Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Serbest Kürsü

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Edebiyat Yapanlarla Ebedi Yatanlar

Serbest Kürsü içerisinde Edebiyat Yapanlarla Ebedi Yatanlar konusu: Okuma özürlü milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede, para kazanmak için en son düşünülmesi gereken iş kolu yayıncılık olabilir. Günde bir paket sigaraya verdikleri parayı altı ayda bir kitaba veya edebiyat ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 11-10-2007, 23:39
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 11-10-2007
Nerden: Ankara
Yaş: 43
Mesajlar: 21
Standart Edebiyat Yapanlarla Ebedi Yatanlar

Okuma özürlü milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede, para kazanmak için en son düşünülmesi gereken iş kolu yayıncılık olabilir. Günde bir paket sigaraya verdikleri parayı altı ayda bir kitaba veya edebiyat dergilerine veremeyen milyonları dikkate aldığımızda, kitaptan para kazanmanın zorlukları anlaşılabilir. Buna rağmen, yayınlanan bir kitaptan en fazla parayı da, sürekli dert yanan yayınevlerinin kazandığı da bir gerçektir. Ortalama olarak, bir kitaptan elde edilen kazancın yüzde elli beşi yayınevine, yüzde otuzu dağıtım şirketine, kalanın yarısı matbaa, dizgi ve kapak gibi masraflara, diğer yarısı da yazara verilmektedir. Aslında bunu da bulamayan, kitaplarını kendi parasıyla bastıran veya telif hakkı ücreti almayan, ya da aylar sonra alan veya eksik alan yazarların sayısı hiç de az değildir. Türkiye’de en az para kazanılan iş yayıncılıktır, ama tüketiciye ulaşan kitaplardan en az para kazananlar da yazarlardır.

Durum böyle olunca, sporun birçok dalını tesislerden istifade edebildikleri için ancak varlıklı kesimlerin çocuklarının yapabilmesi misali, insanın yazabilmesi için maddi sorunu olmadığı gibi, yoğun çalıştığı bir işinin de olmaması gerekmektedir. Bunlar da yeterli olmuyor; isterse dünya çapında bir yetenek olsun, birilerinin referansı olmadığı sürece kitabını yayınlatması çok zor görünüyor. Süper yetenekli bir yazarın farkına varabilecek donanımda kişiler yok denecek kadar az olduğu için, altının kıymetini bilen sarraf yokluğundan, birçok yazar adayının eserlerinin yayınlanamadığı da bir gerçektir. Şu durumda, genel anlamda boş gezenin boş kalfalarının yazdığı şeylerin tüketiciye ulaştırıldığını söyleyebilirim. Okuyan zaten yok denecek kadar az iken, doğru dürüst yazan da yoktur, denilebilir. Aslında okumayı sevmeyen bir toplum olmamızın temelinde, insanlara okumayı sevdirebilecek, yazdıklarını ilgiyle okutabilen, topluma söyleyecek sözü olan yazarlara sahip olmayışımız yatar.

Yazarlık için ciddi bir yaşam deneyimi, büyük bir bilgi potansiyeli gerekirken, binlerce kitap okumasından vazgeçtim, ömrü boyunca birkaç kitap okuyanların dahi bu işe soyunduklarını görüyoruz. Medyanın tekelleştiği hepimizin bildiği bir şeydir. Televizyonlar, gazeteler ve dergilerle beynimizi kuşatanlar, bizleri istedikleri gibi yönlendirmektedir. Okuma alışkanlığı olmayan insanlar, eserlerin iyisinden kötüsünden anlamadıkları için, reklâmlarla kendilerine sunulan kitapları okumaya çalışarak, yapıtların anlayamadıkları oranda değerli olduğunu sanıyorlar. Gazetelerin köşe olmuş köşe yazarları başta olmak üzere, roman ve öykü yazarları diye öne çıkartılanların büyük çoğunluğu niteliksiz yazarlardır, ama arkasını birilerine dayadıkları için bizlere yazar diye yutturulmaktadır. Gerçekte ülkemizdeki yazarların birçoğu edebiyatın içine ettikleri için, yazar değil bozardır.

En tanınmış romancılarımızın ortaokuldan veya liseden terk eden kişiler olduklarını siz de bilirsiniz. Maddi sorunlardan okuyamadıkları bir masaldır, çünkü dedesi Osmanlı sarayında doktorluk yapan, babası milletvekilliği görevinde bulunan, ya da amcası aşiret reisi olan bir kişinin okuyabilmek için maddi yetersizlikleri öne sürmesi anlamsızdır. Hoş, iddia edildiği gibi de olsaydı, sonuçta okumadıklarından eğitimleri eksik kalmıştır ki, bu da küçümsenmeleri için yeterli bir nedendir. Bunu, yazarlıklarını eleştirmek için bir bahane olarak görmüyorum, ama o kişilerin kalkıp da ideologluğa, eğiticiliğe soyunmasına anlam veremiyorum. Örneğin; 1844 el yazmaları, ekonomi politik ve felsefe (Karl Marks), Ailenin Özel mülkiyetin ve devletin kökeni (Friedrich Engels), Alman İdeolojisi (K. Marks), Bir adım ileri, iki adım geri (Vladimir İlyiç Lenin), Savaş üzerine (Clausewitz), Devrimde devrim (Regis Debray), Regis Debray ve Brezilya devrimci hareketi (J. Quartım), Devlet ve devrim (Lenin), Diyalektik (Joseph Stalin), Kapitalizmin en yüksek aşaması EMPERYALİZM (Lenin), Ludwig Feuerbach ve klasik Alman felsefesinin sonu (Engels), Fransa’da sınıf savaşımları 1848–1850 (Marks), Gotha ve Erfurt programlarının eleştirisi (Marks ve Engels), Demokratik devrimde sosyal- demokrasinin iki taktiği (Lenin), Kapital 1–2–3 (Marks), Karl Marks Marksizm’in bir açıklaması ve kısa bir biyografik özeti (Lenin), Proleterya devrimi ve dönek Kautsky (Lenin), Konut sorunu (Engels), Köylüler savaşı (Engels), Komünist parti manifestosu (Marks- Engels), Ne yapmalı? (Lenin), Örgütlenme üzerine (Lenin), Felsefenin temel ilkeleri (Georges Politzer), “ Sol “ Komünizm: Bir çocukluk hastalığı (Lenin), Anarşizm mi sosyalizm mi? (Stalin), Teori ve pratik (Mao Çe-Tung) , Ücretli emek ve sermaye ücret, fiyat ve kar (Marks), Ulusların kaderlerini tayin hakkı (Lenin) , Seçme yapıtlar 1- 2 (Marks ile Engels) gibi kitaplardan kaç tanesini anlayarak okuyabildiklerini öğrenmek isterdim. İnsan, bilmediği, anlamadığı şeyleri başkalarına nasıl anlatabilir? Ne gariptir, onlar yapabiliyorlar. Masal anlatan kişiler, tutup da filozofluğa soyunmamalıdır, ancak ülkemizde ne yazık ki farklı bir durum söz konusudur. Dikkat edilirse, Türkiye’de emeği savunanların çok büyük çoğunluğu, miras ve sermayeyle hayatını kazanan kişilerdir. Ömrü boyunca sosyalizm edebiyatı yapıp da, aşağı tabaka insanlarını “itilip kakılanlar,“ diye horlayan, bu yönde dergilerde makaleler yazanlara bile rastlayabiliyor; kendilerine yazar diyen bozarların, alın teri ve emekle kazanılmış beş kuruşları olmadıkları halde, emeğin saflarında yer tutup, halkçılığı kimseye bırakmadıklarını gözleyebiliyoruz. Demek istediğim, başlar ayak, ayaklar baş olmuş, her şey birbirine karışmıştır.

En bilinçli olması gereken yazın dünyasının yapılanması böyleyken, insan, ülke gerçeklerini düşünmek istemiyor. Dışarıdan bakınca edebiyatçıları ulaşılması güç, insanüstü yetenekler sanıyorsunuz; oysa birazcık yakından tanıma fırsatını bulunca, hiç de öyle olmadığını anlamanız uzun sürmüyor. En başta, çok ender rastlanan istisnaları bir yana, yazarlık, burjuva çevrelerinin tekeline girmiş, beyaz Türklerden başkasının dışlandığı, alınan değil de birilerince verilen bir unvana dönüşmüş durumdadır. Egemen ideolojinin dışında farklı seslerin dile getirilmesine kesinlikle izin verilmeyen bir oluşum gözlüyoruz. Hatta denilebilir ki, az okunmasından değil, çok okunmasından korkulduğu için baskısı yapılmayan kitaplar olabiliyor.

Büyük fedakarlıklarla bir kitap yazıyor, tamamlanmış dosyanızla ilgilenecek bir yayınevi aramaya başlıyorsunuz. İnternetten maille başvurduğunuz elli yayınevinden çalışmanızı okumak isteyecek beş veya altı yayınevi ancak çıkınca, daha yolun başında hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Acaba mailim yetkililere iletilmedi mi endişesiyle, yayınevlerine doğrudan telefon açıp, editörlerle konuştuğunuzda, yayın programlarının dolu olduğunu veya maddi sorunlar nedeniyle başka dosyalarla ilgilenemedikleri masalını dinliyorsunuz. Yani, Türkiye’de okumanın yaygınlaşmasını sağlamakla görevli bu insanlar, sizin eserinizi okumaktan bile kaçıyorlar. Kendileri yazarların ayağına gidip, yeteneklileri keşfetmek için çırpınması gerekenlerin bu tavrına üzülmemek mümkün olabilir mi? Dosyanızla ilgilenen yayınevlerinin, daha sonra size mektupla, yayınlanmaya değer bulunmadığını açıklaması, hiçbir eleştiri getirmeyip, çalışmanızı dilediğiniz takdirde İstanbul’a gidip, üç ay içinde alabileceğinizi bildirmesi, yazarlara bakışlarını gösteriyor. Karşılarındaki yazar mıdır, serserinin biri midir, tavırlarına bakılırsa anlaşılmıyor. Bu vatandaş, bu dosyayı aylarını, yıllarını vererek yazmış; ben ona on dakikamı ayırsam, kısa bir değerlendirme yapsam, diye düşünen bir yetkili vardı da ben mi görmedim? Üstelik dosyayı iade etmekten bile kaçındıklarına bakılırsa, sıfırı tükettikleri sanılabilir.

Dergilerin tavırları da aynıdır. Bir çalışmanızı maille yolluyorsunuz; alıp almadıklarını, yayınlandığını ya da yayınlanmaya değer görülmediğini size bildirmiyorlar. Çalışmanız hakkında en küçük bir değerlendirme yapmaktan üşenen, afralarından tafralarından geçilmeyen dergiciler, olur da bir öykünüzü veya şiirinizi yayınlamışlarsa, size telif hakkı ödemek veya derginin bir sayısını göndermek şöyle dursun, bir teşekkür bile edemeyecek kadar nezaket kurallarından habersizdirler. İnsanın onlara bakınca, aynı dünyayı paylaştığından utanası geliyor.

Bir kitabından dolayı sempatiyle baktığınız bir yazarla tanışma fırsatı bulduğunuz için sevinçten havalara uçuyor, dosyanızı ona verip merakla düşüncelerini beklemeye başlıyorsunuz; ama haftalar, hatta aylar geçmesine rağmen karşıdan bir cevap alamıyorsunuz. Utanıp, sıkılarak, tekrar konuştuğunuzda, işsizlikten başka bir işi olmadığı halde, yoğun işlerini ima ederek sizi mahcup ediyor, sonra da en kısa sürede size döneceğini bildiriyor. Gerçekten de sizi arıyor, ama her anlama gelebilecek esnek bir cümleyle, güya değerlendirme yapıyor. Dosyanızın olumlu veya olumsuz eleştirisi gibi konulara hiç değinmeyen, alternatif olarak şöyle olmalıydı, diye somut bir çözüm getirmeyen, herhangi bir açıklama yapmadığı için okuduğu kuşku götüren, korkunç bilgili olduğunu iddia etmesine rağmen sizden bunun kırıntılarını bile saklayan bu kişiden de bir katkı sağlayamadığınız için, profesyonellerin para söz konusu olduğunda ancak mesleklerini yaptıklarını öğreniyorsunuz.

Edebiyat dünyasına daha farklı bir pencereden, bir de Marksist açıdan bakalım. Toplumların, ilkel toplumlar, köleci toplumlar, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve komünizm aşamalarından geçtiğini savunan tarihi maddeciliğe göre, üretim güçleri ve üretimi yapan sosyal grupların ilişkileri, o toplumun alt yapı denilen ekonomik yapısını meydana getirir. Bu ekonomik yapı da, o toplumun üst yapısı denilen ahlaksal, hukuksal, dinsel görüşlerini ve sanat anlayışlarını belirler. Dolayısıyla, bir toplumun üst yapısını iyi anlamak için alt yapıyı da bilmek gerekir. Sınıflara ayrılmış toplumlarda, üst yapı, ekonomik açıdan egemen durumda bulunan sınıfın görüş ve isteklerini yansıtır. Yani o toplumun ideolojisi egemen sınıfın çıkarlarını korumayı amaçlar. Sanat da üst yapının bir parçası olduğuna göre, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde egemen sınıfın çıkarına hizmet edecektir. Sonuç olarak, toplumun alt yapısı üst yapısını, bir başka anlatımla toplumun ideolojisini belirleyecek ve sanat eseri de bu ideolojiyi yansıtacaktır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, edebiyat eserinin sınıf çıkarlarını dile getiren bir ideoloji olduğu söylenebilir.

Büyük çoğunluğu ortaokuldaki tarih kitabından sonra bir daha kitap yüzü açmamış halkımızı kandırmak çok da zor değildir. Reklâmlarla, korsan kitapçılarla kendilerine ulaştırılan eserleri ite kaka okuyan vatandaşımız, her okuduklarını doğru sanma hatasına düştükleri için, farklı görüşleri okumamakta, okuyanları engellemekte veya daha değişik olumsuz tepkiler verebilmektedir. Oysa insanlığın, her alanda, farklı düşüncelerle kendini geliştirebileceği bir gerçektir. Okumanın erdem olduğundan habersiz, okumayan insanın eksikliğinin, sakatlığının ve gelecekte topluma yapabileceği kötülüklerin farkında olmayan vatandaşlarda kültürel devrim yapılmalı ki, çağdaş dünyada yer alabilelim. “Ben Turan Dursun’u okursam, gökten başıma taş yağar,“ diye düşünenlerin, ne kendine ne de başkalarına faydası dokunabilir. Okumanın ve düşünmenin suç sayılmasının doğru olmadığını edebiyat dünyasına ilgi duyan herkes kabul edecektir. Ancak bu tablodan, onların sorumluluk payı hiç de az değildir.

Sonuca gelmeden önce özellikle hatırlatmak isterim ki, sapla samanı birbirine karıştırmamak gerekir. Örneğin, Aziz Nesin gibi karakterli, kültürlü, zeki ve fikriyle zikri bir olan, dünyadaki bütün malvarlığını kimsesiz çocukların bakımı için kurduğu vakfa bağışlayabilen yazarlar da vardır. Her ne kadar sevenleri kadar sevmeyenleri olsa da, O, çok az rastlanan, örnek bir kişiliktir. Ona karşı olumsuz düşünceler besleyenlerin büyük çoğunluğunun kitaplarını okumayanlardan oluşması ise kanaatlerinde ne kadar haklı olabileceklerini zaten göstermektedir. Bizde, bilmediği tanımadığı insanların hakkında atıp tutmak öteden beri modadır. Örnek vereyim: Kime sorsanız, Lenin hakkında olumsuz konuşur; ama gerçek adı Vladimir İliç Ulianov olan, yaşamının ondört yılını yurtdışında geçirmek zorunda kalmış, 17 Ekim devriminin önderi, çılgınlar gibi kitap okuyan ve birçok eserler vermiş bu kişinin kitaplarını okumadıkları bir yana, hakkında hiçbir fikirleri de yoktur. Sosyalizm hakkında olumsuz görüşler ileri sürenlerin, sosyalizmin en basit anlamda, “üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti,“ olduğunu dahi söyleyememeleri dikkat çekici bir gerçektir. Çoğunlukla dünyaya ilgileri futbolla sınırlı olan ve gazete okurken spor sayfasından başlayan insanlar, bilmedikleri konularda fetva vermeyi normal karşılarken, en bilgili oldukları futbol söz konusu olduğunda, televizyon yorumcuları ve gazetedeki maç yazarlarının kendilerinin onda biri kadar bile futbol bilgisine sahip olmayan kişilerden oluştuğunun farkına varamıyorlar. Spor yazarları ve yorumcularının çoğunun hayatlarında spor yapmamış kişiler olduklarını dahi fark edemeyenler, hiçbir şey bilmedikleri konularda, otorite kesilebiliyorlar. “Ben, profesör olmama rağmen, cahillerin ülkesinde son derece cahil bir kişiyim. Bu nedenle uzayın sırlarını keşfedip, dünyamızın milyonlarca yıl önceki geçmişine kadar her şeyi bilen, uzaya ve aya yolculuğu başlatan, interneti keşfeden, canlıları kopyalamaya başlayan bilim insanlarından bir şeyler öğrenerek, yaşamımızı bilimin ışığında düzenlememiz gerekir,“ deyip, bilim insanlarının kendisinden üstün olduğunu kabul eden bir kişiye ben rastlamadım. Çelişkiler saymakla bitmeyecek kadar çoktur ve konumuzdan sapmamıza yol açacağı için fazla uzatmak istemiyorum. Ancak kısa da olsa değinmek zorundaydım, çünkü böyle başa böyle tarak misali, bu bilinçteki insanlara ve topluma, böyle yayınevleri ve dergiler belki de çoktur.

Niteliksiz insanlara yazarlık unvanını bağışlayan, tamamen ticari amaçlarla kurulan, kendilerini yayınevi veya dergi diye adlandıran çıkar örgütleri, her yere ve her şeye hâkimdir. Düzenin borazanlığını yapanların dışında kalanların, edebiyata soğuk bakmaları nedeniyle kısa ve orta vadeli geleceğimiz adına olumlu beklentilere sahip olmamız çok güç, hatta imkânsız görünüyor. Yazmaktan daha zor olanı okutmak, ondan da zor olanı yayınlatmak, en zoru adil bir telif ücreti alabilmektir. Muhteşem bir eser yazsanız bile, reklâmlarla şişirilen bir kitabın yanında sözünüzün geçmeyeceği de bir başka gerçektir.


Her alçağın son sığınağı vatanseverliktir. (Bernard Shaw)
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
edebiyat, yapanlarla, ebedi, yatanlar


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
edebiyat sözlüğü gordion Edebi Mevzular 14 06-02-2007 04:12


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:04 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org