Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Ciddi Mevzular > Serbest Kürsü > Köşe Yazıları

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Öteki Kadınların Hareketi - Latin Amerika

Köşe Yazıları içerisinde Öteki Kadınların Hareketi - Latin Amerika konusu: “... Kıstırıldıkları kapanda Bir umar, bir küçük çatlak , sızan küçük ışık bulacaklar bulunca büyütür onlar.”[1] Latin Amerika’da kadın hareketinden söz etmek, alışılmışın aksine, “öteki” kadın(ların) hareketinden söz etmeyi “olmazsa ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-07-2008, 01:01
Arıza
 
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 274
Exclamation Öteki Kadınların Hareketi - Latin Amerika

“... Kıstırıldıkları kapanda
Bir umar,
bir küçük çatlak
, sızan küçük ışık
bulacaklar
bulunca büyütür onlar.”[1]

Latin Amerika’da kadın hareketinden söz etmek, alışılmışın aksine, “öteki” kadın(ların) hareketinden söz etmeyi “olmazsa olmaz” kılar.

PEMBE TABLOLAR, KARA VERİLER

“Eğer kolay ilerliyorsan, dikkat et!
Yokuş aşağı gidiyor olabilirsin!”[2]

Aslına bakılırsa “Latin Amerika’da Kadın Olma”nın günümüz dünyanın başka yerlerinde kadın olmaktan pek farklı olduğunu söylemek mümkün değil. “Kadın söylemi”ni temellük eden BM ve ilişkin kuruluşlar, STÖ’ler vb. Latin Amerika’da kadınların durumlarının düzelmekte olduğuna ilişkin pembe tablolar sıralayadursunlar, iyimser ana başlıkların biraz gerisine gittiğinizde, tüm dünya, özellikle de yoksul dünyanın kadınlarıyla aynı yazgıyı paylaşmakta olduklarını görürsünüz.

● Örneğin; BM ve bağlantılı kuruluşlara göre Latin Amerikalı kadınların eğitim düzeyleri yükselmektedir AMA, aldıkları eğitim insanca bir gelir ve onurlu çalışma koşulları edinmelerine yol açmamaktadır. 10-12 Haziran 2004 tarihinde Mexico City’de düzenlenen Latin Amerika ve Karayibler 9. Bölgesel Kadın Konferansı’nda sunulan ECLAC (Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu) raporunda şöyle denilmekte:

“Eğitim başarısı Latin Amerika ve Karayib bölgesinin ancak kısmen elde ettiği bir başarıdır; bu, kazanımların bölge ölçeğinde yaygınlaştırılması ve konunun gündemde tutulması gerektiği anlamına gelmektedir. Ne ki, kadınlar söz konusu olduğunda, bu başarı işyeri ve aile içerisinde süregiden ayırımcılık ile sergilediği tezat üzerinden ele alınmalıdır. Bu ayırımcılık, artan ölçüde eğitimli bir kadın işgücünün varlığına karşın, kadınlar arasındaki işsizlik oranlarının erkeklerinkine göre daha yüksek, ücretlerin ise daha düşük oluşunu açıklamaktadır. Dahası, daha vasıflı işlere erişebilen kadınların ücretlerinin erkeklerinkine göre daha düşük olması da ancak ayırımcılıkla açıklanabilir. Tüm ülkeler hâlen (terk ve sınıfta kalma oranlarını düşürmeye yönelik önlemler dahil) eğitimin niteliğini yükseltme, istihdam ve mesleğe ilişkin ayrışmayı ortadan kaldırma, yüksek öğrenim, yeni teknolojiler, bilim ve araştırmaya erişimi arttırma yükümlülüğüyle karşı karşıyadır. Dahası, bölgesel ortalamaların pek çok kadının okur yazar olmadığı, pek çok kızın erken gebelik nedeniyle eğitimini yarıda bıraktığı, yerli, Afrika kökenli ve kırsal kız ve kadınların önemli kısmının eğitim sisteminden dışlandığını gizlediği akılda tutulmalıdır.”[3]

● Örneğin; BM ve bağlantılı kuruluşlara göre Latin Amerikalı kadınların istihdamı yükselme eğilimindedir, AMA, kadınların büyük bölümü ya serbest bölgelerde, ya informel sektörde (sokak satıcıları, vb.) ya da ücretsiz aile işçiliğinde yoğunlaşmaktadır.

“1990-2002 arasında istihdam edilen işgücünün meslekî dağılımı anlamlı bir değişikliğe uğramadı. İş piyasasının daha kapsamlı bir analizi El Salvador, Honduras, Meksika ve bazı Karayib ülkelerinde özellikle ihracata yönelik imalat, tarımsal sanayi ve malî sektörlerdeki kadın işlerinin sayısının (çok farklı koşullar altında olmakla birlikte) arttığını gösterse de, ev hizmetleri ve en kırılgan informel işlerde yoğunlaşmaya yönelik başat eğilim sürmektedir.”[4]

Böylelikle, örneğin, Latin Amerika ülkelerinde işçilerin ücretli ve ücretsiz işlere göre dağılımı, şöyle bir tablo sergilemektedir:

Bunun yanı sıra, işsizlik oranları kıta ölçeğinde istikrarlı bir yükseliş sergilerken, kadınlar arasındaki seyri, erkeklere göre daha hızlıdır.

● Örneğin; BM ve bağlantılı kuruluşlara göre Latin Amerikalı kadınların siyasete katılımı artmıştır, AMA, yalnızca vitrinde.

Şunun altını çizmek, önemlidir: Latin Amerika ülkeleri, büyük ölçüde ABD’de geliştirilen neo-liberal politikaların ilk deneme tahtasını oluşturmuştur. Bu politikalar, bilindiği üzere sermaye/finans hareketleri önündeki engellerin kaldırılması, emeğin deregülarizasyonu, esnekleştirme ve örgütsüzleştirme gibi siyasaların yanı sıra, “devleti küçültme” hedefine eşlik eden “sivil toplum”u güçlendirme, yönetişim, katılım vb. söylemleri de içermektedir. Bu söylemler arasında kadınlar açısından önem taşıyanlardan bir tanesi, kadınların siyasal katılımını arttırmaya yönelik uygulamalar, bu meyanda da kotalardır.

Pek çok Latin Amerika ülkesi, 1990’lı yıllarda kadın kotası uygulamasını kabul edip uygulamaya geçmiştir.

Bu durumun, genel olarak kadınların yasama organlarındaki temsiline olumlu katkılarda bulunduğu, açıktır; ancak konuya ilişkin Bölgesel Kalkınma Bankası Raporu dahi, yasama meclislerindeki kadın mevcudiyet ve etkinliğinin eğitim, kadın sorunları, aile gibi “light” konularda yoğunlaştığını, ancak daha da önemlisi, yerli ve Afrika kökenli kadınların temsillerinin son derece düşük olduğunu kabul ve itiraf etmektedir. Bir başka deyişle, Latin Amerika’da siyaset, orta-üst ve üst sınıf (Beyaz) kadınların bir ayrıcalığıdır; bu hâliyle dahi, “kadınca” konulara münhasırdır; Senato ve bakanlıklar gibi kritik karar alma konumlarının yanı sıra, yerel yönetimler gibi “gerçek” politikanın hayat bulduğu alanlarda, kadın katılımlarında dramatik düşüşler gözlemlenmektedir.[8]
Dahası, Latin Amerika’nın “demokratikleşme” sürecine, bu süreç aynı zamanda neo-liberal siyasaların kıta ölçeğinde dayatıldığı ve buna koşut olarak çaplı bir yoksullaşma ve iktisadî istikrarsızlaşma süreçlerine denk düştüğü ölçüde, hükümetlere ve siyasal partilere güvenin büyük ölçüde sarsılması, yolsuzluk ve skandalların ayyuka çıkması eşlik etmiştir. 6-9 Ağustos 2007’de ECLAC tarafından Ekvator’un başkenti Quito’da düzenlenen “Latin Amerika ve Karayibler’de Kadınlar Üzerine Bölgesel Konferans”ın X. Oturumuna sunulan raporda bu durum, şu ifadelerle “itiraf” edilmektedir:

“Demokratik sistemlerin genel konsolidasyonunun pozitif veçhelerine karşın, pek çok kurum artan bir güvensizliğin hedefidir: yeni siyasal aktörler ve medya kişileri toplum ile Devlet arasında aracılar olarak ortaya çıkarken, ve bazı vakalarda genç erkek ve kadınlar eşitsiz gelir ve zaman kullanımı dağılımının daha da vahimleştirdiği ciddi cinsiyet eşitsizliklerini şiddetle eleştirirken, parlamentolar ve siyasal partiler güç yitiriyorlar. Bu gerilim kurumsal belirsizlik, güvensizlik ve siyasal istikrarsızlık durumlarına yol açmakta.” [9]

BMÖ, DTÖ, “SİVİL TOPLUM”CULUK

“Çoğunluğun korktuğu kişi
çoğunluktan korkmalıdır.”[10]

● Yine örneğin; BM ve bağlantılı kuruluşlara göre Latin Amerikalı kadınlar giderek daha fazla örgütlenmektedirler, AMA, STÖ mantığına artan ölçüde teslim olan bu örgütlerin taban temsiliyetleri giderek tartışmalı bir hâle gelmektedir.
Aslında dünyanın pek çok bölgesinde olan, neo-liberalizmin Latin Amerika’sında da gerçekleşmektedir. “Demokrasiye geçişten bu yana, Latin Amerika’da kadınların eylemciliği artan ölçüde ‘kurumsallaşmakta’ ya da kadınlarla ilgili devlet ajanslarında ve devletle yakın ilişkiler içerisindeki STÖ ve araştırma enstitülerine sınırlanmaktadır - ki bu durum da, liderler kurumsal alana çekilip taban gruplarını lidersiz bıraktığı ölçüde hareketleri olumsuz yönde etkilemektedir,” diye aktarıyor Susan Franceschet gözlemcilerin eleştirilerini.[11] Yabancı gelmiyor, değil mi?
Evet, “sivil toplumu etkinleştirme” yönündeki neo-liberal retorik, “sivil toplum örgütleri”ni, standartları, gündemleri, çalışma yöntemleri, terminolojileri Birleşmiş Milletler Örgütü, Dünya Bankası vb. ulusaşırı kuruluşlarca belirlenen bir “profesyonellik”e yöneltti. Ve kadın örgütleri de çoğu STÖ’nü etkisi altına alan bu “küresel eğilim”e karşı duramadı. Standart uygulama, BM sponsorluğunda uluslar arası konferansların düzenlenmesi ve proje fonları gibi malî teşviklerin de kullanılması aracılığıyla “Kuzey” standartlarına uygun “Üçüncü Dünya feministleri”nin “forme edilerek” neo-liberal aygıtların yerleştirilmesi ve uygulanmasını onlara ciro etmek gibi gözüküyor. Bu açıdan, Meksikalı feminist Sylvia Marcos’un kendi deneyimlerinden çıkardığı dersler, hepimiz için öğreticidir:

“Tabii, temsilci olmak çok güzeldi. Bütün o forumlar insana dünyayı önüne açıyormuş izlenimi vermekteydi. Ama 1993’ten itibaren bu konu bile çok kritik bir hâl aldı. Bunu önce Kahire’deki, ardından da Pekin’deki büyük forumda gördüm. 1993’te Viyana’daki insan hakları toplantısında gördüm. ‘Üçüncü Dünya Uluslar arası feministleri’ arasında çelişkili gündemleri konusunda bir mücadele sürüyordu. Nereden gelirlerse gelsinler, Asya, Afrika, ya da Latin Amerika, tüm dünyadan, ama… bunu söylediğim için üzgünüm, ama söylemek zorundayım… benim yaptığım gibi çekilmedikleri aşikar. Benim gibi son derece radikal feminist konumlardan feminist emperyalizmin araçları olmaya dönüştüler. Bu terimi kullanmak zorunda kaldığım için üzgünüm (Tabii ki tüm Kuzeyli feministler emperyalist değil.)
Yerel kadınların pek çoğu için cazip geliyor çünkü para ve destek alıyorlar. Tüm dünyadan kadınlarla konuşma olanağını buluyorlar; fikirlerinin etkili olması onları gururlandırıyor. Onları motive eden pek çok konu var, sorun salt paradan ibaret değil. Sonuçta, artık tenlerinin rengi koyu olduğu ya da Hintli, Meksikalı, ‘güneyli’ göründükleri için Üçüncü Dünya feministi denen bir sürü kadın var. Ama gerçek temsiliyetlerini uzun zaman önce yitirmiş durumdalar. Bu uluslar arası feminizm artık herhangi bir yerde kök salmamış uluslar arası bir kadın kuşağı yarattı. Onlar küresel ürünler. Bunun kimi olumlu getirileri olabilirdi, ama gündem, Amerikanlaşma olarak küreselleşme. Bence bu, uluslar arası feminizmin olabileceği şey: ağırlıklı olarak Amerikan feminizmi. Burada B. de Souza Santos’un bir tikelliğin küreselleşmesi olarak tanımladığı şeyden söz ediyorum.”[12]

Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var. Dünya Ticaret Örgütü’nün neo-liberal söyleminin “dünyanın en güçlü çok-taraflı örgütü” olarak yükselişe geçişine, aynı zamanda, 1970’lerde sosyalist ülkelerin, ama özellikle de Bağlantısızlar Hareketi’nin etkisi altında artan ölçülerde “hakkaniyet”, “insan hakları”, “yoksulların güçlendirilmesi”, “kadınların eşitliği”, “yerli hakları”, “sürdürülebilir kalkınma”, “çevre sorunları” vb. duyarlılıklara eğilmeye başlayan ve rotasını “güçsüzlerden yana” çeviren BMÖ’nün “çöküşü” eşlik etti. Etkisini hızla yitiren BMÖ, 1980’lerden itibaren esmeye başlayan güçlü neo-liberal rüzgârlara, “yeni söylem”e uyarlanma çabalarıyla tepki verecekti. Sonuç, Surinam CAFRA, Karayibler DAWN ve Uluslar arası Toplumsal İzleme örgütlerinden Maggie Schmeitz’ın nitelemesiyle, “şizofreni”dir:

“Ne ki, ulusal, bölgesel ve küresel düzlemdeki başarısızlığımız sivil toplumdaki irade yokluğundan kaynaklanmıyor. Rio’dan Kahire’ye, Kopenhag ve Pekin’e girişilen tüm taahhütler, ulus devlet’i iktidar ve serveti yeniden dağıtma sorumluluğuyla yükümlemekteydi. Ne ki, serbest piyasa müminlerinin artan saldırılarına hedef olan, tam da devletin bu rolüdür. (…) insanî gelişim yaklaşımından hareketle girişilen taahhütleri yerine getirme çabalarıyla aynı anda ticaretin serbestleştirilmesi taleplerini karşılamaya çalışmanın, iki zıt hatta ilerlemeye çalışmak olduğunu ileri sürüyorum. (…) Kalkınmanın referansı, insan hakları çerçevesinden, serbest piyasa çerçevesine kaydı…”[13]

Evet, BMÖ ve “resmî” STÖ’lerin “pembe” tabloları bir yana bırakacak olursak,[14] Latin Amerikalı kadınların büyük bölümü, ayırımcılık, yoksulluk ve şiddet sarmalından paylarına düşeni bolca almaktadır; tıpkı tüm diğer Güneyli kadınlar gibi.

AYIRIMCILIK, YOKSULLUK, ŞİDDET…

“Dünya kainatın
tımarhanesidir.”[15]

Doğrudur, Latin Amerika ve Karayibler’de çalışan kadınların sayısı, 1960’lardan bu yana üçe katlandı; ancak bu kadınların yarıdan fazlası, enformel sektörde, yoksulluk düzeyinin altında bir gelirle yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır; formel işlerde çalışanların önemli bir bölümü ise, ihracata yönelik sanayilerde, örneğin serbest üretim bölgelerinde, köleliğe yakın koşullarda çalıştırılmaktadır.[16] Paylarına düşen, sefalet ücretleri karşılığında katlanmak zorunda kaldıkları cinsel taciz, hamile kalırsa işten çıkartılma tehdidi, günde 10-12 saatlik işgünü, yıpratıcı çalışma koşullarıdır genellikle. Göçmen kadınların durumu, daha da kırılgandır; zorla çalıştırma ve insan kaçakçılığı, sık rastlanan durumlardır. Öte yandan, “Meksika, Guatemala ve Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerde yasalar kadın işçilerin haklarını korumada yetersiz kalırken, hükümetler de özel sektör patronlarının sürdürdüğü suistimallere göz yumuyor.”[17]
Latin Amerikalı kadınların diğer Güneyli kadınlarla paylaştığı bir başka dert ise, şiddet. Örneğin, Amerika Devletleri Örgütü’nün verilerine göre kıtada:

● 2 milyonun üzerinde çocuk cinsel istismara uğramakta;
● Aile içi şiddet, 15-44 yaş arası kadınlar arasında yaralanma olaylarının başlıca nedenini oluşturmakta;
● Kadınların yüzde 30-40’ı aile içi şiddetin mağduru;
● Her beş kadından biri, aile içi şiddet nedeniyle kalıcı ya da geçici iş göremez durumuna geliyor.
● Karılarını döven erkeklerin yarıdan fazlası çocuklarına karşı da şiddet uyguluyor;
● 1997’de, aile içi şiddet kurbanlarına yardım, polis müdahalesi, cezaevi, hukuk masrafları ve işgünü kaybı olarak 168 milyar dolar harcandı (bölgenin GSH’sının yüzde 14.2’si) (Bölgesel Kalkınma Bankası verisi.[18])
● Aile içi şiddet, kısmen Devletin aile işlerine karışmasına yönelik kaygılar nedeniyle, bir kamu sağlığı sorunu olarak görülmemekte.
● Kadınlar geçimlerini tek başına sağlayamayacakları kaygısı, ölüm tehditleri ve saldırganlığın geçici bir kendini kaybetme sonucu olduğuna ilişkin yaygın inanç nedeniyle, aile içi şiddet ortamını terk edemiyorlar.[19]
● Dahası, kadına yönelik şiddet dayak, yaralama boyutunu geride bırakmış durumda. Bolivya’da 2003-2004 yıllarında 373, Peru’da 2003 yılı boyunca 143, Guatemala’da ise 2000’in üzerinde kadının öldürüldüğü kaydedilmekte. Kolombiya’da altı günde bir, bir kadın eşi ya da eski eşi tarafından öldürülmekte. Meksika’da kadın cinayetlerinin özellikle yoğun olduğu Ciudad Juarez ve Chihuahua kentlerinde 1993’ten bu yana 500’ün üzerinde kadın öldürülmüş; onlarcasının akıbeti ise bilinmiyor…[20]
Öte yandan, son yıllarda gerçekleştirilen yasal reformlara[21] karşın bölge ülkelerinin çoğunda aile içi şiddet, “kabahat” olarak nitelendirilmektedir. Yasal düzenlemelerin bulunması durumunda dahi, savcı, yargıç ve güvenlik görevlileri arasında, aile içi şiddeti yasanın ilgi alanı dışında, “mahrem” bir sorun olarak görenlerin sayısı, oldukça fazladır. Sığınma evlerinin sayıca az olması, mevcutların çoğuna çocukların kabul edilmemesi de, şiddete uğrayan kadınların ellerini kollarını bağlayan bir başka sorundur.[22]

ÖZGÜL DİNAMİKLER

“Ya yeni bir yol bulacağız
ya da yeni bir yol yaratacağız”[23]

Evet, Latin Amerikalı kadınlar, bizlerin de hiç yabancısı olmadığımız sorun yığınlarıyla karşı karşıya. Yine de onları diğer Güneyli kız kardeşlerinden ayırt eden kimi özgüllüklerden söz etmeliyiz. Nedir bunlar?
- Katolik Kilise etkisi: Portekiz ve İspanyol sömürgeciliğinin hedefi olan Latin Amerika ülkelerinin tümü -günümüzde çeşitli Protestan sektlerin etkinlik ve nüfuz alanlarını hızla genişletiyor olmalarına karşın, Katoliktir. Hiç kuşku yok ki, Latin Amerika Katolisizmi, tekil, yekpare bir bütün değildir; 1970’li yıllarda yükselişe geçen ve günümüzde taban cemaatleri hâlinde, özellikle de yerli cemaatleri hâlinde varlığını sürdüren Kurtuluş Teolojisi, ya da özellikle son yıllarda, Protestanlık, özellikle de Pentekost hareketinin[24] meydan okuması karşısında ortaya çıkan karizmatik Katolik hareketler, kurumsallaşmış Katolisizm karşısında etkinliğini sürdürmektedir.
Yine de geleneksel Katolisizm, Latin Amerika ülkelerinde, kadınların geleneksel konumlarının çerçevesini çizen, bölgede Daniel Ortega ve Hugo Chávez gibi sol liderlerin de kaçınamadığı bir veriyi oluşturur. Bu, özellikle kürtaja ilişkin yasal düzenlemelerde kendini duyumsatmaktadır. Böylelikle, örneğin Nikaragua’da yakın zaman önce devlet başkanlığına seçilen Daniel Ortega, seçilmesinden birkaç gün önce gerçekleştirilen ve ülkede her türlü kürtajı yasaklayan referandum sonuçlarına tümüyle sahip çıkmakta, Chávez kürtajın yasallaştırılması yolundaki girişimlerin önünde durmaktadır. [25]
- Kitlesel erkek göçü: Kırsal işsizlik, düşük ücretler, özellikle kıtanın kuzeyindeki ülkelerde hem metropollere, hem de ABD’ye yasal ya da yasadışı yollardan kitlesel göçe yol açmaktadır. ABD yönetiminin son olarak, Meksika sınırı boyunca bir duvar örerek önlemeye çalıştığı bu kitlesel göç hareketi, geride pek çok kadın merkezli hane bırakmaktadır - tabii yoksullar arasında. Bu durum, bir yanıyla kadınların yaşam koşullarını güçleştirir, kadın yoksulluğunu arttıran bir etken olarak işlerken, bir yandan da onları yaşamın içine çekmekte, etkinleştirmekte, deyim yerindeyse “özerkleştirmekte”dir. Sokak satıcılığından, turistik eşya kooperatiflerine, hanenin geçimini üstlenen, dahası yaşlı ebeveynleri destekleyen kadın figürü, biraz ileride saptayacağımız popüler kadın hareketlerinde merkezî bir rol üstlenmektedir.
- Diktatörlükler ve gerilla hareketleri: Bilindiği üzere Latin Amerika ülkelerinin büyük bölümü, XX. yüzyılın ikinci yarısını, askerî rejimler altında geçirdiler (Guatemala, El Salvador, Nikaragua, Bolivya, Ekvator, Şili, Uruguay, Paraguay, Arjantin…) Öte yandan gerilla mücadeleleri de kıtanın pek çok ülkesinin yakın tarihine damgasını vurdu. Kadınlar, her iki dinamikten de fazlasıyla etkilendiler. Askerî cuntaların insan hakları ihlâlleri öncelikle kadınları buldu karşısında. Yalnızca, bu konuda küresel bir simge hâline gelen Arjantin’in beyaz başörtülü Mayıs Alanı Anaları’yla değil, 1970’lerde cunta rejimine karşı direnen Bolivyalı madenci kadınlar; Pinochet’ye karşı direnen Şilili analar; aranan militanların Meksika’ya kaçmasında etkin yeraltı örgütleri oluşturan Guatemalalı kadınlar…
Kadınları da geniş çaplı devşiren gerilla örgütleri de, Latin Amerika’da mevcut kadın hareketlerinin önemli bir etken olmuştur. Özellikle geleneksel değerlerin hâkim olduğu, kadınların muhafazakâr politik partilerin kliyantellerini oluşturan cacique’lerin baskısı altında yaşadığı yerli cemaatlerinde elinde silah, dağlarda dolaşan kadın imgesi, -kimi olumsuz deneyimlere karşın- kırsal kesim kadınları için bir esin kaynağı olmuşa benzemektedir. Dahası, diktatörlük rejimlerinin tasfiye edildiği 1990’larda eski gerilla örgütlerinden bazı kadınlar, siyasal yaşama katılarak kadınların özgürleşme mücadelesinde önemli roller üstlenmişlerdir.
- Yerli / siyahî dinamiği: Latin Amerika tarihi bilindiği üzere, yoğun bir yerli kıyımı ve köle ticareti “laneti”yle damgalıdır. Bu “lanet” günümüze “etnikleşmiş yoksulluk” olarak uzanıyor. Böylelikle örneğin kıtanın 50 milyonluk yerli nüfusunun yüzde 60 kadarını oluşturan yerli kadınlar, kadın, yerli ve yoksullar olarak üçlü bir ayırımcılıkla karşı karşıyayken;[26] ve yine, kadınların en az yarısının yerli olduğu Bolivya, Kolombiya, Ekvator, Guatemala ve Peru gibi ülkelerde, “tutucu gelenekler, temel kimlik belgelerinin yokluğu, düşük okur-yazarlık oranı, malî kaynaklara erişimsizlik, yetileri geliştirme fırsatlarının olmayışı ve merkezî iktidar uygulamaları” gibi nedenlerle ayırımcılıkla yüzyüzeyken;[27] kıtada yaşayan yaklaşık 150 milyon Afrika kökenlinin, marjinalleşmeden yakasını kurtaramadığı, siyaset ya da kamu yönetimindeki temsillerinin çok düşük olduğu kaydediliyor. Araştırmalar, kıtanın Afrika kökenlileri arasında yoksulluk oranının yüzde 90’larda seyrettiğini, en düşük ücretli işlerde çalıştıklarını ve eğitim düzeylerinin ortalamanın çok altında olduğunu göstermekte. Böylelikle, örneğin Brezilya’da siyahî kadınların yüzde 71’i enformel sektörde çalışırken (bu oran siyah erkeklerde yüzde 65, beyaz kadınlarda yüzde 61, beyaz erkeklerde ise yüzde 48); Kolombiya’da siyahların yüzde 80’den fazlasının aşırı yoksulluk koşullarında yaşadığı biliniyor. Ve Afro-Karayib ve Afro-Latino Kadınlar Ağına göre tüm bölgede siyasal karar alma mekanizmalarında bulunan kadın sayısı 50’den az.[28] - Latin Amerika ülkelerindeki sol yükseliş: Ve nihayet, Latin Amerika’da kadınların konumunu ve mücadele dinamiklerini biçimlendiren koşullar arasında atlanmaması gereken bir veri de, kıta ülkelerini bir süredir etkileyen popüler, sol yöneliştir. Bazılarında (Venezüella, Bolivya, Ekvator…) daha radikal, diğerlerinde daha ılımlı ve uzlaşmacı (Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay…) bir görünüm alsa da, neo-liberal topyekûn yoksullaşma süreçlerine bir tepki olarak gelişen bu sol yöneliş, özellikle kitlelerin harekete geçmesinde etken olduğu ölçüde, kadınların siyasallaşmasının önünü açmakta.
Pekâlâ, tüm bu (bazısı birbirine zıt işleyen) dinamikler, nasıl bir kadın hareketi biçimlendiriyor?

LATİN AMERİKA’DA KADIN HAREKETLERİ: “NİÇİN FEMİNİZM DEĞİL?”

“Hayal kurmak bilgiden önemlidir.
Çünkü bilgi sınırlıdır, ancak
hayal kurmak bütün dünyayı kapsar.”[29]

Latin Amerika’da kadın taleplerinin tarihi, Batı Avrupa’yla paralellikler sergilemekte. XVIII. yüzyılda müreffeh orta ve üst sınıf kadınlarının entelektüel yaşamda temsil edilme çabaları; XIX. yüzyıl başlarında yine aynı kesimlerden hayır faaliyetleri çerçevesinde baş gösteren kadın hakları söylemi; yüzyıl sonlarında, özellikle sosyalist partiler bünyesinde dillendirilen seçme-seçilme hakkı ve hukuksal eşitlik talepleri… I. Dünya Savaşı sonrasındaysa kadın hareketleri, siyasete katılma hakkı üzerinde yoğunlaşmışa benzemektedir. Böylelikle kadınlar Ekvator’da 1929, Uruguay, Porto Riko ve Brezilya’da 1932, Arjantin’de 1947, Şili’de 1949, Peru’da 1955, Meksika’da 1958, Paraguay’da ise 1961’de seçme ve seçilme hakkına kavuştular. Siyasal haklar mücadelesinde üst sınıf beyaz kadınlar başı çekmişe benzemektedir; bunlardan bazıları, oy hakkının tabana yayılmasından çok, kendi sınıflarının ayrıcalıklarını erkeklerle paylaşmayı hedeflemiştir: Örneğin Brezilya’da olduğu gibi.
Ne ki kıta, 1960’lı yıllarının sonlarında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’yı saran “İkinci Dalga Feminizm”den fazla etkilenmeyecekti. 1970’li yıllarda “Bağımlılık Okulu”na bağlı akademisyenler arasında, özel ve resmî kurumların desteğinde kadın araştırmaları yaygınlık kazansa da, bu araştırmalar, özgül bir “kadının kurtuluşu” perspektifinden çok, azgelişmişlik ve kalkınma sorunları bağlamına yerleşmekteydi.
Brezilya, Kolombiya ve Meksika gibi ülkelerde “kadın kurtuluş hareketleri”, ancak 1979’da boy verirken, bu cılız hareketler, kıtayı saran askerî yönetimler tarafından daha başından ezilecekti.
Bu bakımdan, Latin Amerika için Batı Avrupa ya da Kuzey Amerika’dakine benzer bir feminist hareketten söz etmek, mümkün gözükmüyor. “Hemen her büyük Latin Amerika kentinde küçük faaliyet cepleri var olmakla birlikte, bunlar tecrit ve kuşatılmış durumdadır. Kolombiya’da bir örgüt kadın sorunlarıyla ilgilenirken, daha çok tarıma ilişkin konular üzerinde çalışmaktadır. Venezüella’da bir kadın grubu, hükümete bağlı bir kadın komisyonu ve Sosyalist Parti bünyesinde bir kadın hareketi var. 1970’lerin başlarından beri birkaç bilinç yükseltme ve araştırma grubu Mexico City’de toplanıyor. Sol parti ve sendikalar .çerisinde özellikle kürtaj konusu etrafında birleşen örgütlü bir feminist hareket bulunmakta…”[30] Ama o kadar… Feminizmin kıtada fazla rağbet görmeyişini açıklayan bir etken, Katolik ve muhafazakâr Latin Amerika’da kadınların aile içerisindeki mutlak ikincilliklerini sorgulama ve dönüştürme prestijinin, feminist girişimlerden çok, Küba Devrimi, Nikaragua’daki Sandinist devrim gibi toplumsal dönüşümlere bağlı olmasıdır.
Kıta kadınları arasındaki esas hareketlenme, 1970’li yıllarda kıtanın yüzde 75’ini kaplayan askerî rejimlere karşı mücadele sürecinde boy verdi. Diktatörlüklere karşı mücadelede, tutuklu, mahkûm ya da kayıp anaları, katliam mağdurları, çocukları çalınan anneler, “terörle mücadele” gerekçesiyle boşaltılan köylerin sakini yerli kadınlar; askerî rejimlerin yürürlüğe soktuğu neo-liberal siyasalar sonucu yaşamları cehenneme dönen kentli ev kadınları, işsizliğe, açlığa mahkûm kılınan kadın işçiler… kitlesel gösterilerde etkin bir varlık ve katılım sergileyerek askerî rejimlerin geriletilmesinde ve tasfiyesinde önemli bir rol oynadılar.
Latin Amerika ülkelerinde feminizm ile kadın hareketleri arasındaki “kopukluk”un ikinci önemli bağlamı ise, sanırım, askerî rejimlerin tasfiyesi ve “demokratikleşme” süreçlerinin ardından, mevcut olabildiği kadarıyla feminist perspektiflerin hükümet ya da uluslar arası kuruluşlar ölçeğinde kurumsallaşmış olmasıyla bağlantılıdır. Tabandaki, çoğunluğu etnik (yerli ya da Afrika kökenli) kırsal ve kentsel yoksul kadınların, büyük bölümü neo-liberal politikalara teslim olmuş bir “resmî feminizm”in gündelik ve gerçek sorunlarına yanıt getirmedeki yetersizliğine ilişkin deneyimleri, onları çıkışı tabanda katılımı ve ayırımcılık ve eşitsizlikleriyle hayatı topyekûn dönüştürmeyi hedefleyen (ve kendini “feminist” olarak tanımlamayan) popüler bir kadın mobilizasyonunda aramaya yöneltiyor. Bölgede sınıfsal yarılmanın etnik bir yarılmaya denk düşmesi, genellikle “Beyaz kadınların uğraşı” olarak görülen feminizmi yerli ya da siyahî yoksul kadınların gözünde itibarsızlaştırmakta. Anne Motley Hallum’dan aktaralım:

“Latin Amerika’da toplumsal cinsiyet ilişkileri ve siyasete ilişkin geniş kapsamlı bir incelemeyi içeren, yakın zaman önce yayınlanmış bir kitap,[31] ‘bölgede feminizmin algılanışının büyük ölçüde negatif olduğuna, ve feministlerin de ‘sıradan’ kadınlarla pek az ortak çıkarı olan elit, meslek sahibi kadınlar olarak görüldüğüne, bu hâliyle sınıf ve etnisite çevresinde ciddi gerilimler bulunduğuna’ işaret ediyor. Feminizme yönelik bu karşıtlık, çalışmada eşitlik, temel gereksinimler, insan hakları ve suçların azalması gibi konulara yönelik halk hareketlerinde etkin olan - ve genellikle mücadelelerinde erkeklerle birlikte çalışan kentli yoksul kadınlar arasında dahi varlığını sürdürüyor. Latin Amerika’da feministleri erkek-düşmanı ve anneliğin merkezî rolüne karşı eleştirel olarak gören bu klişe, yaygın ve kadın hareketini bölmekte.
Feministler de bu klişelere, popüler kadın hareketlerini, otantik feminist hareketler gibi ‘ileri’ ya da ‘olgun’ olmayıp, kadınların karşı karşıya olduğu dolayımsız durumun bir “türev”i olmakla eleştiren klişelerle yanıtlıyor. Bu sınıf gerilimini dramatize eden kötü şöhretli bir olay, 1985’te Rio de Janeiro varoşlarından bir otobüs dolusu kadının, Latin Amerika ve Karayibler Feministleri Üçüncü Buluşması’na kabul edilmediği Brezilya’da gerçekleşmişti - bu feministleri ırkçı olarak damgalamak amacıyla medya tarafından düzenlenmiş bir mizansen de olabilir.”[32]

Bugün kıtada, yükselen sol dalgaya eşlik eden, popüler bir kadın hareketinden söz etmek mümkündür. Bu hareketin başlıca aktörleri, ana gövdesini en “dışlanmışlar”ın, yani yerli ve siyahî kadınların oluşturduğu, kırsal ve kentsel yoksul kadınlardır. Bu kadınlar, sınıfsal, kültürel ve cinsiyete ilişkin talepleri bir potada eritme uğraşı veriyor. Bu nedenle, gündemleri BM, DB ya da uluslar arası “sivil toplum”un standardize edilmiş “kadın gündemi”yle pek uyuşmuyor. Örneğin kıtanın yerli kadınları, bir yandan topraklarının çokuluslu şirketlerce temellük edilmesine karşı, bir yandan “kültürlerarası bir toplum” ve cemaatlerinin yerel özerkliklerinin tanınması, kültürlerinin, geleneklerinin saygınlığı için,[33] bir yandan yoksulluk koşullarına karşı, bir yandan kendi ulusal ve uluslar arası temsiliyetleri uğruna, bir yandan da kendi cemaatleri içerisindeki eril baskılara karşı çok-yönlü, çok-veçheli bir mücadele yürütüyorlar. Onlar için “özgürleşme” tek boyutlu değil; iktisadî, toplumsal, kültürel veçheleriyle topyekûn bir mücadeleye tekabül ediyor.
Böylelikle, örneğin Bolivya’da yerli ve köylü kadınlar Bartolina Sisa Federasyonu ve su ve gazın özelleştirilmesi sırasında oluşturulan yerel komite ve konseylerde örgütlenmektedirler. Kadın koka üreticileri (cocaleras) koka ekiminin serbest bırakılması mücadelesini etkin biçimde destekleyegelmişlerdir. Brezilya’da toplumsal mücadelelerde etkin roller üstlenen siyah kadın koalisyonları, topraksızlar hareketinde (MST) de öncülük etmişlerdir. MST’nin sloganlarından biri, “Yeni toplumsal cinsiyet ilişkilerini inşa etmek, iktidar ilişkilerine meydan okumak”tır.[34] Venezüella’da 1960’ların gerilla hareketleri, 1970’lerdeki “kentsel dönüşüm” girişimleri ve 1980’lerin açlık grevlerinde varoş kadınları erkeklerle birlikte mücadele etmişlerdir, günümüzde Chávez’in halk mutfaklarında ve okuma yazma seferberliklerinde sürdürmektedirler bu etkinliklerini. Ve Meksika’nın Oaxaca’sında, 2006 yazında yaşanan ayaklanmalarda ön saflarda mücadele eden, radyo istasyonlarını işgal eden “şişman, esmer, kısa boylu” kadınların “bizler Oaxaca’nın gerçek yüzüyüz!” haykırışları, hâlâ çınlıyor kulaklarımızda.[35]
Sözlerimi, Zapatistaların “Kadınlar Yasası”yla tamamlamak istiyorum. Çünkü bu “Yasa”, cinsiyetçilik, yoksulluk ve ırkçılığın kesiştiği katmerli tahakküm mekânında, cinsiyetçiliğe olduğu kadar sınıfsal sömürüye ve kültürel baskılara karşı konumlanan “öteki” kadınların duruşu konusunda kapsayıcı bir fikir veriyor bizlere:

“1. Irk, inanç, renk ya da siyasal aidiyetleri ne olursa olsun kadınlar, irade ve yetilerinin belirlediği ölçüde devrimci mücadeleye katılma hakkına sahiptir.
2. Kadınlar çalışma ve adil bir ücret hakkına sahiptir.
3. Kadınlar doğurup bakacakları çocuk sayısına karar verme hakkına sahiptir.
4. Özgür ve demokratik seçimlerin olması durumunda kadınlar cemaat işlerine katılma ve göreve gelme hakkına sahiptir.
5. Kadınlar ve çocuklar tıbbî bakım ve beslenme hakkına sahiptir.
6. Kadınlar eğitim hakkına sahiptir.
7. Kadınlar kendi eşlerini seçme ve iradeleri hilafına evlendirilmeme hakkına sahiptir.
8. Hiçbir kadın aile üyeleri ya da yabancılar tarafından dövülmeyecek ya da fiziksel şiddete uğramayacaktır. Tecavüz ya da tecavüz teşebbüsü sert bir biçimde cezalandırılacaktır.
9. Kadınlar devrimci silahlı kuvvetlerde önderlik konumlarını işgal edebilir, askerî görevleri yerine getirebilir.
10. Kadınlar diğer devrimci yasa ve tüzüklerde belirtilen tüm hak ve görevlere sahiptir.”[36]

Sibel Özbudun
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
amerika, hareketi, kadinlarin, latin, oteki


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
10. Kadınların Dünyaları Kongresi İspanya'da Başlıyor kurtulush Güncel Mevzular 0 07-07-2008 02:45
Siborg Manifestosu kurtulush Köşe Yazıları 2 06-07-2008 22:11


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 19:08 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org