İstiklal Marşı ve/veya Şartlı Refleks
"Sayın Evren, Diyarbakır Tutukevi'nde yapılanları, gardiyanların 12 Eylül öncesinin öcünü alma duygularına bağlıyor ve yanılıyor. Diyarbakır'daki uygulamalardan önce aynı işlemlerin Mamak Tutukevi'nde başladığını bilmiyor sanırım... Mamak Tutukevi'nde başlatılan uygulama çok başarılı bulundu ve yaygınlaştırıldı.
Diyarbakır'ı orada bulunanlardan dinledim. Mamak'ta ise yaşayanlardanım. "İçeri" alınanlar eğer adına C-5 denilen sorgu yerinde işkence görmemişlerse, kafese alınır, bir gün bazen de günlerce dövülür, sonra koğuşlara atılırdı. Koğuşlarda da ilk uygulama ve yine her fırsatta tekrarlanan işlem dayak idi.
Sayın Evren Milliyet'teki söyleşisinde tutukevlerinde "Atatürk ilke ve inkılaplarını, İstiklal Marşı'nı" öğrettiklerini söylüyor... Doğru söylüyor... Öğrettiler ama nasıl öğrettiler... Keşke Devlet Başkanı olduğu
o günlerde nasıl öğrettiklerini bir görebilseydi ve eğitim uzmanlarının görüşlerini de dinleyebilseydi...
Nasıl mı öğrettiler? Dayakla!.. Atatürk ilkelerini,inkılapları, İstiklal Marşını dayakla özdeşleştirerek öğrettiler...
12 Eylül'de tutukevinde kalanlar uzun yıllar Atatürk ilke ve inkılapları sözünü duyunca, İstiklal Marşı'nı dinleyince yedikleri dayakları hatırladılar.
"Halkımız bir daha 12 Eylül öncesini görmesin!" dileğini her duyduğumda ekledim: "Sonrasını da..."
Ankara'da Mamak'ta A blokta yatan insanlar orada yaşadıklarının etkisinden ömür boyu kurtulabilecekler mi? C-4'ten A bloka aktarıldığımda "Yoklama... Yoklama..." haykırışını duyunca kimi tutukluların niçin elektriğe tutulmuşçasına titrediklerini önce anlayamadım. Yoklamaya çıkınca anladım. Hazır ol duruşunda gözler ancak tavana bakabilecek durumda bekleyeceksiniz ve işte ilk buyruk: "İstiklal Marşı. 8. kıta başla!" İstiklal Marşı'nın 10 kıtasını ezbere bilmeniz yetmez. Her kıtasını sıra numarasıyla ezbere bilip okuyacaksınız. Şaşırırsanız dayak, şaşırmasanız da...
Tutukluları sadece siyasi sanıklar sanmayın... Kimler yoktu ki? Cami derneğine bağış toplarken yakalanan Gümüşhaneli dededen, kumarhaneden çıkmaktan geciktiği için sokağa çıkma yasağına takılan bitirime kadar...
Hele o Bülent!... Yoklama sırasında "komutan" sordu: "Sen daha önce de gelmemiş miydin?" "O zaman başka partiden gelmiştim komutanım." Birkaç ay önce Dev Solcular duvara yazı yazarken okumaya çalışırmış, Dev Solcu diye yakalanıp içeri atılmış. Üç-bey ay sonra serbest bırakılmış. 12 Eylül gecesinde de Eyüp MHP ilçesinde yatarken yakalanmış ve tutuklanmış. Ne Dev Solcu, ne MHP'li, bir garip at arabacısıydı Bülent. "
Alıntıladığım metin birkaç gün öncesinin Radikal'inden Namık Kemal Zeybek makalesinden. Dileyen arşivden girip okusun.
Aynı söylemleri dönemin solcu çocukları da yazdı/yazıyor. Yaşayanlardan bizzat dinlemişliğim de var, hem askeri hem de mahkum kanadından.
Düşünce suçundan içeride kalanların; özellikle İstiklal Marşı'na karşı müthiş bir öfkeleri var, teşbihte hata olmasın, Evren'in '"Atatürk ilke ve inkılaplarını, İstiklal Marşı'nı" öğrettiklerini' söylediği uygulama, Pavlov'un çıngırak ve salyasına benziyor; İstiklal Marşı dönemin gençleri için (sağ/sol aynı) adeta şartlı refleks halini almış.
Her sabah bir ilkokulun eyleşlerini dinliyorum, Andımız, İstiklal Marşı, sıradan çıkmaları ya da girmeleri adına bir dünya eziyet, bağrış hakaret vs vb vd.
Sabahın köründe, kıçları buz tutmuş mini mini birlerin anne kucağından çıkıp da dikilerek Marş söylemeleri hiç de milli duygularımı kabartıyor sayılmaz. Üstelik beden öğretmeni kılıklı vandal kadının da çocukları adeta aşağılayarak azarlaması, bende; bir gün tüfenge kuş saçmasını doldurup hatunun poposunda birkaç bin küçük delik açmak adına iştahla şiddet kabarması cihetinde vuku buluyor. Okul müdürü ve diğer hocalardan bahsetmiyorum dahi; hepsi İstiklal Marşı'nı adeta çocuklardan intikam almak için fırsat biliyorlar. Yani sabahları yaşadığım bu tumturaklı tantana, Anıt Kabir'e falan gidip, -ezik bir ülkenin biricik evladı olmuşluğumu unutup-, vatan millet silistre kıvamında kabarık ve ihtişamlı bir vatan yiğidi halinde çıkışımdaki halet-i ruhiyyeme, milli duygularımın köpürmesine, hiç benzemiyor.
O ayrı.
Okul çağında "tören"lerden kaçmamış olanınız aranızda varsa zaten daha da muhatap olmayalım baştan diyeyim...
Benzer bir vaziyeti, herhangi bir dini ritüele es kaza denk geldiysem de yaşıyorum, bir bakıyorum ki kafama bir örtü takmışlar, ben içinde fıstıkları yemek için dayanılmaz bir istek duyduğum koca bir tepsiden kimi yüzyıllarca görmesem anımsamayacağım akrabalarıma şerbet dağıtıyorum. Ruhum da dağılıyor.
Ama;
Bu dayatmadan kaçış yok.
Mevzuyu politize etmeden; konuşabilir miyiz dersiniz...?
Deneyelim...
|