Bayağılığın ardındaki potansiyel veya bir cinnet
Bayağılığın ardındaki potansiyel veya bir cinnet
Şimdi, ben ilk çirkinlik yoluyla kopar. Yanılsaması, güzel şeylerin kendi benliğinde bulunduğundadır. Eğer salt bu düzeyde kalırsa hayvani bencillik düzeyinden fazla ilerleyemez; öyle ki –uyumlu bir benzetmeyle- libidosunun yayılımında fazla bir nitel dönüşümün olmadığından bahsedebiliriz. Ruhun kopuş nedeni olarak belirlenen, pek çok şey olabilir: Hanımlar, sosyal ilişkilerin yapaylığı ve boşluğu, çevresindeki hayatların amaçsızlığı, değer olarak ileri sürülen şeylerin değersizliği… vb. gibi. Ortak olan şey şudur: Kendi başlarına bunlar neden olarak ele alınamaz. Pekala neden olarak ele alınmaya elverişlidirler; ama çokluk kopuşa, yani ruhun doğumuna neden olmazlar. Tersine ilkin ruh doğar, sonraları karşıtlarını neden olarak alır. Şimdi, ruhta kendi hakkındaki bilgi edinme çabası başlamıştır –henüz ruhun bu çabasının içeriği hakkında farkındalık düzeyi çok düşüktür. Öyleyse ruhun araştırmalarını önceleyen gizil fikrin kendi doğası olduğunu ve onu da önceleyenin varlığı üzerine araştırmasının olduğunu görüyoruz. Ama ilkin ruhun önüne koyduğu iki belirlenimden söz etmeliyiz, iki analitik yargıdan: Dışlaşmış yaban güç ve bu güç karşısında duyduğu tiksinti. Bu ikisi ilk başta kendinde alındığında kopuk, giderek saçma iki soyutlama olarak dururlar. Öyleyse gereken şey yaşantılardır. Çünkü gücün içi ve tiksintinin içi ruha kendi hakkında bilgi verecektir. Böyleyken soyut düşünce varoluş alanına sıçramalıdır. Yoksa bu iki soyutlamada kalacak ve ruh geri atılacaktır. Ruh ilkin dış güç ile sonra ruhun kendinde etkin beğenisiyle hesaplaşacaktır –ama sadece yaşayarak. Bu iki uçlu analitik bütünü gerçek yerine oturtma imkânı da ancak onu bütünleyen yaşantılarda bulunabilir. Önce nesnesine atılır:
Hep düşünmesi gerek: varım…varım…
Marie, sen kimsin öyleyse?
Kraliçe, Kraliçe!
Diz çök önümde! Diz çöksenize!
Hep ağlaması gerek: vardım…vardım
Sen kimdin öyleyse Marie?
Hiç kimsenin çocuğu, nasıl anlatayım,
Yoksul ve yapayalnız biri.
Peki böyle bir çocuk nasıl olabildi
Bir prenses, önünde diz çökülen?
Çünkü bütün nesneler başka şimdi
Bir dilencinin gördüğünden.
Demek nesneler yücelttiler seni böyle
Ve sen anlatamazsın ne zamandı bu?
Bir gece, bir gece, bir tek gecede oldu,
Ve başka türlü konuştular benimle.
Yürüdüm sokakta, bir de baktım ki:
sanki tellerle uzanmakta sokak;
ezgi olmuş Marie, ezgi…
ve dans ediyor ayak uydurarak.
Kalabalık çöküvermiş korkudan
Sanki ayaklarıyla kök salmış da
Çünkü bir kraliçe dans etmeye kalkan,
evet, dans etmeye bir sokakta!
Başkalaşma ve uyumsuzluk genel-geçer uslamlama yollarından da belirli kopmaları yaşatacaktır. Ruhun başkaları için anlaşılmazlığından daha çok kendi-için anlaşılmazlığıdır, cinnet anlarını yaşatan. Dilenci, kalabalık veya Kraliçe… hemen hepsi farklı görünen ‘nesne’lerdir. Öte yandan bu ‘trajedi’de hoş bir sahtekarlık da vardır. Ruh dışarısını farklı görmesini sadece uyumsuzluğun olumsuz getirileri olarak ileri sürebilir; fakat farklı gör-üşler elde etmesinin koltuk kabartan ve bazen eşsiz estetik görüşler de oluşturan yanı ve ruhun bunlardan aldığı büyük hazlar da vardır. Sanatçının istediği genelde bilinçsizce, sezgilerle, içgörülerle sadece yeniden düzenlemek veya içlerindeki düzeni bulup çıkararak bir de aklında kurmak olmayabilir , pekala yakındığı şeylerden çıkardığı hazların fazlasını da istiyor olabilir –ve böyle olduğunda çelişkisini gizler… Nesneler başka türlü konuşmazlar elbet, bu şairin ustalığı! Ruh, nesneleri başka türlü imgeler, bu da ruhun özselliği. Nesnelerin bu değişik tasarımında ‘korkunç’ olan -bu evrede- sürünün norm-al tasarımlarından kopuştur. Görmüş olmalıyız; sürü yaban olandan korkup, ondaki cinleri çıkartmak, ondaki yılanın başını kopartmak isteyecek; ona sürüden ayrılan kişi için sürünün kurtlara dönüşeceğini söyleyecektir. Ruh için bir prensesin estetik konumunu görmek-prensesin konumuna estetik bakmak gerek: Bir prenses yaşantısı değildir, sokakta dans etmek. Kraliçe olmak, evet, bu onun konumunun getirebileceği bir uğrak; ama sokakta dans etmek? Kraliçe bir cinnet anında herhangi biri oluyordur: “dans ediyor ayak uydurarak”. Kalabalığın korkusu alışkanlıklarının yıkımıdır, ani alt-üst oluştur; şeylerin yerli yerinde olmamasıdır. Kalabalık o an için ne Kraliçe ne de halktan biri olan, statüsünü alıştığı bir yere koyamadığı Marie’den korkar; aslında tetiktedir, normalde şaşkınlık sonrası derhal bir tepki verir – en bekleneni saldırmasıdır ki bir hayvanın siz ona bir zarar vermemenize rağmen sırf sizden korktuğu için size saldırmasına benzetilebilir. Ama Şair vurguyu, şiirin özünün tasarımını bir yansıtma olarak ortaya koyar. Şair, şiirin öznesi ve şiirdeki en gizemli kişilik olan gözlemcideki değişimi Marie’ye yaymıştır. Nesneleri farklı gören, yarı-belirsiz olarak görünmesi istenen dilenci simgesi ile statüleri açısından prensesin-kraliçenin karşıtları olan bir yanda dilenciyi ve öbür yanda kalabalığı bir araya -başka bir görüşle (ama bu başkanın ne olduğu belirtik değil!) bir araya getiren- şiirde, şiiri anlatan temel kişilik olan gözlemci (en açık ve en örtük kişilik) dediğim kişiliktir. Ve gözlemci cinneti kendi bakışında değil, tüm baktıklarında görüyordur: “sanki tellerle uzanmakta sokak; ezgi olmuş Marie, ezgi…” Basitçe gözlemciye göre göründüğünden başka olan ve cinnet halinde olan nesnesidir –gözlemcisinin ağzından şairin savı da budur: Şeyler, zaten yerli yerinde değildir! Cinnet halinin sadece Marie’de olması şiirin anlamını düşürür. Kraliçe’nin sokakta dans etmesi ne cinnet için yeterlidir ne de salt kendinde böyle bir dans şiir için yeterlidir. Cinnet veya aşırı ve/veya değişik bir ruhsal durum en çok gözlemcinin bakışındadır. Dilenciyle gözlemci birbirine karışmaz görünür, bu nettir: Dilencidir, bir gece nesneleri farklı türden gören. Ama diyalektir de, net olduğu denli net de değildir: Şiir şu sırayı izler: Önce Marie Kraliçe’dir, varolduğunu düşünmesi gerekirken bunu yapmamıştır; ölümü hak eder ve ağlaması gerekir ölünün ruhu, “vardım” ve “varoluşumun gerçekte ne olduğuyla ilgilenmedim” diye; derken gençliğine götürülür ve aslında varsıllığı hiç de varsıllık olmayan yalnız prensesin gücü iyice düşüp prenses çocuk olur; sonra çocuğun ne olduğu ortaya çıkar; çocuk dilencidir, dilenci de tıpkı çocuk gibi güçsüzlüğü simgelemeye uygundur; dilenci işe karışına kadar gözlemci nesneleri tek başına ele alır –çünkü Marie dilenciden önce yeterince çocuk değildir. Şimdi, dilenci Marie’nin bir tür yansıması olduğundan gözlemci sözü ona bırakıyor görünür. Kraliçe’nin bu düşkün dansını bir de dışarıdan onun çevresinde yer alan şeyler ile birlikte görecek bir göz gerekmiştir, dilenci bu yüzden devreye girer –ki çocuk Marie’nin çocukluğundaki varsıllığı varsayılıp bu varsıllık hem açığa çıkması istenen bir şeylerle dolu olduğundan, hem de dilencinin çocuk Marie, dolayısıyla biraz da gözlemcinin çocukluğundan bir şeyler olduğu için bu tehlikeli sulara varılınca korkulan bilinçlere gelmeden şiirde ani bir manevra, bir karşıtına dönüşme gerçekleşir: Çocuğun varsayılan varsıllığının yerine, bir yoksulluk simgesi olarak dilenci. Ayrıca dilenci yolun gidişatından da anlamının açığa çıkmasını gizleyemez: Çünkü şiir kraliçe, çocuk, prenses gibi mantıksal bir geçiş şeklinde giderken birden şekilde bir sürpriz: dilenci. Dilenci, bu içsel yolculuğun dışında, sokakta bir yerde oturup, bu işe karışmıyor değildir. “Demek nesneler yücelttiler seni böyle, ve sen anlatamazsın ne zaman oldu bu?” Ne zaman olacak: nesnelerin farklı görülmediği, yani dilencinin gözünden görüldüğü, yani bir çocuğun gözünden görüldüğü zaman. Şimdi dilenci varsıl, kraliçe yoksuldur: Çünkü gerçeği anlatarak onu o gerçeğe göre dans ettiren, yani kendini sabit tutup anlamı karışık, bulanık devimlere, yani dansa zorlayan dilencidir-çocuktur. “Bir gecede, bir tek gecede” mi oldu, onu bilemem ama Marie etkili bir çocukluk travmasıyla, bu travmanın içinde ve etrafında dans etmektedir; bundan eminim. Şiirin son bölümünde gözlemci kenara çekilir, artık karışmaz: Bir gece, bir gece, bir tek gecede oldu, Ve başka türlü konuştular benimle. Yürüdüm sokakta, bir de baktım ki: sanki tellerle uzanmakta sokak; ezgi olmuş Marie, ezgi…ve dans ediyor ayak uydurarak. Kalabalık çöküvermiş korkudan, sanki ayaklarıyla kök salmış da. Çünkü bir kraliçe dans etmeye kalkan, evet, dans etmeye bir sokakta. Bu son bölümde sadece dilenci konuşur -ve ne kadar da düşkündür Marie’ye. Ve nasıl düşkündür Marie’ye? Açılım, acının doruğa çıktığı anda anlam ının açılımıdır: Marie bir acıya layık görülür, bir acı ile uyumlu hale getirilir, Marie’nin bir acısı vardır; ki Marie onu kendisine layık görmek istememektedir, bu acının anısı kendisi ile (kraliçe) karşıt, uzlaşmaz bir karşıt (dilenci) görünüşündedir ki günün birinde (hatta gecenin birinde) Marie’den adeta intikam alır: bir kraliçeyi sokakta dans ettirir, onu utanca batırır. Ama o denli de utanılacak bir şey yoktur –denmektedir. Bir gün diyecektir ki Marie, hatta gecenin ardından gelecek günde demesi gerekmektedir ki “vardım”, “prenses oldum”, “kraliçe de oldum” ama “istediğimi yaşayamadım”. Şiir sıradanlıktan kaçamaz, der ki Marie’ye: “eski acının üzerine git, tıpkı çocukluğunda yaşadığın şeyin özsel olarak aynısına: Cinselliğini yaşa, prenses de olsan, kraliçe de olsan öleceksin”: “Vardım”… Şimdi, gözlemciye dönelim: O, Marie’yi ‘dışarı’dan yargılayan bir karşıttır ki; bir yansıma olarak onu bütünler -ki ikisi de Marie’dir. Nasıl dilenci bir iç karşıtsa, biri olmadan öbürü olamayacak bütünün bir parçası ise gözlemcide o denli dış karşıttır : Yanılsamalarla dolu bir hayat sürüp sonunda ezgi olup kendine dans edecek kadar beter bir duruma düşen Marie, ve onu yargılayan ‘gerçek’ tasarımlarla donanmış gerçek Marie. Kraliçe olmanın, Kraliçe’nin hükümranlığında olan şeylerin nasıl bu hükümranlıkta varolduklarının bir başka gözle de görülmesi gerekmiştir. Bütünün herhangi bir parçası olursanız bütünün ne olduğunu göremezsiniz. Basitçe bir binanın içinde olduğunuzda o binayı göremezsiniz. Binanın iç-yapısını, tüm odaları, merdivenleri, hatta duvarlardaki boruları ve kabloları görebilmeniz için de hep uygun yerde, uygun görüş açısına sahip olmalısınız. Dış karşıt bunun tamamlayıcısıdır, öyle ki şiire aşkın olmalı. Bütünün kendisinin dışında da olmalı. Şiiri okuyan herkeste bu izlenimi uyandırmalı: Ne kraliçe, ne dilenci, ne nesnelerin bir bir açıdan görülüşü, bir başka açıdan görülüşü, ne dans, ne kalabalık… hiçbiri. Şiirin bütünü olarak şiire başka bakan şey ‘şiirin ruhu’dur. Bir benzetmeyle vurgu burada bedenin olmazsa olmazlarında, beyinde, kalpte, karaciğerde falan değil… vurgu burada bedende olup yine de ondan ayrı bir şey olabilen şeyde. Örneğin, şiirin nesneleri ve onların şiirin alemindeki nesnel varoluşunda değil. Onlarda olup, onlardan çıkmayacak anlamların da kendinde varlığı olan öznel düşüncelerde, tasarımlarda; öyle ki şiirin kendisi kendi bileşenlerine, sakatatçıda bir beyin görüp onun kendine uyumsuzluğuyla irkilen bir bakışa, bakılan şeyleri cinnet halindeki şeyler olarak, olsa olsa bir cinnetin bileşenleri olarak gören bir bakışa sahip. Ne gözlemci, ne de dilenci sorunun, tuhaflığın, hüznün, yan yana konmuş nesnelerin, ard arda sıralanmış yaşantıların sorumlusu olarak kendilerini, özneyi görüyorlar. Tekrar: Cinnet bakanda değil, baktıklarında. Şiirin örtük yargısı bu; çünkü cinneti görebilmek için cinnete ait olmayan, bütünde de cinnet olarak ele alınamayan, tersine ussallık veya us olan bir şey olması gerekir –yoksa cinnet ayrımsanamazdı. Şimdi, yargı zamanı: Kraliçe hayatı boyunca bu düşüncelere, bu tasarımlara ilgisizdir; şiirde yer alan tüm gerçek düşüncelerin, tasarımların ötesinde bir hayat sürmüştür. Öyleyse ağır bir cezai işlem gerektiren bir sorumluluğu vardır: Bu, kendine ve/veya başkalarına karşı sorumsuzluğun bilincidir, bir suçluluk bilincidir; ki ezginin sound’u melankolik bir sound olarak ahlaki bir bilinci de içinde taşıyarak şu cinsel dansı bütünler. Dilenci ile kalabalığın ise böyle bir sorumluluğu yoktur. Herhalde dilenci ve kalabalık olmak yeter de artar bile! Son olarak, bu tasarımlar ‘uygunsuzca’ birbirini takip eden tek bir tasarım (bir şiir) olarak bir araya gelince şair, şiirin bütününde en büyük, en değerli ustalığı ortaya koyar: Varlık içindeki bir insani sürecin Varlığa göre konumu; adeta bir sürecin sanatsal dille ontolojik tahlili –ki şiirin en yüksek estetik bilincidir. Şiir’in ne olduğunu belirleyecek sözcük –bu sözcüğün içinin yaşantıda ortaya serilişindeki ustalığıyla birleşerek- şiiri oluşturan yaşantının usa-karşıt ama ussal olarak hangi konumda bulunduğunu belirleyecek (us-içgüdüsü görmüştür ki bu şiir usa-karşıttır!) bir sözcük, bir başlık seçer: Aşırı değişik bir ruhsal durum: Cinnet -ve işte şiir ussallaştırılmıştır!
|