|
Belki "masumiyet" de bahsettiğiniz içi çoktan boşaltılmış kelimelerdendir Duarden. Belki de irdelenmesi, didiklenmesi gereken birçok kavramdan biridir de.
Pek beylik deyişle, çağımız postmodernizme evriliyor git gide.
Ne diyor postmodernizmin o meşhur karşılaştırmasında; "İhtiyacen bilgi", "Sanatın üretimleşmesi", "Bölünmüşlük duygusu ve benliğin merkez olmaması, çoklu ve çatışmacı kimlikler"* vs vd vb. (*Vikipedia)
Demkaçkının bir yazısını anımsattı metniniz, "derdimiz umut" diyordu o da. Bir dert ve bir çare olarak «umut»un varlığından bahsediyordu. Hakabe'nin burkacı gelir hep aklıma, battıkça batan ve burgusunda daha da çok canımızın yanması için sürekli çevirdiğimiz. Ve belki de her "çırpınış" bataklık kanunu gibi vukû buluyordur.
Ve sonra yarattıklarımız, anlamlandırdıklarımız, mitleştirip de üzerine titrediklerimiz.
Bazen «insan»a çok güveniyorum Duarden, onun her şeyin üstesinden gelebilecek kadar zeki olduğuna, kabiliyetli olduğuna inanıyorum. Bazen de tam aksi.
Belki de o çok "güçlü" olamayan canlılar yaşamsal evrimlerinde böylesi ayakta kalıyorlardır, ruh sağalmasını böylesi sağlıyorlardır, kim bilir...
Ama ben «yüksek umutlar» olmaksızın da yaşanabileceğine inanmıyorum, hepimizin derinlerinde hem de o en septik, hiçci derinliklerinde kırıntıları var umudun...
Tolstoy "bir şeyler bekliyormuş gibi yapmak" diyor buna; belki de hepimiz bir şeyler bekliyormuş gibi yapıyoruzdur, aslolan varılacak yer olmadı ki zaten hiç, aslolan yol ve yolculuk...
|