"Devrim" sözcüğü herkesin ağzında. Küresel burjuvazi de bir "devrim" dayatıyor. İnsanlığın 500 yıllık birikimine karşı savaş açmış bir "karşı devrim". Türkiye ön cephelerden biri. Yapısal bir kriz yaşanıyorsa, ya "karşı devrim" olacaktır ya da "devrim". Eskisi gibi gidemeyecektir artık Türkiye. Ya sömürge olacaktır ya da bağımsız bir emekçi cumhuriyeti. Gün olur devran döner… Bir bakmışsınız, Türkiye, astığı ve katlettiği gençlerin sloganına muhtaç kalmış: Kahrolsun emperyalizm! Tek yol devrim!
Liberal saflarda, 22 Temmuz seçimlerini "devrim" olarak nitelemek oldukça revaçta. Neo-liberaller "halk devrimi" diyorlar, Sol-liberaller de "burjuva demokratik devrim". Türkiye burjuvazisi, sonunda, asker-sivil bürokrasiye (yani I. Cumhuriyet'e) karşı net bir üstünlük kazanmıştır ve II. Cumhuriyet dönemi başlamıştır. Neo-liberaller zafer sarhoşluğu içindeler; Sol-liberaller ise bir olgu olarak kabul ettikleri bu sürecin "sol kanadı"nı oluşturmanın peşindeler.
Bu iddialı tezler gerek tarihsel gerekse güncel gerçeklerle ne kadar örtüşüyor, tartışalım.
BURJUVAZİNİN "DEVRİM"LERİ
"Burjuva demokratik devrim" nedir?
"Burjuva demokratik devrim", en radikal görünümünü 1789 Fransız Devrimi ile bulmuş bir tarihsel pakettir. Birincisi anti-feodaldir; burjuvazi önderliğindeki halk sınıflarının aristokrat sınıfları devirmesiyle oluşmuştur. İkincisi laiktir, Aydınlanmacıdır; kul ideolojisine (dinci gericiliğe) karşı dünyevi ve bilimsel düşünceyi tavizsiz biçimde üstün kılar. Üçüncüsü milliyetçidir ve yurtseverdir (bağımsızlıkçı); ulusun birliğini, ulus-devleti ve sınırların dokunulmazlığını savunur. Dördüncüsü liberaldir, burjuva anlamda özgürlükçüdür; sermayenin (azami kâr ve rekabet) önündeki engelleri temizlerken, emekçiyi de toprağa ve beye bağımlılıktan kurtararak ona emeğini satma özgürlüğü verir. 1640 İngiliz Devrimi de, 1776 Amerikan Devrimi de, 1789 Fransız Devrimi de, 1848 Alman Devrimi de üç aşağı beş yukarı bu paketi uygulamıştır. Türkiye'de de Kemalist Devrim bu kategori içinde (gecikmiş bir burjuva demokratik devrim olarak) değerlendirilebilir ve yukarıdaki paket ülkemizde "Altı Ok" biçiminde formüle edilmiştir.
Şimdi "22 Temmuz Devrimi"ne bu açılardan bakalım: Anti-feodal değil, tarikatçıdır. Kadının kapanmasından yanadır. Halkçı değil, ümmetçidir. Laik değil, dincidir. Aydınlanmacı değil, gericidir. Bilimsel düşünceye karşıdır. Milliyetçi değil, etnikçidir. Ulusun birliğinden değil, dağılmasından yanadır. Yurtsever ve bağımsızlıkçı değil, işbirlikçidir; küresel sermayeye tam entegrasyondan yanadır. Ulus-devlete karşıdır. Liberal değil, tekelcidir (neo-liberaldir!). Kısacası "Altı Ok"tan yana değildir, tam tersine "Altı Ok"u Anayasa'dan temizleme uğraşı vermektedir.
O halde bu nasıl bir "burjuva demokratik devrim"? Tam tersine, "burjuva demokratik devrim"e karşı yapılmış bir "devrim" değil mi? Yani bir "karşı devrim"?
Fakat olay bu kadar basit değil. Günümüz Türkiye'sini ve dünyasını 18.-19. yüzyıllardan kalma terminolojiyle çözümlemek olanaksız. Sadece yaşadığımız şeyin klasik anlamda bir burjuva demokratik devrim olmadığını vurgulamak için böyle bir başlangıç yaptık.
Küresel burjuvazinin "dünya devrimi"
Aslında günümüzde dünya çapında bir "karşı devrim" yaşanıyor. "Devrim" olarak yutturulan bir karşı devrim. Küresel burjuvazi (dünya oligarşisi de diyebiliriz), insanlığın 500 yıllık birikimine karşı savaş açmış durumda. Yok edilmeye çalışılan bu birikimin içinde Bilimsel Devrim, Aydınlanma, burjuva demokratik devrimler, sanayi devrimleri, emekçi devrimleri (sosyalist devrimler), anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadeleleri ve bütün bu büyük pratiklerin insanlığa kazandırmış olduğu değerler var.
Ulusların ortadan kalkması ve bir dünya toplumunun oluşması, devletin sönümlenmesi, sınırların yok olması vb. komünizmin ütopyalarıydı. Emek-sermaye çelişkisinin emek lehine çözülmesi ile sömürüsüz, sınıfsız bir uyum toplumu oluşacağı öngörülmüştü. Bu büyük insanlık idealleri, günümüzde biraz geri planda kaldı. Bugün farklı bir durumla karşı karşıyayız. Özellikle ezilen dünyadaki uluslar, devletler, sınırlar ve hatta sınıflar çözülme tehdidi altında. Ama emek güçleri tarafından değil, tam tersine sermaye tarafından.
Çok küçük bir azınlık olmasına karşın bütün dünya kaynaklarına ve toplumları yönetme-yönlendirme araçlarına el koymuş küresel burjuvazinin de bir "ütopya"sı var. Neo-liberal (kara) ütopya, sermayenin emekten kurtulma hayalidir. Emek-sermaye çelişkisinin sermaye lehine çözülmesi hayali. Ulus, vatan, sınır, devlet, üretim, bilim, bilinç, kuram, plan, örgüt, kanun, kural, ahlak, vicdan… bütün bu "zincir"lerden kurtulmuş, ipini koparmış bir sermaye. İnsanların örgütsüz kalabalıklara dönüştürülmesi ve bir çoban (küresel sermaye) tarafından güdülmesi… Antonio Negri'nin deyimiyle "İmparatorluk" ve "Çokluk". Sermayenin Tanrılaşması, emeğin kullaşması. Post-modernist (aslında pre-modernist) dünya! Yeni Ortaçağ!
Küresel burjuvazi bir "dünya devrimi" yapıyor. Emeğe, bilime ve örgüte karşı bir devrim. Özellikle ezilen dünyayı tamamen düzlemeye, kendisine direnebilecek güçleri temizlemeye çalışıyor. Tarihin gördüğü en büyük "karşı devrim" girişimi. Bu karşı devrim, bir "devrim" olarak sunuluyor.
Uluslar ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Ufalanarak, etnisitelere bölünerek. Yani halkların kardeşliği ve bütünleşmesi yönünde ileriye dönük olarak değil, burjuva demokratik devrimlerin kazanımlarını bile silerek, geriye dönerek. Ulusal bilinci, insanlık bilinci yönünde değil, kabile bilincine geri dönüş yönünde ortadan kaldırarak.
Ulus-devletler ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Küresel sermaye imparatorluğunun eyaletlerine dönüştürülerek. Kendi coğrafyalarından (vatanlarından) kaynaklanan bütün işlevlerini küresel burjuvaziye devrederek, taşeronlaşarak. Emeğin özgürleşmesi yönünde değil, sömürünün tekelleşmesi yönünde. İmparatorluk lehine devletsizleşme.
Ulusal ordular ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Ulusları ve halkları ile olan bağları tamamen koparılıp, profesyonelleştirilip, küresel burjuvazinin ordusunun alaylarına dönüştürülerek. Köylü ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Burjuva demokratik devrim anlamında toprağa ve beye bağımlılıktan kurtulup, sanayi devrimleri ile proleterleştirilerek değil; işsizleştirilerek, büyük kentlerin kenarlarındaki varoşlara tıkılmış eli ekmek tutmayan dilenci kalabalıklara dönüştürülerek.
Proletarya ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Üretimin kolektif yapısının parçalanmasıyla, mesai kavramının ortadan kaldırılmasıyla. Örgütsüzleştirilerek, bir tür "kent serfleri"ne dönüştürülerek.
Ezilen dünyadaki ulusal burjuvaziler ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Palazlanan kesimleri küresel burjuvazinin taşeronlarına dönüştürülürken, rekabet edemeyen kesimleri sınıf düşerek.
Kısacası, sınıflar ortadan kaldırılacaktır. Küresel burjuvazinin daha da bütünleşmesi ve tekelleşmesi, ama diğer sınıfların kolektif yapılarının çözülerek ufalanması ve "Çokluk"lara, örgütsüz kalabalıklara dönüştürülmesi yoluyla. Küresel burjuvazinin azami hedefi kendisinden başka hiçbir "yapıcı" sınıf bırakmamak, diğer sınıfları ya pasifleştirmek ve iktidarsızlaştırmak ya da yapıcı nitelikleri kalmamış "yıkıcılara" dönüştürmek ve böylece insanlığı temsil ettiği sisteme mahkûm etmektir.
Bilim ortadan kaldırılacaktır. Nasıl? Ufalanarak, bütünsel ve kuramsal bakışını kaybedip din ile uzlaştırılarak. Küresel burjuvazinin çıkarlarını korumaya yönelik araçları oluşturan teknolojiye indirgenerek.
Karl Marx, emek-sermaye çelişkisini, iktisadi anlamda, üretimin (emeğin) giderek kolektifleşmesi ile mülkiyetin giderek tekelleşmesi arasındaki çelişki olarak açıklar ve özel mülkiyetin ortadan kaldırılması (emeğin özgürleşmesi, devrim ve sosyalizm) yoluyla bu çelişkinin çözüleceğini öngörür. Küresel burjuvazi (yüksek teknolojiden de yararlanarak) çelişkiyi tersten çözmeyi hayal ediyor. Mülkiyeti tam tekelleştirip, üretimin (emeğin) kolektif yapısını dağıtarak. Bunun siyasal ifadesi, burjuva demokratik devrimlerin ve sosyalist devrimlerin 500 yıllık kazanımlarının yok edilmesi ve insanlığın farklı bir düzlemde yeni bir Karanlık Çağa girmesidir.
Günümüz burjuvazisinin yapıp yapabileceği "devrim" budur. Aristokrasiye karşı savaşan burjuvazi devrim yapıyordu. Emeğe karşı savaşan burjuvazi ise ancak bir "karşı devrim" yapabilir. Yaşanan aslında ezilen dünyanın demokratik devrimini engelleme girişimidir. Küresel burjuvazinin bu ulus, devlet, ordu, sınıf, örgüt, bilim düşmanlığına nasıl "ilericilik" ve "demokratlık" atfedilebilir?
Bilindiği gibi bu "devrim" eski Sovyetler Birliği topraklarında, Rusya'da, Doğu Avrupa'da, Yugoslavya'da, Balkanlar'da, Kafkasya'da, Orta Asya'da son 20 yılda uygulamaya kondu, nispeten başarılı da oldu. "Çokluk"lar, "İmparatorluk" adına "devrim" yaptılar. Çokluk'ların beceremediği durumlarda ise "İmparatorluk" bizzat devreye girmektedir, Afganistan'da ve Irak'ta olduğu (ve belki yakında İran'da olacağı) gibi.
Karşı devrimin Türkiye cephesi
İşte Türkiye'de 22 Temmuz'da yaşadığımız "devrim" böyle bir devrimin (yani karşı devrimin) parçasıdır. Türkiye'nin düzlenmesi, demokratik birikiminin tarumar edilmesi ve sistemin küresel sermayeye entegre edilmesi operasyonudur.
Bu operasyonun Türkiye'ye özgü bir de ambalajı var: Ilımlı İslam. İslamcılık bu süreçte son derece kritik bir rol oynuyor. Kolektif üretimleri sınırlandırılıp veya dağıtılıp örgütsüz kalabalıklara dönüştürülen insanlara "yapıştırıcı" bir ideoloji sunuluyor: İslam. Ve bir "örgüt" sunuluyor: Tarikat. Demokratik toplum ümmete dönüştürülüyor; emekçi ise dilenciye. Neo-liberal ideoloji insanları kurtlaştırırken, İslamcılık da kullaştırıyor. Böylece birbirine karşı "kurt", sisteme karşı "kul" olan bir kitle oluşturuluyor. Kurtlaştırarak kullaştıran, kullaştırarak kurtlaştıran bir sistem. İktidardaki Neo-liberal – Ilımlı İslam ittifakı bu amaçla gerçekleştirilmiştir. İslam, demokratik birikime karşı son derece radikaldir; ılımlılığı küresel sermayeye (emperyalizme) karşı.
NASIL BİR STRATEJİ?
Bu karşı devrimi püskürtmek için nasıl bir strateji izlemek gerekir? Önce başarısız stratejileri ele alalım.
1. hüsran: "Küresel burjuvaziyi ikna" stratejisi
Bir strateji denendi: I. Cumhuriyetin bugünkü temsilcilerinin "küresel burjuvaziyi ikna" stratejisi. Bu strateji İslamcılığı tek başına hedef tahtasına oturtarak, yerli ve yabancı küresel burjuvazinin İslamcılarla değil kendileriyle ittifak yapmasını hedefledi. Muhalefeti, soyut ve yukardan bir laiklik mücadelesiyle sınırladı.
Ciddi bir güçle uygulamaya sokulan bu strateji, 22 Temmuz'da da görüldüğü gibi hüsranla sonuçlandı. Neden?
Birincisi, Türkiye'yi düzlemeye çalışan esas odak olan küresel burjuvazinin "halkçı ve demokrat görünümlü" bir ambalaja ihtiyacı var. I. Cumhuriyetin günümüz temsilcilerinin bu niteliklerini kaybedeli yıllar oldu. 50 yıldır halka karşı çok büyük suçlar işlediler ve son derece elit ve yukardan bir görüntüleri var. Bu nedenle yaptıkları girişimler bile geri tepiyor. Dolayısıyla "güzellik yarışması"nı (ambalaj olma yarışmasını) kaybettiler; küresel jüri "İslamcı güzeli" seçti. Hatta I. Cumhuriyetçiler bu yarışta "yedek" bile değiller; diyebiliriz ki, günümüz konjonktüründe Kürt milliyetçilerinin ve Sol-liberallerin onlara göre daha fazla şansı var.
İkincisi, I. Cumhuriyet, küresel burjuvazinin ve yerli işbirlikçilerinin bizzat hedef tahtasındadır. Yukarıda da özetledik; ulusal bütünlük, ulus-devlet, ulusal ordu gibi oluşumlar, emperyalizmin ezilen dünyaya yönelik karşı devrim harekâtının "düzlenmesi gereken engelleri" arasındadır. Dolayısıyla bu strateji düşmanıyla ittifak yapmayı hedefliyor ve baştan teslim bayrağını çekiyor.
Bu "kırmızı şapkalı kız" stratejisinin hiçbir başarı şansı yoktur.
2. hüsran: "I. Cumhuriyetçileri ikna" stratejisi
İkinci bir strateji de bazı "solcular" tarafından denendi: "I. Cumhuriyetçileri devrimci (veya gerçek Atatürkçü) olmaya ikna" stratejisi. Bu strateji de son 15 yıldır defalarca hüsranla sonuçlandı. Neden?
Birincisi, bu strateji halkı ikna edemedi; halkta bir hayal bile yaratamadı, sadece kendisi hayal içinde gezindi. "Halk-devlet el ele", "Halk-ordu el ele", "ulus-devlet ve ulusal ordu direnir" sloganlarını öne çıkardı; ama Türkiye'de -yönetimleri itibarıyla- böyle bir devlet ve ordunun kalıp kalmadığını hiçbir zaman gerçekçi biçimde analiz etmedi. Yukarıda da söylediğimiz gibi, ikna etmeye çalıştığı kesimler başkalarını ikna etmeye çalışıyorlardı.
İkincisi, pratiğini özgücünü artırmaya ve emekçi halkı örgütlemeye değil de sürekli devlet ve ordunun üst kademelerini etkilemeye yönlendirdiği için, herhangi bir etkileme olanağını da elde edemedi. Çünkü ancak gücü olan ittifak yapabilir ve politik olanakları değerlendirebilir. Gücün yoksa seninle ne diye ittifak yapsınlar ki?
Üçüncüsü, bu bir "nostalji stratejisi"ydi. Vurguyu sürekli, artık koşulları hiç kalmamış devrimciliklere yaptı ve dolayısıyla yeni olası devrimcilikleri ıskaladı. Emekçi halka ve Türkiye'nin aydınlık yüzüne geleceğe uzanabilen bir proje sunamadı.
Bu "hayalci strateji"nin de hiçbir başarı şansı yoktur.
I. Cumhuriyetin tükeniş öyküsü
Bu iki stratejinin de iflası aslında çıplak bir gerçeği gözler önüne seriyor: Türkiye'de I. Cumhuriyet bitmiştir. Zaten yaşanan yapısal krizin nedeni de bu. Bunu net olarak tespit etmeden bir gelecek iddiasında bulunamayız, havanda su dövmekten öte bir şey yapamayız. Beş ay önceki cumhuriyet mitinglerine katılan geniş kitlelerin değil ama onları yönlendirenlerin esas zaafları da buydu.
Kemalist Cumhuriyet, özellikle gençlik döneminde Türkiye'ye (hatta dünyaya) büyük katkılar yaptı, esin kaynakları oluşturdu ve miras bıraktı. Ama 1940'lardan sonra devrimci barutunu tüketti, dinamizmini yitirdi, halktan koptu, hatta giderek halk düşmanı bir karaktere büründü ve özellikle son 30 yıldır içi boşalmış bir kabuğa dönüştü. Bu kabuğun içini, son on yıllarda, 12 Martçılık, 12 Eylülcülük, Türk-İslam sentezleri, ırkçı milliyetçilikler, kontrgerillalar, gladyolar doldurdu.
Kemalist Cumhuriyet'in 85 yıllık öyküsü, Türkiye'nin "ulusal burjuvazisi"nin de öyküsüdür. Türkiye büyük burjuvazisinin ne kadar ulusallığı kalmışsa, işte ancak o kadar Atatürkçülüğü, devrimciliği, yurtseverliği, laikliği, Aydınlanmacılığı kalmıştır. Türkiye'nin büyük burjuvazisi bugün küresel burjuvazinin bir parçasıdır; yani karşı devrimin öznesi içinde yer almaktadır.
Kısacası, Türkiye'nin artık korunacak bir cumhuriyeti yok; ama oluşturulabilecek bir cumhuriyeti var. Sorun şu: Kim oluşturacak? Emperyalistler ve işbirlikçileri mi, yoksa emekçi halk mı? Nasıl bir cumhuriyet oluşacak? Küresel sermayeye entegre olmuş liberal-İslamcı bir TC mi, yoksa bir emekçi cumhuriyeti mi? Esas meydan savaşı bu noktada verilecek.
Doğru yerden doğru yere yapılacak vuruşlar
Küresel saldırıyı püskürtebilecek devrimci bir stratejinin ana hatları neler olmalıdır?
Neo-liberal – Ilımlı İslam ittifakına dayalı bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bu ittifak oldukça güçlü bir ideolojik hegemonya kurmuş bulunuyor. Fakat zayıf noktaları da var. Yumuşak karnı en güçlü gibi gözüktüğü yerde, yani bir ittifak olmasında. Bu ittifak doğru yerden doğru yere yapılacak vuruşlarla parçalanabilir.
"Doğru yerden" ibaresinin altını çiziyoruz; çünkü donmuş I. Cumhuriyetçi saflardan, yani asker-sivil elit kesimden gönderilen vuruşlar, bu ittifakı parçalamak bir yana birleştirdi. Karşı taraf bu atışlara "demokrasi" ve "mağduriyet" temalarıyla yanıt verdi ve başarılı oldu. Oysa devrimci ve emekçi bir odağın yapacağı atışlar, bu temalar kullanılamayacağı için etkili ve ikna edici olabilir.
"Doğru yere", yani ittifakın tam da göbeğine. "Ezilenden yana olmak", "mağduriyet", "fakirlik", "ahlak", "namus" gibi temaları kullanarak toplumun ezilen kesimlerini etkileyen İslamcı güçler, toplumun en sömürücü, en zengin, en yoz ve emekçilere en uzak kesimleriyle ittifak yapmış durumda. Halkçı ve devrimci bir odağın bu noktaya yapacağı vuruşlar etkili olabilir.
Kısacası, ittifakı parçalama hedefiyle yapılacak bir ideolojik mücadele ve politik teşhir temel stratejilerden biri olmalı.
İki alanı yeniden kazanmak
Devrimci bir odak, iki alanda yoğun bir ideolojik mücadele vererek başarılı olmalı. Birincisi, Sol saflardaki neo-liberal etki kırılmalı ve liberalizmi solculuk sanarak onun yörüngesine girmiş aydın ve genç insanlar geri kazanılmalı. Özellikle Sol saflarda, liberalizme, anarşizme, postmodernizme, vatansızlığa, köksüzlüğe, bilim ve Aydınlanma düşmanlığına, emekçiden kopukluğa karşı ideolojik mücadele verilmeli. Bu mücadelede milliyetçiliğe taviz verilerek başarılı olunamaz. Çünkü liberalizm ve milliyetçilik birbirlerini gerekçe göstererek güç kazanıyorlar. Demokratik birikime ve Aydınlanma mirasına sahip çıkan, özellikle anti-emperyalizm ve halkçılık vurgusu yapan bir sosyalizm anlayışının ideolojik hegemonyası Sol saflarda yeniden tesis edilmelidir.
İkincisi, toplumun ezilen ve emekçi kesimleri üzerindeki İslamcı etki kırılmalı. Bilimsel düşüncenin ve demokratik kültürün emekçi kitleler içinde yeniden hâkim kılınmasının yolları aranmalı. Bu noktada verilecek bir ideolojik-kültürel mücadele "dışardan" ve "yukardan" yapılamaz. Halkı küçümseyen elitist tutumların başarı şansı olamaz. Dinsel düşünceye hiçbir taviz verilemez, ama bu soyut bir din düşmanlığı yapmak anlamına da gelmez. Mücadele "içerden" ve "yanından" yapılmalı. Devrimci aydınlar, emekçi halkla yeniden nikâh tazelemenin yollarını bulmak ve kanallarını yaratmak zorundalar.
Kısacası, halkçı, devrimci, anti-emperyalizmi bayrak edinen, insanlığın demokratik birikimine sahip çıkan, emekçi Aydınlanması vurgusuna özel önem veren bir sosyalist odağın, Solu ve emekçileri yeniden kazanma hedefiyle yoğun bir ideolojik-kültürel mücadele vermesi gerekiyor.
Verimli kesimlere yönelmek
İlk başta kısa sürede verim alınabilecek kesimlere yönelmek gerekiyor ki, daha ileri hedeflere uzanmak için bir manivela elde edilebilsin. Sosyo-ekonomik konumları dolayısıyla küresel saldırıdan en az yara almış kesimlere yönelinmeli. Bunlar ayağı Türkiye toprağına basan, eli ekmek tutan, kolektif üretimden kopmamış, nispeten örgütlü olan, henüz "Çokluk"a dahil olmamış emekçi kesimleridir. Sistemin tüm bireycileştirme ve örgütsüzleştirme uygulamalarına karşın, yine de oldukça geniş bir kesimden söz ediyoruz: Sanayi proletaryası, kırdaki yoksul köylüler ve tarım işçileri, daha küçük işletmelerde (atölyelerde ve hizmet sektöründe) çalışan emekçiler, hizmet sektöründe ve kamu kurumlarında çalışan ve giderek emekçileşen geleneksel meslek sahipleri (memurlar, öğretmenler, mühendisler, doktorlar, teknik elemanlar, genç akademisyenler vb.)… Bunlar aynı zamanda Türkiye'nin aydınlık yüzüdür de. Bir adım sonra küçük esnaf, üniversite öğrencileri ve ev kadınları gelecektir.
Bu kesimlerin bir eli küçük burjuvazinin üst tabakalarına bir eli de varoşların işsiz kitlelerine uzanır. Halkın birbirine uzak olan kesimleri arasında bir kö
prü rolü de oynayabilirler. Burada elde edilebilecek bir güç, giderek oralara girmenin de yolunu açacaktır.
Gelecek ve devrim vurgusu
Küresel burjuvazi, "gelecek" ve "devrim" kavramlarını hegemonyası altına aldı. Bu hegemonyayı kırmak, bu kavramlara sahip çıkmak ve küresel burjuvazinin tarihin gördüğü en gerici ve karşı devrimci sınıf olduğunu göstermek zorundayız. "Korumacı-savunmacı" veya "inadına direnişçi" bir müzmin muhalif stratejiyle bunu beceremeyiz. Kendine güvenen, ayağını sağlam basarak geleceğe uzanan ve devrimci atılımın yolunu arayan bir strateji geliştirmeliyiz. Türkiye'de geleceğe uzanmayan, sürekli geçmişe vurgu yapan korumacı bir stratejinin ezilen emekçi kitleleri kazanmasına olanak yok. Çünkü ezilenler on yıllardır eziliyorlar ve bu konumdan kurtulmak istiyorlar. "Korumacılık", onlar için, bu "ezilmişlik statükosu"nun devamı anlamına geliyor ve tepki duyuyorlar. "Değişim" istiyorlar. Küresel burjuvazi, onları bu noktadan yakaladı; çünkü değiştiriyor, daha da beter bir konuma sokuyor ama değiştiriyor. Küresel burjuvazinin "geriye dönüş" anlamındaki değişimine karşı, "geleceğe uzanış" anlamında bir devrimci değişim stratejisi geliştirilmelidir.
Yapısal bir kriz yaşanıyorsa, ya "karşı devrim" olacaktır ya da "devrim". Ya karşı devrimin istikrarı (yapısı) oluşacaktır ya da devrimin. Karşı devrim yapanlar, tek bir yol bırakıyorlar: Devrim. Eskisi gibi gidemeyecektir artık Türkiye. Ya sömürge olacaktır ya da bağımsız bir emekçi cumhuriyeti.
"Tek yol devrim" eski bir slogan. Ama bugün ete kemiğe büründü, somutlaştı, acilleşti. Sadece bir avuç gencin değil, Türkiye'yi kurtarmak isteyen herkesin sloganıdır artık.
Gün olur devran döner… Bir bakmışsınız, Türkiye, astığı ve katlettiği gençlerin sloganına muhtaç kalmış: Kahrolsun emperyalizm! Tek yol devrim!
Son söz
Bütün bu yazdıklarımız, eğer devrimci bir parti yoksa, laftan öteye geçmez. Devrimci bir stratejiyi, ancak devrimci bir parti uygulayabilir. Gerisi boş!
ender helvacıoğlu
bilim ve gelecek dergisi