Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Tarih

Tarih Gerçekliğini herkesin kabul ettiği bir masaldır tarih.

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

30 Mart - Kızıldere

Tarih içerisinde 30 Mart - Kızıldere konusu: Gün gün,an an Kızıldere Firar edenlerden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKP-C'nin, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ise THKO'nun önder kadrolarıydılar... Bu yazı dizisi, 1971 Kasım'ının sonuyla 1972'nin ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-09-2008, 18:54
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 05-08-2008
Mesajlar: 125
Exclamation 30 Mart - Kızıldere

Gün gün,an an Kızıldere

Firar edenlerden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKP-C'nin, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ise THKO'nun önder kadrolarıydılar...

Bu yazı dizisi, 1971 Kasım'ının sonuyla 1972'nin 30 Mart'ı arasındaki dört aylık tarihin kısa bir özetidir. Bu kısa zaman dilimi, Türkiye solunun en değerli geleneklerinin temellerinin atıldığı, bir destanın yaratıldığı ve bir manifestonun yazıldığı tarihi günlerdir...
*
Aylar süren çalışmaların ardından tünel hazır hale gelmişti. Tünelin ucundaki ışık görünmüştü. Hayır hayır mecazi değil, gerçekten de görmüşlerdi tünelin ucundaki ışığı. ‹stanbul Maltepe Askeri Hapishanesi'nde kazılan yaklaşık 13 metrelik tünelin ucunda küçük bir delik açıp gökyüzünü görmüşlerdir. Artık günleri değil saatleri saymaktadırlar o gökyüzünün altında özgür olabilmek için...

1971 yılının 27 Kasım'ında, bir cumartesi akşamında birer birer girerler tünele. 6 kişidirler; tünele giriş sırasıyla, Cihan Alptekin, Mahir Çayan, Ömer Ayna, Ulaş Bardakçı, Oktay Kaynak ve Ziya Yılmaz... Tünelin ucuna varan Cihan, üstlerindeki toprağı biraz kazdıktan sonra farkeder ki, toprak kalınlığı hesapladıklarından biraz fazladır. Hırsla, kararlılıkla, çıplak elleriyle önlerinden söküp atmak ister o toprağı, elleri kanar, derileri soyulur, ama o anda açılabilecek gibi değildir üst taraf, kısa bir çalışma daha gerekmektedir. ‹stemeyerek de olsa, arkadakilere geri dönüş işaretini verir... Tüneldeki altı devrimci tutsak, sürüne sürüne geri çıkarlar.

Ama çıkacaklardır.

Uçtaki toprak tabaka iyice inceltilir. ‹ki gün sonra, 29 Kasım akşam üzeri, bir kez daha tünele girerler. 5 kişidirler bu kez. Cihan, Mahir, Ömer, Ulaş, Ziya... Bu kez son derece sorunsuz olur çıkışları. Nöbetçilerden gizlenerek askeri araziden çıkarlar. Onların ardından bir başka tutsak daha girer tünele. O öndekiler çıktıktan sonra tünelin ağzını toprakla sıvanmış bir kapakla kapatıp geri döner.
*
Firarlar, tahmin edileceği gibi Türkiye'yi sarsmıştı. Firar edenler, Türkiye devrimin önder kadrolarıydılar. Üstelik, bu büyük eylem, 12 Mart Cuntası'nın hüküm sürdüğü bir ülkede, üstelik askeri bir hapishanede gerçekleştirilmişti.

30 Kasım günü, firari devrimci leri ele geçirmek için büyük operasyonlar başlatıldı. ‹stanbul Sıkıyönetim Komutanlığı üzerinde Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna'nın resimlerinin bulunduğu afişler bastırarak şehrin duvarlarını bu "Aranıyor" afişleriyle doldurdu. Şehir içi ve şehirler arası bütün ana yollar tutulmuştu. Her köşe başında çevirmeler yapılıyordu. Ankara ve ‹zmir'de ise sokağa çıkma yasağı konmuştu.

Başbakan Nihat Erim, firarlar üzerine TBMM'de gündem dışı bir konuşma yapmak durumunda kalıyor ve şöyle diyordu: "Hükümet olarak olayı bütün ehemmiyetiyle ele aldık ve olayın basit bir kaçırma olayı olmadığı noktasından hareket ederek, tahkikatı buna göre yürütmek konusunda ilgililere emir verdik."
*
Firar edenlerden Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKP-C'nin, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ise THKO'nun önder kadrolarıydılar. THKO'nun örgütsel yapısı büyük ölçüde dağılmış olduğundan firarın dışarı ayağını Cepheliler organize edecekti.

Mahirler, tünelden ve askeri araziden çıkarak daha önceden kararlaştırılmış olan bekleme yerine geldiler. Ama orada onları bekleyen kimse yoktu. Niye olmadığının nedenini daha sonra öğreneceklerdi. Ama o anda ne düşünecek, ne bekleyecek zamanları yoktu. Önce bir minübüse bindiler. Ardından da bir otobüse. En azından bölgeden uzaklaşmışlardı. Bu arada çeşitli ilişkilerine ulaşarak Dolmabahçe Camiinin karşısındaki Sebil Çayevi'nde buluşmak üzere randevulaştılar. Randevu yerine gitmek üzere önce Kadıköy'e, oradan Üsküdar'a gidip, oradan da Beşiktaş'a geçtiler.

Sebil Çayevi'nde buluştukları aynı zamanda avukatları olan Yalçın Öztürk'tür. Öztürk, o anı şöyle anlatıyor:

"Kalktık... Çaybahçesine gittik. Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna oturuyordu. Mahir ile Ulaş bir yere gitmişlerdi. Çaybahçesinde ortam çok garip bir şeydi. Gerçek değil de sanki bir oyunmuş gibi geliyor insana. Çok ciddi bir olay. Bir kere nasıl kaçtınız diye sorduk. 'Tünel kazarak kaçtık' dediler. İnanılmaz. Zırhlı Birliğin ortasında ufacık beton bir bina. Garnizonun tam göbeğinde... Son derece rahat ve soğukkanlıydılar... O anda fark edilseler, orada öldürülecekler; bizle birlikte. Öyle bir durumda son derece espritüel konuşmalar, şakalar yapılıyor.... Öyle bir hava. Derken biz ayrıldık oradan. Onlar Beyazıt'ta bir yere gittiler."
*
Operasyonlar yoğundu, ilişkiler ise alabildiğine daralmıştı. Mahirler, Beyazıt'tan Florya'daki bir eve gittiler. Firardan 26 saat sonra, kalabilecekleri uygun bir yer bulunmuştu.
*
Firar, gündemi belirlemeye devam etmektedir.

Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç, 2 Aralık'ta, bütün sıkıyönetim komutanlarını Ankara'ya çağırarak bir toplantı yaptı.

1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün ise, birkaç gün sonra gazetecilerle yaptığı toplantıda, "Mahir Çayan ve arkadaşları ergeç ölü veya diri ele geçecektir" diyordu. Çünkü tek bildikleri "kriz yönetimi" yöntemi buydu.
*
Sıkıyönetim komutanları toplantılar yapıp yeni operasyonların kararını alırken, Mahirler ev ev dolaşmaktaydı. 4 Aralık günü, Mahir ve yoldaşları, Levent, Menekşe Sokak'ta oturan Ahmet ile Hatice Alankuş'ların(1) evine gittiler.

Bu arada Maltepe'de tünelden çıkıştan sonra bekleme yerinde neden kimsenin beklemediği de açığa kavuşmuştu. Hareket içinde bir sağ sapma ortaya çıkmış ve bu klik, hareketi felç etmişti. Cevahir şehit, Mahir, Ulaş ve daha pek çok kadro tutsak düştükten sonra, hareketin dışarıda kalan iki Merkez Komite üyesi (Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli), mücadeleyi değil, tasfiyeciliği örgütlemeye başlamışlardı. Konumlarını ise, örgütlenmeyi geliştirmek için değil, kendi sağ, tasfiyeci görüşlerini kabul ettirmek için kullanmaktaydılar.

Sağ sapma, hareketin yediği darbelerin ardından Amerika'yı yeniden keşfetmişti. "Eski çizgi yanlıştı, eklektikti, Narodnikti" vs. vs. Peki ne yapmak gerekiyordu? Sağ sapmaya göre, silahlı mücadeleye son vermek lazımdı, işçi sınıfına gitmek lazımdı.... Kısacası, pasifistlerin ülkemizde yıllardır söylediklerine katılmıştı onlar da...

Mahir'in düşüncesi netti; oligarşiye karşı savaşı kaldığı yerden sürdürmek. Ama şimdi açıkça görülüyordu ki, bu savaşı sürdürmek için, önce bu klikle savaşılmalıydı. Münir Ramazan ve Yusuf Küpeli, konumları ve Mahirler tutsakken oluşturdukları örgütsel yapı nedeniyle varolan ilişkilerin önemli bir bölümünü kendi ellerinde tutuyorlardı. Ama bunların da önemi yoktu Mahir için. Koşullar nice zor ve ne kadar aleyhte görünürse görünsün, ilkesiz, pragmatik davranılamazdı.

Firar edeli daha bir hafta bile dolmadan, ihanet kliğinin başını çekenlere "Bizi arkadan hançerlediniz. Bizim yoldaşımız değilsiniz" diye bir mektup gönderdi.

12 Aralık 1971 Pazar günü, yani, firardan yalnızca iki hafta sonra, tüm polis, jandarma onların peşindeyken, Levent'te bir evde Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz bir araya geldi.

Görüşmede, çeşitli pratik ve teorik sorunlar tartışılır. Ama aslında tartışılan herhangi bir eylem, herhangi bir pratik sorun değil, sınflar mücadelesinde yer alıp almama sorunuydu. Mahir onlara durumlarını şu sözlerle kısaca göstermişti: "Biz hapishanede iken dışarıda kalan sizler ortaya bir eylem koymadınız, hep birlikte bu işe başladık, biz vazifemizi yaptık, siz çizmiş olduğumuz yolu terkettiniz, şehir gerillasına devam etmeyip kendinizi sakladınız."

Mahir, "daha önce belirlenen stratejiden vazgeçmek ve sapmak için hiçbir sebebin bulunmadığını" vurgular ısrarla. Münir ve Yusuf'un buna verebilecekleri bir cevap yoktur zaten. Onlar, bırakın şu veya bu strateji doğrultusunda mücadeleyi sürdürmeyi, yoldaşlarını tünelin ucunda yüzüstü bırakacak kadar bir kaçış ve ihanet içindedirler. Ne diyebilirlerdi ki...

Tartışmaları uzatmanın bir anlamı yoktur. Birkaç gün sonra, Münir Ramazan Aktolga ve Yusuf Küpeli'nin Parti'den ihraç edilmesi kararlaştırılır ve karar açıklanır. Şöyle denir bu kararın bir yerinde:

"Partimizin ideolojik-politik-örgütsel-stratejik ilkeleri... net ve açıktır. .... Partimizin ideolojik-politik-stratejik-örgütsel ilkelerini 'Narodnizm', 'Marksizm ile Narodnizm'in eklektik birleştirilmesi, en tehlikeli sol sapma' diye niteleyerek, Partimizin devrimci çizgisi yerine uluslararası sosyal pasifizmin çizgisini, partinin genel komitesinden habersiz tezgahlama gayretleri içinde olan sizlerin partimizde kalmasına artık fiilen imkan yoktur."
*
Tasfiyeciliğin mahkum edilmesine, Ankara'daki parti kadroları da katılır. Ankara'dan yollanan mektupta şöyle denir:
"Partimizin ismi Türkiye devrimine kanla kazandırılmıştır. Partimizin şerefli mirasını ve geçmişini reddederek onun adına sahip çıkmaya kalkışan (leş kargalarının) Partimizin içinde yeri olamaz."

Tasfiyeci ihaneti mahkum eden bu bildirinin altında şu imzalar vardı: Ertuğrul Kürkçü (Rüştü), Sinan Kazım Özüdoğru (Şükrü), Abdullah Oğuzhan Müftüoğlu (Orhan), Hüdai Arıkan (Ali Osman)(2).
*
Sağ sapma ihanetinin partinin bünyesinde yolaçtığı tahribatları gidermek uzun süre alacaktır; ancak büyük bir siyasi iradeyle ihanet politik olarak mahkum edilmiş ve partinin önü açılmıştır. O günkü koşullarda önemli olan buydu.

Ve şimdi, ihanetin mahkum edilmesinden sonra önemli olan ise, ne yapılacağı idi.

Kasım ayının sonlarında, henüz firardan önce, Maltepe Askeri Cezaevi'nin havalandırmasında volta atan Mahir, Deniz ve yoldaşlarının idam edilmesi ihtimaline ilişkin düşüncelerini yanındakilere şöyle özetliyordu:

"Bugün Deniz, Türkiye devriminin simgesi haline gelmiştir. Bu düğüm çözülürse Türkiye devriminin önü açılacaktır. Onların hayatlarının kazanılması bugün temel sorunumuzdur."
*
Kişisel özgürlükleri için değil, savaşı kaldığı yerden sürdürmek için firar etmişlerdi. Firarın ertesi günü "Çayan Kaçtı" diye yazan gazeteler aslında bilmiyorlardı ki, Çayanlar, kaçmıyor, kavganın üstüne, ortasına koşuyorlardı. Kavgadan kaçanları mahkum edip, kavgayı yükseltmeye koşuyorlardı.

Ziya Yılmaz, firardan sonraki koşulları şöyle anlatacaktı daha sonra:
"Mahir, bu süre içinde sürekli İstanbul'da kalınması tezini savunuyordu. Ben de şahsen İstanbul'da kalınmamasını, karar doğrultusunda yurtdışına çıkmamızın gerektiğini savunuyordum. Hatta imkanlar da vardı, kaçılabilirdi. Fakat firarımızın getirdiği o psikolojik hava yeniden bütün eylemlerin gündeme gelebileceği, yurtdışına gitmenin mücadeleden kaçmak şeklinde nitelendirilebileceği, Türkiye'de savaşılabilecek bir ortamın varolduğu ve bu savaşımı sonuna kadar yürütmenin gerekli olduğu düşüncesi de yavaş yavaş güç kazanmaya başladı."
*
Örgütsel anlamda güvenliklerinin sağlanmasına azami dikkati gösteriyordu Mahir ve yoldaşları. Ama "güvenlik"ten anladıkları kaçıp saklanmak değildi, görevlerini yerine getirmeyi sürdürdükleri bir güvenlikti onların aradıkları. "Bizim kuşağın yüzde doksanı ölür" demişti Mahir, yine voltadaki bir sohbetinde. Firardan önce, kadınlar koğuşundan bir yoldaşıyla yaptığı son görüşmede elindeki nikah yüzüğünü çıkarıp vermiş ve bunun eşine iletilmesini istemişti.
*
Şimdi hareketi ve mücadeleyi yeniden örgütleme zamanıydı. Tasfiyeci ihanetin tasfiye edilmesinden sonra, 1972'nin Ocak ayının ikinci haftasında (Ki artık firarın üzerinden yaklaşık 1,5 ay geçmişti), yine ‹stanbul Levent'te bir evde Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Hv. Yzb. Orhan Savaşçı ve Hv. Tğm. Mehmet Alkaya bir toplantı yaptılar. Toplantıda, Parti-Cephe'nin daha önce saptanmış stratejik çizgisinin devam ettirilmesinde hemfikir olunurken, Genel Komite'nin ve silahlı ekiplerin yeniden oluşturulması, daha geniş çaplı harekete geçmeden önce kamulaştırma eylemlerinin yapılması kararı alındı.

Eylemlerin yönetimi ‹stanbul'da Ulaş Bardakçı, Ankara'da Mahir Çayan'da olacaktı. Bu toplantıda tespit edilen plana göre, işçi ve öğrenci kesim içinde yeni örgütlenmeler yaratılacak, askeri kesimin de katkısıyla eylemler için gerekli donanım sağlanacak, bir süre sonra da Mahir Çayan ve Ziya Yılmaz Karadeniz Bölgesi'ne geçerek kır gerilla eylemlerini başlatacaktı.
*
Maltepe Hapishanesi'nden birlikte firar ettikleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna da hâlâ Parti-Cephe'nin ilişkiler ağı içindeydiler. Ancak İstanbul'da kuşatma da gün geçtikçe daralmaktaydı. Caddeler, meydanlar, onların "Aranıyor" afişleriyle doluydu hâlâ. Bu nedenle önce Cihan ve Ömer, ardından Mahir Ankara'ya geçtiler. Cihan Alptekin ve Ömer Ayna, 14 Ocak 1972 günü, iki sandık içerisinde Ertan Saruhan'la bir skoda kamyonetle Ankara'ya gittiler. Yaklaşık iki hafta sonra, 31 Ocak'ta Mahir de aynı yöntemle, ağzı kapalı bir sandığın içine yerleştirilmiş olarak Ankara'ya götürüldü.

Mahir Ankara'ya geldikten sonra, bir yandan örgütü toparlamaya, bir yandan kesintisiz II-III'ün yazımını tamamlamaya, bir yandan da Denizler'le ilgili bir eylemi örgütlemeye çalışıyordu. Mahir'in o günlerine tanık olanlardan biri şöyle anlatır: "Mahir, Ankara'ya geldikten sonra o olağanüstü koşullarda bir taraftan kaçar göçerken bir taraftan da daha sonra Kesintisiz II-1II dediğimiz teorik metni yazıyordu. Mahir, bana, 'Selahattin, ölüm var kalım var. Hiç olmazsa şu yazıyı bitirmek istiyorum' dedi."

Evet, o koşullarda Kesintisizler'i yazmaya devam ediyordu. Kesintisizler'in Türkiye soluna bırakacağı en değerli miras olacağının farkındaydı kuşkusuz.

O günlerde Cihan Alptekin'le buluşur Mahir. Gündemlerinde, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında verilen idam kararıyla ilgili neler yapılabileceği vardı. Cihan, bir elçiyi kaçırarak, karşılığında Denizler'in serbest bırakılmasının istenmesini öneriyordu. Mahir ise bu iş için idamların meclisten senatoya geçtiği anın uygun olduğunu, bu amaçla da Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel'in kaçırılmasının etkili olabileceğini belirtmişti. Mahir'in bu önerisi o gün genel kabul görmesine karşın, Cephe militanları bu arada farklı eylem ihtimalleri için Fransa, Batı Almanya ve Belçika Büyükelçilikleri'nde istihbarat çalışmaları yapıyorlardı...

Bütün bu çalışmalar, alabildiğine yoğun operasyonlar ve takip koşulları altında sürdürülüyordu. Öyle ki, bir yandan ev bulmak alabildiğine zor iken, diğer yandan bazen aynı gün içinde birkaç ev değiştirmek zorunda kaldıkları oluyordu. MİT'çi Mehmet Eymür, sonraki yıllarda bu dönemi anlatırken şöyle diyecekti: "Çayanların izini sürüyorduk. Kaldıkları evleri bastığımızda onlar evi terk etmiş oluyorlardı. Acele terk edilmiş ve çay bardakları dolu vaziyette yerler bulduk."

Ama bu koşullara rağmen, Mahirler "Türkiye Devriminin prestijini" savunmaya devam edeceklerdi.

(-) Bu yazı dizisinin hazırlanmasında Kızıldere Adalıların Türküsü (Boran Yayınevi), Mahir (Turan Feyizoğlu), Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, THKP-C ve Kızıldere (Koray Düzgören) adlı kitaplardan yararlanılmıştır.
(1) Hatice Alankuş da daha sonra işkencelerden, hapishanelerden geçecek ve şehit düşecektir.
(2) "Partinin şerefli mirasını reddederek onun adına sahip çıkmaya çalışan leş kargalarını" mahkum eden bu imza sahiplerinden bazıları, Kızıldere'de şehit düşecek, bazıları ise, yıllar sonra tam da eleştirdikleri işi yapıp, Partinin şerefli mirasını ve geçmişini reddettikleri halde onun adına sahip çıkmaya çalışacaklardır.

Gün Gün An An Kızıldere -2

Maltepe Hapishanesi'nden firar ettikten sonraki günler, her şeyin çok hızlı geliştiği günlerdi. İstanbul'dan Ankara'ya geçmişlerdi ama Ankara'daki Parti-Cepheliler'e yönelik operasyonlar da görülmemiş boyutlardaydı. Fakat onlar işte bu ortamda bir an bile kavgadan kaçmayı düşünmüyorlardı. Silahlı mücadeleye kaldığı yerden devam edilecekti.

İstanbul'da da operasyonlar sürüyordu. Mahirler'in ayrılmasından yaklaşık iki hafta sonra, 13 Şubat'ta Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz'ın kaldığı Levent'teki eve polis baskın düzenledi. Ulaş ve Ziya, çatışarak evden çıkmayı başardılar. Fakat takip sürüyordu. Bir hafta sonra Ulaş'ın Fındıkzade'de kaldığı ev de basılır. Ulaş teslim olmaz yine. Cephe'nin gelenekleri ilmik ilmik örülmektedir. 19 Şubat 1972 günü, 07.00 sıralarında Ulaş çatışarak şehit düşer.
Ulaş'ın vurulup şehit düştüğü gün Çankaya'da bir evdeydi Mahir. Bir gerilla daha düşmüştür. Fakat kararlarında ve kararlılıklarında herhangi bir değişiklik olmayacaktır. Ulaş, gövdesi kanlar içinde yere düşerken bir devrim fırtınası yaratanlardandır. Şimdi geride kalanlara düşen, o bayrağı devralıp oligarşinin burcuna dikinceye kadar sürdürmektir savaşı. Bayrak elden ele aktarılacaktır.
*
Koray Doğan, ODTÜ öğrenciydi. 25 yaşına girmişti kısa süre önce. Firardan sonraki o günlerde Ankara'da Mahirler'in bir bakıma elleri-ayakları gibiydi. Ev gerekiyorsa ev, silah gerekiyorsa silah, istihbarat gerekiyorsa istihbarat, her göreve koşuyordu. Coşkusu salt gençliğinden değil, Cepheli'liğindendi. 12 Mart Cuntası'na karşı direnme çizgisini sürdüren Cephe'nin bir parçası olarak, Cephe'nin önder kadrolarını korumayı da en önemli görevi sayıyordu.
O günlerde Mahir ve Cihan Alptekin'in ilişkileri içinde yeralan THKO'dan Hasan Ataol, anlatıyor: "Silahları vardı ama yeterli değil... Silahları daha önceden çatısına gizledikleri bir tiyatro varmış.
Bize, 'O tiyatronun çatısında bulunan silahları alıp, getirin' dediler. Fakat biz silahları gidip olduğu yerden alamıyoruz. Çünkü tiyatronun sahipleri değişmiş. Mahir ve Cihan, sıkıştırıyor. Yanımda... bir arkadaş ile tiyatronun önüne gittik. Onlar kapıda beklediler. Ben doğrudan, bilet satan genç adama gittim, açıkça:
-Arkadaş, ben devrimciyim. Tiyatronun çatısında bize ait iki bavul var. O bavulları almam gerekli, dedim.
Bilet satan çocuk da SBF öğrencisiymiş. Durumu anladı ve çatıdan o bavulları aldım. Koray'la randevulaştık. O bavulları ben, Koray'a teslim edeceğim. Koray da, Cihan ve Mahir'e götürecek.
Kavaklıdere Sineması önünde, bir sokak arasında... O gece Koray, koşarak geldi, iki çantayı da kaptı, gitti."
*
En azından silah sorununu bir ölçüde çözmüşlerdi böylelikle. Ellerindeki silahlar, düşündükleri eylemleri gerçekleştirmeye yetecek kadar vardı. Bu arada Ankara'da operasyonlar, özellikle Cephe'nin ordu içindeki ilişkilerine yönelik olarak yoğunlaşmıştı. Asıl amaç, Mahirler'e ulaşmaktı. Bu operasyonlarda polis Koray Doğan'ın da adına ulaştı. Koray'ın ailesinin ve nişanlısının evine karakollar kuruldu. "O gece Koray'la, Hoşdere Caddesi'ndeki bir evde kaldık. Sabah Koray, bazı arkadaşlarla buluşmak üzere dışarı çıktı. Dönmesi gecikince bir şeyler olduğunu anladım. Kaldığım eve okuldan bir arkadaşı geldi. Telaşla Koray'ın üzerindeki giysileri sordu. Bindiği dolmuştaki bir kadın, Koray'ın nişanlısının evinin yakınında beyaz gömlekli, kravatlı bir çocuğu, polislerin vurduğunu söylemiş."
Evet, o beyaz gömlekli, kravatlı çocuk, Koray'dan başkası değildi. Evin kapısını polis açmış, bunun üzerine Koray hemen silahını çekerek fırlamıştı. Arkasından açılan ateşle vuruldu orada Koray. Yaralı olarak bir inşaata giren Koray, orada tutsak düştü. Yaralı halde sorgulayarak Mahirlerin yerini öğrenmeye çalıştılar. Ama alamadılar istediklerini ve Koray'ı katlettiler. 8 Mart'tı o gün. Ve 1972'nin bu Mart ayı daha nelere gebeydi...
*
İşte tam bu günlerde, Koray Doğan'ın katledilmesinden sadece iki gün sonra, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararları TBMM'de kabul edildi ve idam dosyaları senatoya gönderildi. (O dönem yasama organı Meclis ve Senato olmak üzere iki bölümden oluşuyordu.)
Denizler'le ilgili idam hükmü, Askeri Yargıtay tarafından 10 Ocak 1972'de onaylanmıştı. İdamın engellenmesi için aslında 12 Mart koşullarında olunmasına karşın, yoğun girişimler yapılmıştı.
Kararın uygulanmaması için hummalı bir çalışma başlatılıyor. Aralarında Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya kadar birçok aydın, meslek örgütleri temsilcileri idamlara karşı imza toplamışlardı. 12 Mart terörünün özellikle aydınlar üzerinde yoğunlaştığı bir dönemde cesur bir çıkıştı bu. Keza bazı okullarda boykotlar, hapishanelerde de açlık grevleri yapılmıştı. Fakat bunlara rağmen idam dosyası TBMM'ye getirildi.
10 Mart 1972'de TBMM'de yapılan oylamada, 450 milletvekilinden 245'i idamı onayladı. 63 milletvekili red oyu kullanırken, 124 milletvekili ise oylamaya katılmadı.
Oylama, Cumhuriyet Senatosu'nda da hemen hemen aynı oranlarda sonuçlandı. 183 senatörden 105'i idama evet derken, 36'sı hayır dedi. 42'si de oylamaya katılmamıştı.
Oylamalarda Adalet Partililer, hemen hemen tümüyle Denizler'in idam edilmesi için el kaldırdılar. Denizler'in katledilmesini isteyenlerin başında Süleyman Demirel vardı. CHP yönetimi de gerçekte idamdan yanaydı. Partinin başındaki İsmet İnönü, idam kararları Meclis'e geldiğinde bağlayıcı grup kararı aldırmadı. Nitekim, meclisteki oylamada 144 CHP'liden 97'si Denizler'in idam edilmesi için oy kullandı. Keza senatoda da CHP'lilerin yarısı idamlara evet oyu verdiler.
CHP ve İnönü, sanki karşı gibi bir görünüm veriyordu. Bu çerçevede de İnönü kararı Anayasa Mahkemesi'ne götürmüştü. Anayasa Mahkemesi, idam kararını usül yönünden bozdu. Karar, Meclis ve Senato'da ikinci kez onaylandıktan sonra ise, İsmet İnönü, idamları durdurmak için böyle bir yol olmasına rağmen, ikinci kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurmadı bile.
Kısacası, Denizler'i bir an önce ipe çekmek isteyenlerin başında Demirel ve AP'liler vardı. Ama bilinmeli ki, CHP'lilerin önemli bir bölümü de onlardan geri kalmadılar devrimcilere düşmanlıkta.
*
29 Kasım gecesinden bu yana 3 ay 10 gün geçmişti. TBMM'de Denizler'in idamıyla ilgili oylamanın yapılacağı 10 Mart günü, birçok kişi kararı bekliyordu.
Karar Mahirler için sürpriz olmadı. Biliyorlardı ki, Denizler'in idamıyla ilgili karar 'hukuki' değil, siyasiydi. Oligarşi, onları asarak devrimci harekete hem örgütsel, hem moral darbe vurmak istiyordu. Buna izin vermeyeceklerdi. Baştan beri, kararları buydu ve ilmik Denizler'in boğazına geçirilmişken, onları bu kararlarını hayata geçirmekten artık kimse alıkoyamazdı.
*
Mahir, idamların onaylanmasında başrolü oynayan Adalet Partisi'nden Şinasi Osma ve Senato İdam Komisyonu Başkanı Turhan Kapanlı'nın istihbaratının çıkarılmasını ister yoldaşlarından. Onları kaçırabilirlerse, Denizler'in idamının engellenebilmesi ihtimal dahilindedir. Ama bu ihtimalden daha önemli ve belirleyici olan, Türkiye devrimci hareketinin, başka bir deyişle silahlı devrim cephesinin bu saldırı karşısında sessiz kalmamış olmasıdır.
THKO kadrolarından Cihan Alptekin de aynı günlerde, yabancı diplomatlara yönelik birtakım hazırlıklar içindedir.
*
Şimdi, 1972 Mart'ının Ankarası'nda bu planları yapan devrimcilerin durumuna şöyle bir bakalım.
Çok yoğun bir operasyon altındaydılar. Tutsaklıklar sonucunda ilişkileri, imkânları alabildiğine daralmıştı. Ulaş'ı, ardından Koray'ı şehit vermişlerdi. Çoğu "vur" emirleriyle aranıyordu. Ama onlar kendilerine yönelik vur emirleriyle değil, Denizlerin darağacına çıkarılacak olmasıyla ilgiliydiler. O dönemin ilişkilerinde yeralan bir Cepheli'nin dediği gibi; "Biz, kalacak yerimiz olmadığı halde, adamlar kaçırmaya kalkıyor, planlar yapıyorduk. Her gün kaçıyorduk, ancak, başkalarını da kaçırmayı tasarlıyorduk."
Öyleydi ve zaten siyasi cüret denilen şey de buydu. Devrimin sorumluluğunu hissetmek, devrim iddia ve kararlılığını taşımak işte buydu.
Çok sonraları yapılan değerlendirmelerde, "aslında o zaman bu eylemleri yapmamalıydık" türünden söylemler çok duyuldu. Ama bu söylemler, ancak pişmanlıkların ve pişmanların tarihinde yer buldu kendine. Asıl tarih, kararlılıkla, cüretle, sorumlulukla, netlikle yazılmaya devam edecekti.
Doğruydu, süreç son derece zorluydu. Daha kısa süre önce ihanete uğramıştı Parti. Şimdi dört bir yandan kuşatılmışlardı. Tereddütler, hatta korkaklıklar da görülebilirdi. Ama, biraz önce de denildiği gibi, artık hiçbir şey, bu yolda yürüyenleri alıkoyamazdı. Çünkü esasında mesele, tek bir eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmemek de değil, devrim yürüyüşünü sürdürüp sürdürmemekti. Yine o günlerde Ankara'da Mahirler'le ilişki içinde olanlardan İsmet Öztürk, o günkü durumu şöyle özetleyecekti. "O sıralar ne yapacağını sadece Mahir biliyordu. Her şeyi o sıralar Mahir belirliyordu. Her olayda herkesin onayını alıyordu. Bu konularda çok yetkin ve kararlı bir insandı. Bu nedenle Mahir'i kimse ezip geçemiyordu."
Önderlik de buydu.
1971'in sonu ve 1972'nin başındaki dört aylık zaman dilimini, sıradan bir zaman dilimi olmaktan çıkaran şey, işte bütün bunların biraraya gelmesiydi. Hergün, her an, atılan her adımla bir tarih yazılıyordu. Ve hiç kuşku yok ki, o adımlara önderlik edenler, bunun bilincindeydiler.
Sonraki çarpıtılmış tarih anlatımlarında başka türlü bir tablo çizilmeye çalışılsa da, rastlantılar ve zorunluluklar, bu tarihte en fazla tali bir rol oynuyordu. Tüm bu olayların siyasal olarak şöyle değil de böyle olmasını belirleyen ise 12 Mart terörü karşısında eğilip bükülmeyen, yolundan şaşmayan devrimci iradeydi.
*
Adalet Partililer'e veya diplomatlara yönelik kaçırma çalışmaları sürerken, kaçırılanların sevkedilmesi amacıyla Karadeniz'den Ertan Saruhan Ankara'ya çağrılır. Fatsa'nın Beyceli Köyü'nden Ertan, Karadeniz'in yerel önderlerindendir. Ertan, yanında bir şoför ve bir kamyonla birlikte gelir Ankara'ya.
Ertan Saruhan, Ankara'da koşulların ne kadar zorlaştığına tanık olur. Mahirler'le yaptıkları görüşmeler sırasında "Ünye'de bulunan İngiliz teknisyenlerinin kaçırılabileceği" önerisini yapar. Bu öneri kabul görür ve Ankara'yı terketme kararı alınır.
Ankara, THKP-C'nin oluşumunda özel yeri olan bir şehirdir. Mahir'in önderliğinde sürdürülen ideolojik mücadelenin en önemli mekanlarından biri bu şehirdeki SBF'dir. Ama artık şehirler dar gelmektedir onlara.
15 veya 16 Mart gecesi, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve Ömer Ayna, Samsun yolu üzerinde kendilerini bekleyen makarna yüklü kamyona, makarna çuvalları arasına yerleşirler ve hava iyice karardığında Mahirler'in Karadeniz yolculuğu başlar.
Ankara'da bulunan diğer kadroların bir kısmı da farklı güzergah ve araçlarla Karadeniz'e gitmek üzere yola çıkarlar. Karadeniz, zaten kır gerilla mücadelesini başlatmak için hep Cepheliler'in planlarında ve ufuklarında olan bir yerdir. Ankara'dan çıkarken bir bavul içerisindeki çeşitli çapta silahlar, el bombaları ve tabancaları da yanlarındadır.
18 Mart 1972 günü saat 16.00 sıralarında Ünye'ye varırlar. Oradan da Fatsa Yapraklı Köyü'ne geçerek Mehmet Atasoy'un evine yerleşirler.
Mahirler'in dışında bölgede bulunan THKP-C kadrolarından Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp ve Sabahattin Kurt da başka bir eve yerleşmişlerdi. Dördü de THKP-C'nin kadrolarıydılar. Sinan Kazım ve Hüdai Genel Komite üyesiydiler. Ve dördü de Parti-Cephe'nin devrim iddiasının ve kararlılığının temsilcisiydiler.
Mahirler'in kaldığı evle, diğer kadroların kaldığı ev arasındaki bağlantıyı da Ünye-Sarıhalil Köyü'nden Ahmet Atasoy sağlıyordu. Oyalanacak, ağırdan alınacak zaman değildi. Düşünülen eylem için istihbarat çalışmaları hızla tamamlandı ve Karadeniz'e ulaşalı, bir hafta dolduğunda, eylemi gerçekleştirmek için harekete geçtiler.
*
Takvimler 25 Mart'ı gösteriyordu. Ünye Radar Üssü'nde görevli İngilizler'i kaçırmak için planlandığı gibi, Ünye hükümet binası bitişiğindeki, Kılıç Apartmanı'na yöneldiler. Ancak İngilizler'in kaldığı evin yakınında yolda hesapta olmayan bazı kişilerin varlığı nedeniyle, eylem ertelendi. Ertesi akşam, tekrar denenecekti.
Nitekim, 26 Mart 1972 Pazar günü, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve karacı subay elbisesi giymiş bulunan Hüdai Arıkan, Kılıç Apartmanı'nda kalan üç İngiliz'in kapısını çaldılar. Askeri makamdan geldiklerini söyleyerek kapıyı açtıran savaşçılar, üç İngiliz'i rehin aldılar.
Aslında rehinelerinin sayısı, 12'ydi. Apartman girişinden itibaren karşılaştıkları bazı kişileri de rehin almak durumunda kalmışlardı. 12 kişiyi apartmanın 5. katında toplayan Mahirler, rehinelere korkmamalarını, kendilerine bir zarar vermeyeceklerini belirttiler. Hemen ardından da üç İngiliz'i yanlarına alarak bölgeden uzaklaştılar. Uzaklaşmadan önce de eylem yerine, daha önceden hazırladıkları "'Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine" diye başlayan bildiriyi koydular.
Kılıç Apartmanı'ndan çıktılar. Yolculukları Kızıldere'yeydi şimdi. Yolculukları bir manifestoyaydı...

Ulaş'ın elinde mavzer
mavzeri türküye benzer
bizimkiler böyle ölür
böyle ölür bizimkiler

Mahir ve Deniz... Yanyana çok fazla bulunmadılar belki. Ama tarih onların isimlerini çok sık yanyana getirdi. Eylemlerin en önündeydiler hep. Yukarıdaki fotoğrafta Mahir DTCF direnişinde... Altta Deniz bir yürüyüşte. Adları revizyonizmden örgütsel olarak olmasa da, siyasal olarak yanyanaydı. Sonra 12 Mart koşullarında silahlı devrim cephesi içinde adları yine yanyana geldi. Kızıldere'de, asılmak istenen bir devrimci ve onun asılmasına, kendi ölümü pahasına izin vermeyen bir devrimci önder olarak adları yine yanyana anılacaktı... Ve adları, ihtilâlcilikleri, devrim saflarında birlikte yaşayacaktı...

Gün Gün An An Kızıldere -3

Takvimler
1972 yılının
30 Mart'ını
gösteriyordu artık.
Gün ışıdı ışıyacaktı.
05.00 sıralarında Mahirler'in Kızıldere'de kaldığı ev kuşatıldı.

Mahir ve yoldaşları, önce bir ciple, ardından yürüyerek, yanlarındaki üç İngiliz rehineyle birlikte Kızıldere Köyü'ne ulaştılar. Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Ömer Ayna ve Sinan Kazım Özüdoğru da daha önceden köye gelmişti. Hepsi köy muhtarı Emrullah Aslan'ın evine üslendiler.
Üç İngiliz'in kaçırılması tüm ülkeyi sarsmıştı. Peki ne istiyordu Mahirler? Bu sorunun cevabı, üç İngiliz'i rehin aldıkları yere bıraktıkları bildiride yazılıydı;
"Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Parlamentosu ve Hükümetine" diye başlayan ültimatom şöyle diyordu:
"(...) 1972'nin Türkiye'sinde tek bir yurtseverin, öncü savaşçısının oligarşinin ipiyle hayatına son verilmek istenirse, bu İngiliz ajanları da halkın devrimci öncülerinin, yani bizlerin kurşunlarıyla yok olacaklardır.
Dünya halklarının baş düşmanı Anglo-Amerikan emperyalizminin askeri örgütü olan NATO'da görevli bu İngiliz ajanlarının hayatlarına karşılık şartlarımız açıktır.
1- İnfazlar derhal duracak.
2- Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacaktır.
3- En çok 48 (kırk sekiz) saat içerisinde bu konuda Türkiye radyolarından infazların durdurulduğu hakkında yayın yapılması şarttır.
Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde, kesin olarak bu İngiliz ajanları kurşuna dizilecektir.
Bu oligarşinin zulmüne, hainliğine, gaddarlığına, kan emiciliğine karşı bizlerin ilk ihtarıdır.
İnfazlar yerine getirilirse şu iyi bilinsin ki, ihtilalci misilleme sadece bu NATO ajanlarının yok edilmesiyle bitmeyecektir. Bu sadece başlangıç ve ilk ihtardır."
*
Ankara'da, oligarşinin tüm kurum ve yetkilileri teyakkuz haline geçmişti. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nun gündemi bu eylemdi.
İçişleri Bakanı Ferit Kubat, Jandarma Komutanlığı'ndan Tuğgeneral Vehbi Parlar, Ankara Merkez Komutanı Tümgeneral Tevfik Tuning derhal Ünye'ye gönderildi. MİT'çiler, yeni oluşturulan kontrgerillanın vurucu ekipleri de bölgeye gönderildi.
Oligarşi bu arada ortaya para ödülü koyup halkı muhbirliğe teşvik etmeyi de ihmal etmiyordu. Ankara Sıkıyönetim ve 2. Ordu Komutanı Orgeneral Semih Sancar tarafından yayınlanan bildiride, İngilizler'in bulunmasına yardımcı olacak yurttaşlara "yüz bin liraya kadar mükafat" verileceği ilan edildi.
Halkı muhbirliğe çağıranlara CHP Genel Başkanı İsmet İnönü de eklendi. İnönü, açıklamasında "bağımsız mahkemeler" demagojisine sığınıp "Türkiye'de mahkemelerin tehdit altında hüküm vereceklerini... zannetmek hiçbir sonucu olmayan meyüsane bir teşebbüstür" diyor ve ardından ekliyordu: "Şehirlisi, köylüsü bütün Ordu ili, yakın iller, bütün memleket bunların peşine düşmelidir."
Bir zamanlar, İngiliz emperyalizmine karşı Kurtuluş Savaşı veren "milli şef", şimdi İngiliz ajanlarını kurtarmak için, emperyalizme karşı dövüşen devrimcilere karşı "sürek avı" düzenlenmesini istiyordu. Bu arada İngiliz Hükümeti'nin tavrı da ilginçti. İngiliz Hükümeti, rehin alınan üç İngiliz teknisyeninin hayatını kurtarmak için Türk hükümetinin "eylemcilere taviz vermemesini" istiyordu. Emperyalistler için üç ajanın lafı mı olurdu devrim mücadelesi karşısında.
İngiliz burjuvazisi, sınıfsal karakterine uygun olarak, devrime taviz vermektense, kendi ajanlarını ölüme terketmeyi tercih ediyordu.
*
Hazırlıkların hemen ardından o güne kadar görülmüş en büyük takip operasyonu başlatıldı Karadeniz'de. Ankara, Tokat, Nevşehir, Amasya'dan getirilen polis, ordu birlikleri ve özellikle komandolar tarafından her yerde çevirmelere girişildi. Havadan ve karadan, mağaralara varıncaya kadar geniş bir alan aranıyordu.
Fakat ilginçti, gerçekte Mahirler'in bölgedeki eylemi ve sonraki gidiş yerleri hakkında birçok kişi bilgi sahibi olmasına karşın, kimse oligarşiye muhbirlik yapmıyor, oligarşi bunun karşısında halk ve ilerici çevreler üzerindeki terörünü alabildiğine artırıyordu.
24-30 Mart arasındaki günler içinde, Ünye ve Fatsa'da devrimcilerle ilgisi olan, tabiri caizse "devrimcilere selam vermiş" herkesi topladılar. Bilinen devrimcilerin, işçi ve köylü mücadelesinin yerel önderlerinin evlerine, işyerlerine "yıldırım" baskınlar yapıldı, gözaltına alınanlar işkencelerden geçirildi.
Kızılderedekiler'in etrafındaki kuşatma an an daralıyordu. Birleşen ipuçları, oligarşinin bekçilerini de Kızıldere'ye kadar getirmişti.
*
Takvimler 1972 yılının 30 Mart'ını gösteriyordu artık. Gün ışıdı ışıyacaktı. 05.00 sıralarında Mahirler'in Kızıldere'de kaldığı ev kuşatıldı. Esasında sadece ev değil, tüm köyün etrafı daha geceden sarılmıştı. Evdeki savaşçılar, komando erlerinin sürünerek kaldıkları eve doğru yaklaştıklarını ve bazı yerlerde mevzilendiklerini gördüler.
Bir teğmen ve bir astsubayın eve doğru yaklaşması üzerine, ev sahibi muhtar Emrullah Aslan onları karşılamak üzere dışarı çıkarıldı. Evden uzaklaşırken karısını, gelinini ve kızını yanına alan muhtar bir daha eve dönmedi. Mahirler'e kapısını açan muhtar, güç dengelerinin tamamen devrimcilerin aleyhine göründüğü o anda, herhangi bir olumsuzlukta kendini kurtarmak için önceden hazırladığı mektubu gelen askerlere vererek devlete sığındı.
Bu sırada dışarıdan, 'Alçaklar, çocukların arkasına saklanıyorlar' diye bir ses duyuldu. En zor koşullarda bile, halktan insanların güvenliğini almaya öncelik veren bu savaşçılar için yapılabilecek en ağır ithamlardan biriydi bu. Bunun üzerine evdeki savaşçılar, evde başka kimse olup olmadığını araştırdılar hemen ve evin mutfak bölümünde muhtarın bir çocuğu ve iki torununu buldular. Çocuklar derhal kapı açılarak dışarı çıkartıldı.
Evin etrafı tamamen sarıldıktan sonra, megafondan yükselen metalik bir ses yayıldı köyün üstüne. Bu ses, içerideki devrimcilerden "kayıtsız şartsız teslim olmalarını" istiyordu.
Gerillalar, üst kata çıkıp çatışmak için hazırlık yapmaya başlamışlardı çoktan. Kiremitlerin bir kısmını açarak ateş edebilecekleri mazgallar açmışlar, alt kata da barikatlar kurup, kapı, pencere önlerini sağlamlaştırmışlardı. Kuşku yok ki, güçler askeri anlamda eşit değildi, ama her halükarda savaşacaklardı, taleplerinde ısrar edeceklerdi, öleceklerse, ölümlerini düşmana pahalıya maledeceklerdi. Biliyorlardı ki, artık hiçbir şey, "o an"la, o köyle, hatta somuttaki talepleriyle sınırlı değildi. Anın, bulundukları yerin ötesinde Türkiye devrim tarihi yazılıyordu. Üç beş maceracı olmadıklarını, mevcut düzeni tümüyle değiştirip iktidarı almayı hedefleyen bir partinin önder ve kadroları olduklarını ortaya koyacaklardı tavırlarıyla.
*
Oligarşinin kuşatması sıkılaşırken, o ana kadar elleri bağlanmamış olan İngiliz rehinelerin de bir karmaşada kaçmalarını önlemek için elleri bağlandı ve üçü de kurşun isabet etmeyecek bir yere konuldu.
Megafondaki metalik ses geçen bu kısa süre içinde köyün üstüne asılıp kalmıştı adeta:
- Teslim olun!
Mahirler cevap verdiler:
- Kimse teslim olmayacak, şartlarımızı kabul etmezseniz İngilizler vurulacak.
Metalik ses, umutsuzca devam ettirdi çağrısını:
- Bakın teslim olursanız hiçbir şey yapılmayacak, size söz veriyoruz.
Zavallı katliamcılar. Orada, karşılarındaki devrimciler için "kendilerine bir şey yapılıp yapılmamasının" hiçbir önem taşımadığını anlayabilecek zekâdan ve duygudan yoksundular. Eğer onlar salt kendi canlarının derdinde olsalardı, Kızıldere'ye gelmezler, bu eyleme girişmezler, soluğu yurtdışında almış olurlardı çoktan. Ama karşılarındaki düzenin paralı uşaklarının kendini devrim için, yoldaşları için feda eden böyle bir duyguyu anlamaları mümkün değildi.
Mahir cevap verdi bu kez doğrudan:
- Teslim olmayacağız, siz kuşatmayı kaldıracaksınız. Bütün dünyanın gözü kulağı burada. Kuşatmayı kaldırmaz, şartlarımıza uymazsanız İngilizler'i vuracağız. Ölmeye ve öldürmeye kararlıyız.
Ölmek ve öldürmek yazılıydı sınıflar mücadelesinin kanunlarında. Gerekirse öldürecek, gerekirse öleceklerdi. Tersini iddia etmek, sınıflar mücadelesini devrimci rotasından saptırmaktı. İşte, Türkiye sınıflar mücadelesinin bu evresinde de ölünecek ve öldürülecekti. Karşı-devrim sesleniyordu o anda yine:
- Teslim oluuun!....
Devrimin, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin önderi Mahir Çayan, kısa, kesin, tek bir cümleyle verdi son cevabı:
- "BİZ BURAYA DÖNMEYE DEĞİL ÖLMEYE GELDİK!"
Sabah saat yedi civarıydı.
*
Köydeki katliam operasyonunu yürüten J. Alb. Sezai Durukan, "İngilizler'in Türkiye'de misafir bulundukları, İngilizler'in öldürülmesinin Türk milletini güç durumda bırakacağı" gibi zekâ düzeyini yansıtan demagojiler yapmaktaydı. Ünye'deki NATO radar üssü de herhalde Türkiye Cumhuriyeti'nin misafirlerini ağırlamak için kurulmuş bir "dinlenme tesisi" olmalıydı!..
Bu arada katliamcılar, İngilizler'in hâlâ sağ olduğunu göstermelerini istedi direnişçilerden. Üç İngiliz, pencereden dışarı gösterildi. İngilizler, kendi dillerinde "ateş etmeyin, ateş edilirse bizi öldürecekler, kurtarılmamız için şartlarını kabul edin" şeklinde seslendiler katliamcılara. Elbette kendi hükümetlerinin Türkiye oligarşisine "ne olursa olsun gerillalara taviz vermeyin" dediğinden habersizdiler.
Bir süre sonra helikopterler gelmeye ve evin arka tarafındaki yamacın arkasına inmeye başladı. Gelişmeler, saldırının başlayacağına işaret ediyordu.
O gün orada bulunanlardan MİT'çi Mehmet Eymür o anları anlatıyor:
"Mahir Çayan ve Ömer Ayna'nın pencereden dışarı baktıklarını gördük. Askerler megafonla teröristlere çağrıda bulunarak etraflarının sarıldığını ve teslim olmalarını söylediler. Mahir cevaben '... yaklaşıldığı veya ateş açıldığı takdirde ellerinde bulunan 3 İngiliz rehineyi derhal öldüreceklerini, ölmeye ve öldürmeye kararlı olduklarını, sonuna kadar çarpışacaklarını' bildirdi.
... Çayan ve arkadaşları marşlar söylemeye ve zaman zaman askerlere laf atmaya başladılar. Bizi sivil pantolonlarımızdan tanımışlar, 'Sam Amcanın adamları', 'Faşist MİT'çiler' gibi sözlerle bizleri kızdırmaya çalışıyorlardı.
Aramızda 150-200 metre kadar mesafe vardı. Biz de onlara cevap veriyorduk. Erlere ise dokunaklı laflarla tesir etmeye çalışıyor, faşist subayların emriyle hareket etmemelerini telkin ediyorlardı... Bir ara evden çıkan dumanlardan bazı şeyleri yaktıklarını anladık."
Mahirler, üstlerindeki para, kimlik, döküman, ne varsa yaktılar. Düşmanın işine yarayacak tek çöp bile kalmayacaktı geride ve bu da geleceğe uzanacak bir gelenek olacaktı.
Dışarıdaki hareketliliğin artmasıyla, içeride bulunanlar, kendi aralarında son bir durum değerlendirmesi yaptılar. Üç İngiliz'in dışında 11 kişiydiler. 11 kişinin arasındaki bu kısa durum değerlendirmesinden çıkan sonuç; şartları kabul edilmediği takdirde ölmek var, dönmek yoktu! Ateş açıldığı takdirde İngilizler'in de vurulması kararlaştırıldı.
Pencereler ve kapılardaki barikatları, evdeki yatak, yorgan gibi bulabildikleri tüm eşyalarla takviye ettiler. Gerillaların hazırlıklarını hemen hemen bitirdikleri anda, ki, saat 10.00 sularıydı, evden bir marş yükselmeye başladı:

Gün doğdu, hep uyandık
Siperlere dayandık
Bağımsızlık uğruna
Al kanlara boyandık.

İşçi köylü hep beraber
Faşist düzene karşı
Halk savaşı veriyoruz
Emperyalizme karşı

Yolumuz devrim yolu
Gelin kardaşlar gelin..."

İşçi, köylü, öğrenci, proletarya aydınıydılar. Farklı farklı örgütlerdendiler üstelik. Mahirler, Denizler'in idamını önleme planını yaparken, "onlar başka bir örgütün insanları" diye düşünmediler; sorun devrimin sorunuydu. Sözkonusu olan devrimin prestiji ve geleceğiydi.
İşte burada da THKO ve THKP-C'liler birlikteydiler. Omuz omuzaydılar. Belki birazdan kanları karışacaktı birbirlerine. Devrimci dayanışmanın, devrim için birliğin, en mükemmel örneklerinden birini sunuyorlardı geleceğin devrimcilerine.
Marşın ardından, bir gerilla "Karayılan der ki harbe oturak"... türküsüne başladı kararlı sesiyle. Diğer gerillalar da katıldılar türküye. Türkünün ardından kısa bir sessizlik ve ardından Kızıldere'deki köy evinden sloganlar patlıyor: "Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Partisi", "Yaşasın Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu"... İki farklı örgütün kadro ve savaşçıları, birlikte iki örgüt için slogan atıyorlardı. Kızıldere'yi Kızıldere yapan unsurlardan biri vardı bu sloganlarda. Kızıldere, o günden siper yoldaşlığının kolay kolay aşılamayacak bir örneği olarak yazılıyordu tarihe.
Saatler ilerliyordu.
*
Öğlen saatlerinde yeniden gerillalara teslim olmaları çağrısı yapıldı. Oligarşi, savaşçılar içindeki olabileceğini düşündüğü zayıflıklara seslenen demagojiler yapmayı da ihmal etmiyordu. Mahir Çayan, tüm savaşçıları tekrar biraraya toplayarak, "teslim olmamanın doğru olduğunu, buna karşılık yine de teslim olmak isteyen varsa teslim olmasını" söylediği bir konuşma yaptı. Kızıldere savaşçılarının kararlılığı netti. Çarpışacaklardı; son nefeslerine ve son kurşunlarına kadar.
*
İçişleri Bakanı Ferit Kubat da Kızıldere'deydi. Daha sonra, katliamdan sonra TBMM'de yaptığı açıklamada şunları anlatacaktı: "Devamlı ihtar ve tekliflerimiz küfür ve ateşle şöylece karşılanmıştır: 'Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik.' Bu sözlerden ölmeye ve öldürmeye kararlı oldukları... ve ecnebilere kıyma teşebbüsünde oldukları tarafımızdan anlaşılmıştır."
Kızıldere'de kuşatma, direniş ve çatışma saatlerce sürmüştü. Saatler boyu pek çok söz sarf edilmişti karşılıklı; ama işte İçişleri Bakanı'nın meclisteki konuşması da gösteriyordu ki, bir cümle, o bir tek cümle kazınıp kalmıştı herkesin beynine: 'Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik.'
Saat 12.00 sıralarında, oligarşinin sözcüleri "İngilizler'in hayatından endişe edildiğini, kendilerine gösterilmesini" istediler. Katliamcılar kendilerinde oyun oynuyor, manevra yapıyordu. Mahirler, "Biz kendimiz istediğimiz zaman gösteririz" diyerek katliamcıların bu isteğini reddettiler.
Bu arada yaşanan bir diyalog, artık çatışma anının yaklaştığını bir kez daha gösteriyordu.
Dışarıdan yapılan "teslim ol" çağrılarına, içeridekiler yine aynı cevabı vermiş, "teslim olmayacağız" demişlerdi. Dışarıdan bu cevaba verilen karşılık da "o halde öleceksiniz!" di.
Kavga sertti. Emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşın "arası" yoktu. Kızıldere'deki cevaplar, o günden sonra, onlarca savaş ve direniş mevzisinde karşılıklı tekrar edilmeye devam edilecekti. Çünkü tarihin ve herkesin tanık olacağı gibi, Kızıldere son değildi ve savaş sürecekti...
*
Saat 14.00 sıralarında helikopterlerden üst rütbeli oldukları belli olan birileri indi. Evi görecek şekilde çepeçevre makinalı tüfekler yerleştirilmişti.
Çatıda açılan mazgal deliklerinde Mahir Çayan, Saffet Alp ve Ertuğrul Kürkçü vardı. İngilizler'in başında Cihan Alptekin duruyordu. Diğer gerillalar da evin değişik bölümlerinde mevzilenmişlerdi.
Saatler, 14.00'ü biraz geçerken, dışarıdan biri seslendi: "İçinizden biri çıksın, konuşmak istiyoruz!"
Dışarıdan seslenen Osmanlı'nın torunuydu. Hani şu her padişahın kardeşlerini öldürttüğü, vezirlerin, paşaların hileyle saraya çağırtılıp kementlerle boğdurulduğu Osmanlı'nın torunları... Hile çoktu Osmanlı'da.
Çatıdakiler, düşmanın çağrısına cevap olarak birini çıkardılar. Katliamcıların başındaki yetkililerden biri "bir süre beklemelerini, bir çağrı yapacaklarını" söyledi. O andan itibaren kısa bir sessizlik oldu... Ve sessizlik, önce katliamcıların safından gelen bir el silah sesiyle bozuldu.
Bir el silah sesi, katliamcılar güruhuna verilmiş bir işaretti. Aynı anda, evin çevresine yerleştirilmiş makinalı tüfekler atışa başladı. Mahir ve yanındakiler çatıdaki mazgallardan çekilirken, işte o anda vuruldu Mahir.
Bir savaşçı Mahir'i aşağıya çekmeye çalışırken, diğer savaşçılar daha önce ilan ettikleri gibi, üç İngiliz'i vurarak cezalandırdılar.
Kurşunlar yağarken "Tam Bağımsız Türkiye" sloganları yükseliyordu kerpiç evden. 11 savaşçıdan biri -Ertuğrul Kürkçü- o arada kaçıp samanlığa sığınacak, ama diğer savaşçılar, birkaç saat önce sözleştikleri gibi, aylar önce mitinglerde, yürüyüşlerde and içtikleri gibi, Cepheli olurken söz verdikleri gibi, son nefeslerine kadar çatışarak şehit düşeceklerdi.
Türkiye halkları, Mahir gibi bir önderini, on yiğit evladını kaybetti Kızıldere'de. Kerpiç ev, on devrimcinin kanlarıyla kızıllaştı. Tarihi bir rastlantıydı belki köyün adının Kızıldere olması; şimdi orası gerçekten kan akan bir dereydi.
Yıllar sonra oligarşi Kızıldere Köyü'nün adını "Ataköy" yapacaktı ama orası hep Kızıldere olarak kalacaktı. Tarih, oligarşinin yaptığı yasalardan güçlüydü çünkü. Mahirler'in onları katledenlerden güçlü olduğu gibi... 30 Mart 1972'den geriye oligarşinin zafer çığlıkları değil, devrim yolunu aydınlatan bir meşale, bir direniş manifestosu ve türküler kaldı... Kızıldere'nin üstünde bir türkü söylenip duruyor o günden beri;

Birde çoğuz çokda biriz
Ne evveliz ne ahiriz
Hepimiz birer Mahir'iz
Canımıza can isteriz
....

Enişte emmi dayımız
Artar eksilmez sayımız
Gülsün diye Hüdai'miz
Gülsün diye tüm halkımız
Kanımıza kan isteriz

Kızıldere akmayacak
Boşa kurşun yakmayacak
Kavga burda bitmeyecek
Devrim için can veririz

Verdik. Mahirler Sabolar, Sinanlar, Niyaziler oldular. Hüseyinler, Ulaşlar çoğaldı. Çoğaldı Maltepe, Arnavutköy, Kızıldere. Çiftehavuzlar'dan Dersim'e, Bağcılar'dan Çaytaşı'na, Toroslar'dan Gölgeliye, gecekonduların ayaklanmalarında, ölüm oruçlarında büyüdü gelenek. Büyüttük, sürdürdük. Kızıldere'nin üstüne öyle bir tarih yazıldı ki, bu ülkede aklı başında hiç kimse, o günden beri, Kızıldere'nin bir son olduğunu iddia etmeye cüret edemedi... Kızıldere öyle bir meşale ki, hala yanmaya devam ediyor.

- Bitti -

Kaynak: SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - 30 Mart- Kızıldere - 1
SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - 30 Mart- Kızıldere - 2
SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - 30 Mart- Kızıldere - 3

Kızıldere Katliamından 36 Yıl Sonra Ertuğrul Kürkçü Anlatıyor...

"Kızıldere sürecinin önemi alışılagelenin dışında bir siyaset imkanına ışık tutması; bir devrimci kitle hareketi yaratılması açısından oynadığı tarihsel rol. Öğrendiğim en önemli şey bir devrimin toplumsal ve siyasal yapıyı yıkmadıkça mümkün olamayacağı."

BİA Haber Merkezi

29 Mart 2008, Cumartesi

Emine ÖZCAN


12 Mart muhtırası sonrasında devlet şiddeti artarken bundan 36 yıl önce Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) militanı 11 kişi Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idamını engellemeye çalışırken Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde kıstırıldılar.
Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin, Ömer Ayna güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü yakalandı.
bianet Kürkçü’yle 68 hareketinden bugüne toplumsal dinamikler üzerine konuştu, ona bugün’den bakınca Kızıldere’yi ve onun hayatında nasıl yer ettiğini sordu.
Sol mücadelede Kızıldere'nin durduğu yer bir kenara, bugün ODTÜ'de öğrenciler Kızıldere pankartı açtıkları için gözaltına alınıyor. Hâlâ anmalara davalar açılıyor. Toplumsal olarak Kızıldere ne anlama geliyor?
Rejim açısından, Kızıldere'de hayatlarını kaybedenlerin amaçları, hedefleri ve eylemleri, aradan 36 yıl geçse de suç olmaktan çıkmadı. O nedenle onlar böyle bir başlangıcın ayak izlerinin takip edilmesini hep bir sorun olarak gördüler. Anlaşılan o ki, sorun olarak görmeye de devam edecekler. 35 yıldır rejim "önemli, sorunlu, yasak günler" takviminde de 30 Mart'ı kırmızı harflerle yazmaktan vazgeçmedi.
Gençlerin bu mücadeleye saygılarını, onun takipçisi olduklarını dile getirme arzularını önemli buluyorum. Çünkü 10 insanı ortadan kaldırmakla milyonlarca insanın davasının ortadan kaldırılmış olamayacağını bir kez daha ortaya koymuş oluyorlar. Bunun altının çizilmesi, gösterilmesi çok önemli. Umduğumuz ve beklediğimiz şey, belki de bu mücadelelerin sonucunda; geçmişin devrimci mücadelelerine saygı göstermenin suç olmaktan çıkacağı, insanların duygu ve anılarını özgürce yaşabilecekleri bir zamanın gelmesi. Ama öyle görünüyor ki hâlâ o zamanda değiliz.
68 gençliğine bakınca aktif bir kuşak var. Bugünse gençler popüler kültürün etkisinde. Toplumsal meseleler bu kadar gündemdeyken bu kuşağın kendini ifade etme yollarını nasıl yorumluyorsunuz?
Bu kıyaslamalar yapıldığında çokça söylemiş olduğum gibi dönemler arasında dünya çapında karakteristik farklar var. Türkiye’deki durum ile örneğin Kore’deki durumu karşılaştırdığımızda eminim Kore’nin bugününe bakarak, Kore’nin 60’lar 70’lerdeki durumuyla da ilgili benzer çıkarsamalar yapmak mümkün. Küresel bir meseleyle yüz yüzeyiz.
Bu, aradan geçen 40 yılda gençliğin depolitizasyonu için çok özgül mekanizmaların geliştirilmiş olması ve bu alanın ciddi bir biçimde kuşatılmış olmasıyla ilgili bir durum. Tabii Türkiye örneğin Almanya’ya göre iktisadi gelişme düzeyi daha geri bir ülke olduğundan bunlar daha hoyratça yollarla yapılıyor. Başka yerlerde daha sofistike yöntemlerle. Ama genelde 1990-2000 arasında kitle mücadelesinde bir düşüş yaşandı.
Öte yandan şaka değil, Türkiye’de son 15-20 yılda 30 bin insan hayatını kaybetti. Neredeyse tamamı 20-30 yaş arası genç insanlardı. Dolayısıyla "Gençler tepki göstermiyor" demek de doğru değil. Fakat bu 1968 model bir tepki de değil. Bugünkü koşullar başka gençleri başka bir şekilde mücadeleye katıyor. Üretmek, savaşmak, çalışmak bunlar söz konusu olunca dünya nüfusu hâlâ gençliğin çabasına muhtaç.
Ama toplumsal, politik değişim projesi sadece gençlerden sorulmamalı. Ortada hareket halinde bir proje olsa onlar da dahil olabilirler. Gençleri de içine alan daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız. Özellikle pop kültürün giderek endüstrileşmesi sonucunda gençlerin merak, ilgi ve heyecanlarının her bir anı piyasa nesnesi haline gelip, her bir etkinlik piyasa tarafından denetlendiği için şimdi genç olmanın 68'de genç olmaktan daha zor olduğunu düşünüyorum.
O yıllardaki toplumsal mücadeleyi ayakta tutan damar neydi, bugün ne olabilir?
Sömürüye karşı mücadelenin haklılığı duygusunun yaygın olmasıydı. Genel olarak sömürüye karşı mücadelenin gerekliliği halkın vicdanında, halkın bilincinde yer tutan ve emekçiyle sosyalist düşünce arasında bağ kurmaya yardımcı olan en önemli algıydı. Hakikat yine aynı yerde yatıyor. Fakat 1980 sonrası bu algıda dağılma oldu.
Özal dönemi politikaları dediğimiz çalarak, çırparak, üretmeyerek para kazanmanın mümkün olduğu duygusu, gri ekonomi denilen ekonominin merkeze yerleşmesi toplumda hedef kaybına yol açtı. Bu hal, üretim ve sömürü arasındaki büyük çelişkiyi ve insanların üretimi dönüştürmeksizin kendilerini dönüştüremeyeceklerine dair zorunlu, mantıki bilgiyi hem görünmez kıldı hem değersizleştirdi. Arınmaya ihtiyaç var. Üretim ile dünyanın değişim süreci arasındaki bağın insanlara yeniden anlatılması gerekiyor.
İkinci mesele Siyasi İslamın zuhur etmesi. Siyasi İslam boşlukta kalan, umutsuz insanlara bugünkü sorunlarını aşmak için öte dünyada bir yer vaat ediyor. Sıkıntılar içindeki insanlara öte dünya bir kurtuluş vaadi olarak görünüyor. Aynı cemaatin içine gömülen patronla işçi arasındaki sınıf karşıtlığı örtülüyor. Bu da algı kaybına yol açıyor.
Aynı şekilde Kürt milli kimliği etrafında oluşan yeni kutuplaşma da Kürt patronla Kürt işçi arasındaki sömürü ilişkilerini örttü. Asıl ana akıntı bir bütün olarak üretim süreci dışında "imiş" gibi göründü, görünmezleşti. Eskiden bütün bunlar çok daha gözönündeydi. Emek, sermaye, sömürü, faşizm dendiğinde ne denmek istendiği çok daha anlaşırdı. Şimdi daha buğulu bir hal var. Bunu gidermemiz gerekiyor.
Kent yaşamındaki değişiklikler de buna yol açtı. Eskiden zengin ve yoksul aşağı yukarı aynı mahallede yaşıyordu. Şimdi kentler yeniden kurulur, "dönüştürülürken" sınıflar kent arazisi üzerinde tamamen kendilerine ait özel mekanlara yerleşti. Şimdi burjuvazinin nerede yaşadığını bilemezsiniz, evlerinin önünden geçemiyorsunuz. Küreselleşme dünyanın bütün zenginleriyle yoksullarını da küresel olarak ayrıştırdı onlarla mekanda karşı karşıya ilişki de görünmez oldu.
Görünmemesi imkansız olan tek şey yoksulluğun bütün dünyayı sarıyor olması.
İki dönem arasındaki en önemli fark devrimci faaliyetin kapasitesinin daralmış, etkili olabileceği yolları kaybetmiş olması, kendini emekçi ve yoksulların dünyasında yeniden kurmak yerine, merkezde aslında kendine ait olmayan yerde inşa etmeye çalışması bütün mücadelelere mağlup başlamasına yol açıyor.
Sizi Kızıldere’ye götüren güç neydi?

Engels’in lafını hatırlamak önemli:
"Ayaklanmayla oynamaya gelmez. Bir kere başlandı mı sonuna kadar gidilmelidir ve her gün yeni zaferler kazanmaksızın da sürdürülemez."
Kızıldere’ye bizi götüren şey bir kere ayaklanmış olmamızla ilgili. Geriye dönüp bakınca doğru/yanlış/kısmen doğru/kısmen yanlış diye birden çok şey söylenebilir. Ama şu hakikat değişmez. Denizler Amerikalı erleri kaçırdığında, biz Mete Has’ı kaçırdığımızda, Efraim Elrom'u kaçırıp deklarasyonlarımızı yayınladığımızda bir silahlı ayaklanmayı başlatmış olduk. Bunun kendi dinamiği, süreci ve ahlakı var.
Çoğu kez bu ayaklanmayı başlatmış olmanın kendisi aslında başka koşullarda yerinde ve mantıklı bulmayacağınız şeyleri etik olarak yapmaksızın edemeyeceğiniz bir sorun haline dönüşebiliyor. Bizi Kızıldere’ye götüren şey Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmelerine imkan vermemek, onların asılmalarını öylece elleri kolları bağlı şekilde izlemek yerine bir şey yaparak onu durdurmak kastıydı.
Bu yolla durdurulabilir miydi? Bu başka soru.
Ama bu yolla durdurmaya çalışmanın başka yollardan sağlanacak etkiyi azaltmış olabileceğini, mesela imza kampanyası ya da Anayasa Mahkemesi’nin kararı yoluyla durdurma olanaklarını zayıflatmış olabileceğini savunanlar da var. Ama aslında hayat bunun görünüşte böyle olduğunu, özde infazların bir rejim kararı olduğunu gösteriyor.
Peki bu irade bu kadar güçlüyken buna böyle karşı konabilir miydi? Burada kısmen bizim içine düştüğümüz bir açmazın rolü var. Biz -Denizleri kurtarmak için harekete geçenler- Fatsa’da Ankara’dan gelen birliklerin sıkıştırması altında kaldık. Kendimizi Fatsa’dan çıkarmak zorunda kaldık. Gideceğimiz yerde politik bir çıkış için bir hedef yoktu. Ya orada son rehineleri alacaktık ya da almayacaktık. Oy çokluğuyla alma yolu tutuldu.
Demek ki mesele bizim açımızdan isyanı sonuna kadar taşımak ve bu isyanda tutsak düşmüş olanların ortadan kaldırılmalarına seyirci kalmamak için yapabileceği son şeyi yapmak tercihiydi. Bunun pratik bir politik karşılığı olmayabilir. Fakat o an için bunlar önemli olmaktan çıkmıştı.
Kızıldere sürecinde toplumun diğer kesimleriyle kurulan ilişki nasıldı?
Olayı sadece bir fotoğraf karesine bakıp da değerlendirdiğinizde gördüğünüz 11 devrimci, onların rehin aldığı üç yabancı teknisyen ve bir köy evi ile olayı dışarıdan seyreden köylüler. Tamamen izole olmuş silahlı isyancı grubu.
Fakat bu fotoğraf, filmin tamamı değil. Çünkü aslında gerek o bölgeye, gerekse Türkiye’nin tamamına baktığınızda Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) –Kızıldere’de ölenlerin sekizi oradan geliyordu- Türkiye’nin her yerinde yandaşları olan, etkisi olan iki büyük politik kaynağa dayanıyordu.
Biri İşçi Partisi içindeki “devrimci TİP muhalefeti”ne, ikincisi Devrimci Gençlik’e (Dev Genç) dayanıyordu.
Silahlı kuvvetlerde, mimar ve mühendisler arasında, köylüler arasında, sendikacılar arasındaki desteğe de bakınca bugün kendine partiyim diyen pek çok kuruluştan daha fazla insanı çekip çeviren, seferber eden bir arka plana sahipti. Zaten 12 Mart’ın hemen ardından başlayarak yaklaşık iki yıl boyunca hem faaliyette bulunabilmesi, hem de takipleri, tevkifatı atlatabilmesi sahip olduğu bu zeminle bire bir ilgiliydi. Baskıların hiç etkisiz olduğunu söylemek zor. Bu baskı desteğin büzüşmesine yol açtı.
Mahir Çayan kendi tezlerini kaleme aldığında "Öncü gerillalar rejime vurdukları darbelerle onun nasıl sarsılabilir olduğunu gösterecekler, kitleler onun nasıl sarsılabilir olduğunu gördükten, kazandığı zaferlere baktıktan sonlara onlara sempati duyacaklar, mücadeleye katılacaklar" demişti.
Aslında gelişme bunun tam tersi oldu. Fakat kitlelerle ilgili bölüm değişmedi. Kitleler "öncü" darbe indirdiği zaman değil, yenildiği zaman devrimcilere sempati gösterdiler. Önce Kızıldere’de arkadaşlarımızın yokedilmesi arkasından Denizler’in idamı Türkiye çapında sağcısından solcusuna, şehirlisinden köylüsüne kimsenin vicdanına sinmedi. Çok hızla bir acıma, yazıklanma ve sevgi dalgası yarattı. THKP-C’nin sahip olduğu yaygın insan teması, iki yıl sonra af çıkıncaya kadar, yaygınbir cephe sempatizanları topluluğu yaratmıştı.
Bu tamamen de kendi kendine olmadı. İki yıl önce öğrenci olanlar meslek edinmiş, Türkiye’ye dağılmışlar ve gittikleri yerde sorulara doğru cevapları vermeyi başarabilmişlerdi. Bizim hikayemizi İtalya’daki Kızıl Tugaylarınkinden ya da Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu'nun hikayesinden ayıran en önemli yan bu büyük kitle hareketi içerisinden gelen, ondan ayrılarak silahlı mücadeleye girişen, yenilgiden sonra tekrar onların arasına dönen çok yönlü, çok yüzlü birhareket olmamız.
O nedenle 1971-72’deki çıkışın Türkiye Sosyalist hareketinde –THKP-C’nin yanına THKO ve TİKKO’yu da katıyorum- oynadığı en esaslı rol alışılageldik siyasetin dışına çıkışın imkanlarına ışık tutmasıdır. Bir kopuş denemesidir. Bu çabanın bir devrimci kitle hareketi yaratılması açısından tarihsel bir önem taşıdığını düşünüyorum.
Bütün bu süreçte sizin öğrendiğiniz şey ne oldu?
Benim öğrendiğim en önemli şey bir devrimin var olan toplumsal ve siyasal yapıyı kökten yıkmadıkça mümkün olamayacağı konusundaki temel tezin doğrulanmış olması. Öte yandan bunu gerçekleştirmenin sadece politik mücadele yoluyla ve sadece zor yoluyla değil, ikna mekanizmalarının da işletildiği, kültürel alanı kateden, sermayenin hegemonyasını dışardan kuşatan bir dizi etkinlikler toplamını gerektirdiğini anladığımı söyleyebilirim.
36 yıldan söz ediyoruz. 36 yıl boyunca, eğer yakın tarihe göz atacak olursak sistemin ne kadar direngen ve esnek olabildiğini görebiliriz. Burada en önemli şey kitlelerin zihninde var olan sistemin yıkılmazlığına duyulan derin güven ya da yıkıldığında kendilerinin de dünyalarının çökeceğine dair mistik inanç. Bununla başa çıkmazsızın girişilecek her şey yalıtık ya da kısmi kalmaya mahkum gibi.
Ama öte yandan öbür kutupta da herkesin içinde kendine ait bir "komünizm projesi" var: Eşitlik ve adalet arayışının içinde gerçekleşeceği hayali bir ülkesi var herkesin. Siyaset bence bu hayalin sistematik, herkes için kabul edilebilir, ortaklaştırılabilir bir projeye döndürülmesi demek. Bu önemli. Ezbere programların işe yaramadığını görüyorum. Önemli olan emekçiler ve yoksullarla birlikte çalışarak, birlikte deneyerek bu hayalden bir program çıkarmak.
Ben en başta ezberden söylediğimiz "devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır…" saptamasının hakikatte tam da böyle olduğunu sınadığım 40 yıl geçirdim. Bir dağın tepesine çıkmak için kimi zaman olduğunuz yerden ters yöne, aşağı doğru yürüyerek yeni yollar bulmak gerekebiliyor.
Kendi kişisel mücadelenizle değerlendirince bianet’i nereye koyuyorsunuz?
Az önce bahsettiğimiz ikna, hegemonya mekanizmaları kitlelerin bilincinin yeniden üretildiği yerde kuruluyor. Bu mekanizmaların işleyişine müdahale edemediğinizde sistematik bir bilgi akışı kurulamıyor. Yaygın medyanın bir dezenformasyon süreci olarak nasıl çalıştığını, nasıl gerçeğin sadece ve ara sıra bir kısmını sunduğunu, insanların gerçeğin geri kalanınıysa tahmin ederek, el yordamıyla, göz kararıyla bulmaya çalıştıklarını, bizi her zaman parçalı bir düşünce yapısına mahkum kılan bir enformasyon yapısının hakimiyeti altında yaşadığımız görüyoruz.
Bu bütün televizyon istasyonlarını havaya uçurarak önlenemez. Bu kendi iletişim zeminimizin de ortadan kaldırılması olur. Bizim bir karşı iletişim alanı yaratmamız gerekir.
O nedenle şimdi birlikte yaptığımız işi insanların kendileri ve hayatları hakkında karar verebilmeleri için, gazetecilerin gazeteciliği yeniden kendilerine yaraşır bir meslek gibi kurmaları için giriştiğimiz bir ortak çaba olarak görüyorum... Bu tarz çabalar olmadan bilginin, bilincin yeniden üretimi gerçekleşemeyecek. Egemen bilgiye bir seçenek sunulamayacak. Bunu idrak ettiğim için bu böyle.
Şu sorulabilir: O kadar iş varken neden bu?
Kimse yapmayınca mecburen yapıyoruz. Bu işler kısmen yaygın medyadan bir beklentisi olmayan, onla iyi geçinmek için sebebi olmayan, ona geri dönme beklentisi olmayan insanlara düşüyor. Hem hayatımızı sürdürmek hem sürdürürken kendimize yabancılaşmamak, hem de toplumun aktif, değişimden yana tabaklarına uzanan bir bilgi kanalı kurabilmek için yaptığımız bu işle 36 yıl önce yaptıklarım arasında özce bir fark görmüyorum.
Hayat ne siyasi mücadeleden ne de iletişim hikayesinden ibaret. Sosyal mücadelenin bütün ögelerini birden dönüştürmeye ihtiyacımız apaçık ortada.
Dolayısıyla bianet’te çalışmak, bianet’ten çıkınca siyasi yayınlarla, sosyalist hareketin kendini yeniden kurması için yapılması gereken işlerle uğraşmak birbirine yabancı değil. Bunların hepsini birbiriyle ilişikilendirmek için de yeni bir iletişim düzeneği oluşturmak çok önemli. Tıpkı grev yapmak, politik parti kurmak, mahalle derneği oluşturmak kadar önemli.
Bence kapitalizmin hakimiyet ilişkilerine karşı getirilmiş her düzeydeki bütün itirazlar çok devrimcidir ve ancak bunları piyasanın dışında bir iletişim mekanizmasıyla birbirine bağladığımız zaman sonuç alabiliriz. (EZÖ/GG)

Kaynak: Biamag :: Kızıldere Katliamından 36 Yıl Sonra Ertuğrul Kürkçü Anlatıyor...

Konu solplatform tarafından (17-09-2008 Saat 19:00 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
kızıldere, mart


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
21 Mart Dünya Şiir Günü patis Hayata Dair.. 2 21-03-2008 19:59
18 Mart Çanakkale Zaferi MuRaTh Güncel Mevzular 0 18-03-2008 17:42
16 Mart - 2 güzel köşe yazısı ndartain Güncel Mevzular 0 17-03-2008 00:38
12 Mart Darbesi SberK Tarih 1 28-11-2007 16:59
8 Mart Dünya Kadınlar Günü Mental Hayata Dair.. 5 11-03-2007 17:42


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 05:24 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org