Yaşananların bir soykırım olup olmadığına dair büyük ölçüde biçimsel ve hukuki bir tartışma yapılıyor. Doğrusu bu tartışma bütünüyle anlamsız olmasa da devrimci işçi sınıfı açısından bu tür hukuki tanımlamaların temel bir önemi yoktur. Yaşananlara hangi adı takarsanız takın önemli olan gerçeğin kendisidir. O acı gerçek de şudur: Doğu Anadolu’nun tarihsel yerlisi olan Ermeniler halk olarak eşine az rastlanır bir vahşetle yok edilmiş, yaşadığı topraklardan kazınmışlardır. Bu, tarihte bir halka karşı işlenebilecek en büyük suçlardan biridir ve tevil götürür yanı yoktur. Biz tarihte yaşanan başka birçok benzer kırım örnekleri temelinde bunun bir soykırım (jenosid) olduğunu savunuruz, ama BM hukuku çerçevesinde yürütülen ayrıntılı tartışmalar bizim işimiz değil. Osmanlı devleti kendi bekası için, düşman addettiği bir halkı bilerek ve isteyerek ortadan kaldırmaya azmetmiş ve bunu büyük oranda başarmıştır.

Osmanlı yöneticileri ne yaptıklarının bilincindeydiler ve bunu itiraf edenler de olmuştur. Sadece tartışma konusu rakamlara bakmak bile ortada ne büyük bir katliamın olduğunu açıkça göstermektedir. Her ne kadar bugünkü resmi ideoloji savunucuları ölen Ermeni sayısını genelde 300 bin olarak veriyorlarsa da, daha erken döneme ait çeşitli Türk kaynaklarda bile bu sayının 800 bin olduğu belirtilmektedir. Bu rakamı başka birçokları gibi Mustafa Kemal bile telaffuz etmiştir. Yine Türk kaynaklarına göre o zamanki Osmanlı Ermeni nüfusunun 1,3 milyon olarak verildiğini hatırladığımızda, şimdiki inkârcıların bile bir halkın yüzde 25’inin “tehcir” yoluyla ortadan kaldırılmış olduğunu kabul ettikleri, yine Türk kaynaklara göre verilen 800 bin sayısını esas aldığımızda ise bir halkın yüzde 60’ından fazlasının ortadan kaldırılmış olduğu görülmektedir. Ermeni kaynaklarına göre ise Ermeni nüfusu 2,1 milyon, katledilenlerin sayısı ise 1,3-1,5 milyondur. Buradan da yüzde 60-70 gibi bir oran çıkmaktadır ki, bu, Ermeni halkının bütün hukuki tartışmaları anlamsız kılacak ölçüde vahşi bir kıyıma uğratıldığını göstermektedir.

İnkârcıların, “soykırım değildir” iddiası, yaşananların bir “tehcir” ve Müslüman Türk-Kürt halkıyla Ermeni halkı arasında “karşılıklı kıyım” olduğu iddiasıyla tamamlanmaktadır. Ortada bir tehcir, yani zorla göç ettirme elbette vardır, ancak bu tehcir bir tehcirden ibaret değildir. Tehcir bir imha aracı olarak kullanılmıştır. Tehcir sırasında insanlar ya öldürülmüş ya öldürülmelerine göz yumulmuş, ya da aç ve susuz bırakılarak ölüme terk edilmiştir. İnsanlar hayatta kalmanın olanaksız olduğu yerlerde toplama kamplarına götürülmüş ve acımasız çöl koşullarına mahkûm edilmiştir.

“Karşılıklı kıyım” tezi bir başka çarpıtmadır. Ermenilerin tehcir öncesinde uzun yıllar boyunca maruz kaldıkları zulüm ve haksızlıklar karşısında yer yer mukabelede bulundukları doğrudur, ancak bu tür saldırılar bir yandan esaret altındaki bir halkın kurtuluş mücadelesinin ifadesi, bir yandan da mağdurların kendini savunması ve karşılık vermesi niteliğinde olduğu gibi, bunlardan kaynaklanan ciddi ölçekli bir Müslüman Türk nüfus kaybı yoktur. Yakın zamana kadarki en tarafgir Türk kaynaklar bile bunu iddia edememektedirler. Onlar başka bir çarpıtmayla sadece dünya savaşı süresince Osmanlı cephelerinde genel olarak kaybedilen Müslüman Türk nüfusa dikkat çekmekte, meseleyi saptırmaktadırlar. Gerçekte savaşta kırılan çok sayıda Müslüman Türk nüfusun da sorumlusu, aynı Ermeni halkının kırımında olduğu gibi, kendi egemenliklerini sürdürmek ve büyütmek için savaşa giren Osmanlı egemen sınıfıdır.

Bu “karşılıklı kıyım” tezinin önemli bir boyutu devleti temize çıkarmaktır. Bununla savaş koşulları altında halklar arasında bir etnik boğazlaşma yaşandığı ima edilerek devletin rolü karartılmaya çalışılmaktadır. Bu tür bir karşılıklı toplu kıyım yaşanmış olsaydı bile, bu, durumu eşitlemezdi, çünkü burada devlet açıkça bir taraf olarak sahnededir. Bu noktanın karartılmasına izin verilmemelidir.

Ermeniler ihanet ettiler, bizi arkadan bıçakladılar iddiası: buna cevap vermeden önce bir noktaya dikkat çekelim: bu iddia kırıma ilişkin dolaylı bir itiraftır, zira bu, “evet kırım oldu, ama onlar da hak etmişlerdi!” anlamına gelmektedir. Bu iddiayı savunanlar yüzlerce yıllık esaret zincirini taşımış olan Ermeni halkının ulusal-demokratik taleplerini “ihanet” olarak görmektedirler. Ermeniler “ihanet” etmediler, ama “ihanet” etselerdi de bu onlar aleyhine bir sav olamazdı, çünkü esaret altındaki her halk gibi Ermeni halkının da kendi özgürlük ve bağımsızlığı için mücadele etme hakkı vardır. Gerçekte ihanet edenler başta İT yönetimi olmak üzere, reform beklentilerini karşılamayarak Ermeni halkını oyalayıp aldatan Osmanlı egemen sınıfı olmuştur. Ermeniler Abdülhamit döneminde maruz kaldıkları onca katliama rağmen imparatorluktan ayrılma eğilimine girmemiş, beklentilerinin yerine getirileceği umuduyla 1908 devrimi içinde şevkle yer alarak İT ile çalışmış, ona aktif destek vermişlerdir. Ancak devrim sonrasında bir kez daha hayal kırıklığına, hatta 1909 Adana katliamına uğradılar. Buna rağmen ta kırıma kadar umutların tümüyle söndüğü söylenemez. Ancak bu geç safhadan sonra bazı gönüllülerin bir çare umuduyla Rus ordusuna katılmaları başladı. Osmanlı ordusunun Rus ordusu karşısında aldığı yenilgilerde, Rus ordusundaki gönüllü Ermeni birliklerinin (bunlar Osmanlı Ermenileri değil Rusya Ermenileriydi) rolü olduğuna dair propaganda, Ermeni düşmanlığını daha da körükledi ve İT’nin karanlık mahfillerinde kırım kararının somut olarak alınmasında bir bakıma son nokta oldu.

“İhanet” iddiasının bir ayağı da Ermenilerin ayaklanma çıkardıkları savıdır. Her ezilen ulus gibi Ermenilerin de elbette ezenlere karşı ayaklanmaya hakkı vardır. Ancak Ermeniler genel olarak bakıldığında, belki de ne yazık ki, ayaklanmamışlardır. Aslında ilginç bir nokta, bütün olarak alındığında Ermeni halkının, aynı daha sonra Yahudi halkında olduğu gibi kırıma karşı hiçbir direniş göstermemesi, emirlere uysalca boyun eğmesidir. Öyle ki, birçok durumda binlerce kişilik tehcir konvoyları sadece birkaç tane jandarma ile kontrol edilebiliyordu. Aslında bu nokta Ermeni halkının geneli açısından bırakalım devlete karşı ayaklanma hevesi içinde olmasını, aksine ona fazlasıyla güvendiğini göstermektedir.

Bir diğer önemli nokta da bu sözde arkadan bıçaklanan “biz”in kim olduğudur. Bu söylem işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin değil ancak kendini Osmanlı egemen sınıfıyla özdeşleştirenlerin söylemi olabilir. Zira egemenler tarafından kışkırtılıp hedef saptırılmadıkça emekçi halk kitlelerinin genel olarak birbiriyle alıp veremediği yoktur. Tüm dünya işçi sınıfı ve emekçi kitleleri için tek bir “biz” vardır, o da sınıf kardeşliğini ifade eden “biz”dir. Oysa egemenler halkı kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilmek için sanki sömüren/ezen sınıfla, sömürülen/ezilen sınıf arasında ortak çıkarlar varmış gibi sınıflar arası bir “biz” söylemini kullanırlar. Yoktur böyle bir “biz”.

Öte yandan burada Kemalizmin başka bir çelişkisi sırıtmaktadır. Bir yandan Osmanlı’ya ilişkin olarak bir reddi miras ideolojisi oluşturulurken, diğer yandan Osmanlı’nın günahlarına böylesi gayretkeşlikle sahip çıkılmaktadır. Burada Türk burjuva devriminin güdük ve tepeden inme karakterinin bir yansıması mevcuttur. Burjuva cumhuriyetle Osmanlı arasında gerçek anlamda köklü bir kopuş olmamış, çok önemli süreklilik noktaları var olmuştur.

Bu “ihanet” iddiasını acımasızca mahkûm etmek son derece önemli, çünkü bu, düzenin hoşlanmadığı tüm muhaliflere karşı her an kullanılan bir maymuncuk gibidir. Tam da günümüzde benzer bir durum Kürt halkına ilişkin olarak yaşanmaktadır. Kürtler de “emperyalistlerin oyununa gelerek ihanet etmektedirler”. O zaman Ermenilerdi şimdi Kürtler… Gerçek düşmanın, dün de bugün de, aslında sömürücü egemenler olduğu anlaşılmadıkça bu sopayı yemek kader olmaya devam edecek.

Yaşananların sorumlusu devlet güçleri değildir iddiasını uzun boylu tartışmaya gerek yoktur, zira yukarıdaki tarihi özet bunun ikiyüzlü bir yalan olduğunu göstermektedir. Gerçekte tüm tehcir Ermenileri imha etmek maksadıyla en yukarıdan merkezi olarak planlanmıştı. Görüntüdeki çetelerin Teşkilat-ı Mahsusa tarafından örgütlendiği yukarıda zaten anlatılmış bulunuyor.

Barış ve Kardeşliğin Gerçek Yolu


Ermeni halkının maruz kaldığı tarihsel vahşet son yıllarda daha çok gündeme gelmeye başladı. Birbiri ardına çeşitli ülkelerin parlamentolarında Ermeni soykırımına ilişkin kararlar alınıyor. Ancak bu ilgi Ermeni halkı adına olsun, onun uğradığı tarihsel haksızlığa gerçek anlamda duyarlı olan kesimler için olsun hayra yorulacak türden değildir. Ermeni halkının acıları ne yazık ki yeni emperyalist planların oyuncağı yapılmaya çalışılmaktadır. Özellikle Amerikan burjuvazisinin organik bir parçası konumundaki diaspora burjuvazisinin, koyu bir yoksulluk içinde kıvranan Ermenistan emekçi halkının acılarına duyarlı olduğunu düşünmemiz için hiçbir sebep yok.

Ancak burada dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü işin içinde emperyalistlerin parmağı var diye gerek geçmişte Osmanlı egemenlerinin ve gerekse günümüzde onların mirasına sahip çıkan TC egemenlerinin başat sorumluluğunu gargaraya getirme şeklinde sinsi bir tutum mevcuttur. Bu tutuma karşı mücadele şovenizme karşı mücadelede temel önem taşımaktadır ve tutarlı enternasyonalistler açısından turnusol kâğıdı işlevi görür.

Halklar arasındaki düşmanlıkların aşılması, barış ve kardeşliğin kurulması burjuva milliyetçiliğinin diplomasi ve güç oyunlarıyla asla sağlanamaz. Bu mecradan ancak, geçmişte olduğu gibi kan, şiddet ve daha fazla düşmanlık çıkar. Gerçek kardeşliğin önündeki en büyük engel, bu siyaset oyunlarının üzerinde yükseldiği kapitalizmin ta kendisidir. Kapitalizme son verilmedikçe kardeşliğin yolu döşenemez. Henüz kendi bağımsız ulus-devletini kuramamış ezilen halklar için milliyetçiliğin tarihsel bir meşruiyeti vardır. Ancak ulus-devlet bir kez kurulduktan ve oturduktan sonra yaşanan devletler arası it dalaşları artık işçi sınıfının taraf olacağı türden çatışmalar değildir. Ulus-devletler arasındaki çekişmeler hiçbir zaman bitmez. Sömürücü egemen sınıflar her zaman daha fazlasını isterler. Ezilen kitleleri ayartmak, halkları birbirine düşmanlaştırmak, asıl toplumsal sorundan dikkatleri uzaklaştırmak için bu tür sürtüşmeleri özellikle yaratırlar.

Bu milliyetçi zehrin tek panzehiri enternasyonalizmdir. Ermeni halkının tarihsel acısını paylaşmanın ve teskin etmenin tek yolu buradan geçiyor. Türkiye işçi sınıfı Ermeni halkına karşı işlenen büyük suçun sorumlusu olarak geçmişin ve bugünün Türk egemen sınıfını acımasızca mahkûm etmeli ve emekçi Ermeni halkına enternasyonalist kardeşlik elini uzatmalıdır. En iyi teselli işçi sınıfının kendi devrimci iktidarını kurarak ellerinden masum kanı damlayan bu sınıfı tarihin çöplüğüne göndermesi ve halklar arasında sovyetik esaslara dayalı bir işçi federasyonunun oluşturulmasıdır.

Kaynak: Ermeni Sorunu: Gerçekler Direngendir - Deniz Moralı - SOLPLATFORM
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 11-10-2008, 01:14
autochaos - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Dispossessed
 
Üyelik Tarihi: 10-07-2008
Yaş: 26
Mesajlar: 108
siz hala burlardamısınız, neye alet olduğunuz farkında mısınız bilmiyorum ama "sovyetik esaslar" lafı yorum yapma isteğimi yok etti bir anda, bir platformun kullanıcı gibi bu forumda yer alması ayrı bir çelişki değinmiyorm bile...
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 11-10-2008, 17:29
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 11-10-2008
Mesajlar: 18
Alıntı:
autochaos´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
siz hala burlardamısınız, neye alet olduğunuz farkında mısınız bilmiyorum ama "sovyetik esaslar" lafı yorum yapma isteğimi yok etti bir anda, bir platformun kullanıcı gibi bu forumda yer alması ayrı bir çelişki değinmiyorm bile...
Bu kemalistler, ulusalcılar hakikaten haddinden fazla cahil ve ezberci...Hukukun üstünlüğünü değilde ulusal çıkarları savunmayı sol zannediyor bu zavallılar.

Şimdi görün bakın nasıl aynı teraneleri okumaya başlayacalar yine, yok emperyalist oyunlar yok sebatayistler...Eee kanaaat önderleri Yalçın Küçük, Nihat Genç gibi paranoyak faşistler olunca, pekte şaşmamalı!

Bu arada, bu forumda cirit atan onca kemalisttin varlığını gördükten sonra bence forumun adını kemalist forum yada ulusalcı forum olarak değiştirin ve anarşizmin adını Mustafa Kemal gibi birinin adıyla daha fazla lekemeyin, nacizane benden size tavsiye.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
ermeni, soykırımı


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Amerika Sozde Ermeni Soykirimini Kabul Etti! KemalistGNC Serbest Kürsü 12 15-10-2007 00:30
"Hepimiz Türküz." peki ya Hepimiz Ermeni miyiz? titania Köşe Yazıları 14 11-03-2007 22:05


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:11 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org