İran nasıl böyle olmuştu?
Türbanın serbest kalması ihtimali insana ister istemez İran'ı hatırlatıyor. Şöyle bir geçmişe bakalım dedim.
1979 Ocak ayında İran Şahı memleketi terk edip bir nevi sürgüne gitti. Ayetullah Humeyni sürgünde bulunduğu Paris'ten, Devrimci İslam Konseyi'nin, Şah'ın 'kanun dışı' hükümetinin yerini aldığını açıkladı.
1979 Şubat. Ayetullah Humeyni, Fransa'dan İran'a döndü. Kendisini milyonlarca insan karşıladı.
8 Mart 1979 günü Ayetullah Humeyni 'Devlet dairelerinde çalışan kadınların bundan böyle peçe takıp, islami elbise giymeye mecbur olduklarını bildirdi. İşin acıklı tarafı ise 8 Mart'ın Düna Kadınlar Günü olması idi.
1979 Nisan ayında Humneyni İran İslami Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti. Bütün kanunlar kalktı. Yerlerini Şeriat hükümleri aldı. Kadınlar haklarının büyük bir kısmını kaybettiler.
Bunların en mühimleri 1931'de kabul edilen Aile Kanunu ile kadınlara verilen boşanma hakkı ile erkeklerin birden fazla kadın ile evlenmesini yasaklayan hükümler ile miras hakkı idi.
18 olan evlenme yaşı kızlar için 13'e, oğlanlar için ise 15'e indirildi.
Kızların normal mekteplere gitmeleri yasaklandı.
Kadınların çadır (tepeden tırnağa siyah ve peçeli bir kıyafet) giymeleri mecburi oldu.
Humeyni'nin kadınları sadece cinsi birer madde olarak gören felsefesi icabı bu sayede erkeklerin tahrik olmalarına mani olunacaktı.
Kadınlar miras başta olmak üzere medeni kanunun bir çok hakkından mahrum edildiler.
Okullarda, otobüslerde, denizde, kayak merkezlerinde velhasıl her yerde kadınların erkeklerden ayrı olması kaide haline geldi. Bunun aksi olduğu takdirde Devrim Muhafızları kadınları hemen bekaret kontroluna götürebiliyorlar.
Devrimden sonraki bir kaç sene, vücutlarının ellerinden başka bir yeri açık olan kadınların cezası ya 70 kırbaç ya da 60 gün hapis idi.
Bu arada kısa kollu gömlek ile dolaşan erkeklerin de kolları siyah boya ile boyanabiliyordu.
Rivayete göre hapiste olan kadınlar, idam edilmeden önce Devrim Muhafızları tarafından iğfal ediliyorlardı. Bunun asıl sebebi bu kızların, kadınların cennete gitmelerine mani olmaktı.
1983 Eylül ayında, İran'ın kuzey doğusunda, Türkmen kadınlara islami elbise giydirmek ve peçe taktırmak isteyen Devrim Muhafızları ile Türkmen ve Tatar kabileler arasında çatışmalar çıktı.
1991 Temmuz ayında islami kıyafet mecburiyetini protesto eden yüzlerce kadın hapise sokuldu.
1991 Ağuston ayında İran'da, yabancı şirketlerde çalışan kadınların da kıyafet kaidelerine uymalarının icap ettiğine dair bir emir yayınlandı.
Daha sonraları Muhamet Hatami Cumhurbaşkanı seçildi ve onun zamanında kadınlara nisbi bir rahatlık geldi. Kadınlar belediye seçimlerinde bazı koltuklar kazandılar. Okullarda ve devlet dairelerinde kıyafet konusunda biraz tolerans gösterilmeye başlandı ancak bu iyileşme harketleri Ashmedi Nejat'ın başkanlığı ile sona erdi.
2007 senesinde erkeklerin kolsuz T-shirt giymeleri ve saçlarını batı usulü kestirmeleri yasaklandı.
Uzun lafın kısası Şah devrinde bile bu kadar eziyet çekmeyen ve oldukça modern bir görünüşe sahip olan İran halkı yine karanlığa büründü.
Aslında İslam Devrimi'nden Öncede Çok Direndiler !
Humeyni'nin başörtüsünü zorunlu yapma girişimini protesto için binlerce kadın meydanlara aktığında takvim 8 Mart 1979'u Dünya Kadınlar Günü'nü gösteriyordu. Hükümet göstericilere "Humeyni'yi yanlış anladıklarını zorunlu örtünmenin söz konusu olmadığını" anlatmak, güvence vermek zorunda kaldı.
Bugün: 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde "Başörtüsü istemiyorum" diyen kadınlar başına jop yiyor!
Eski Tahran Büyükelçisi Korkmaz Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan uyarı var:
"İran'da örtü okula sinsice girdi; 3 yılda herkes örtündü"
Önceki gece NTV'de akademisyenlerle türbanı tartışıyorduk, ki internet adresimize bir mektup düştü.
Tahran'da yaşamış, "adının açıklanmasını istemeyen" bir diplomat eşi, İran'daki örtünme konusundaki deneyimini aktarıyor, Türk kadınlarını uyanık olmaya çağırıyordu. İsmi kontrol ettik; doğruydu.
Mektup, 1991-94 yılları arasında Türkiye'nin Tahran Büyükelçiliği'ni yapan Korkmaz Haktanır'ın eşi Handan Haktanır'dan geliyordu.Yayında isim vermeden, mektuptan bölümler okudum.
Yayından sonra da kendisine ulaşıp mektubun tamamına bu köşede yer vermek için iznini istedim.
İşte Handan Haktanır'ın "türban uyarısı":
"Ruj süreni sopaladılar"
"Tahran'da görev yapmış bir diplomatın eşi olarak, türban konusunda düşündüklerimi bir iki cümleyle ifade etmek isterim:
Tayin yerimiz olan Tahran'a uçağımız inerken 'hicab'ımı başıma geçirdiğimde kendimi şöyle teselli ediyordum:
'Nasıl olsa burası benim ülkem değil. Birkaç yıl dişimi sıkar katlanırım. Çok şükür ki biz Atatürk kızlarıyız ve böyle şeyler bizim başımıza gelmez.'
Tahran'daki görev süremiz boyunca (gayrimüslimler de dahil olmak üzere) 'hicab'sız dolaşan tek bir kadın görmedim. Bir yabancı diplomatın eşi, şapka takarak bu yasağı delmeyi denedi, ancak devrim polisleri kendisini derhal ikaz ettiler.
Bir başkasının eşi ruj sürdüğü için karakola alındı ve ellerine sopalarla vuruldu. Bu hanım bir keresinde 'Eğer Müslümanlık buysa, Hıristiyan olduğum için çok şanslıyım' demişti.
"Süreç 3 yılda tamamlandı"
"Tayinimizin ilk günlerinde İranlı hanım dostlarım bana sürekli olarak Türk kadınlarının dikkatli olmalarını ve erkeklerin bilinçaltındaki güvensizlik duygularından ve endişelerden kaynaklanan bu uygulamanın, sinsice ve adım adım geldiğini söylüyorlardı.
Bir gün okullarına gittiklerinde kapıda 'Bundan böyle hicabsız derslere giremeyeceklerine' dair bir kâğıt bulmuşlardı.
Dedikleri kadarıyla, sürecin tamamlanması üç yıl almıştı. Ondan sonra ise çok geç olmuştu.
İtiraz edenlerin sayısı giderek azalmış, sonuçta yıllar sonra bu ortam içine doğan kızlar için 'hicab'lı olmak son derece doğal ve yerine getirilmesi gereken bir şart olarak algılanmaya başlanmıştı.
Bu uyarıları ben o zaman masal dinler gibi dinlemiştim. Evet, ben de onlar gibi giyiniyordum, ama bu benim değil onların sorunuydu. Bizim ülkemizde böyle şeyler olmazdı.
"Rüyamda korkuyordum"
Ancak, bir süre sonra vestiyerden 'hicab'ımı alıp taktığımı, ancak sokağa çıktıktan sonra fark ettiğimin ayırdına vardım. 'Hicab', benim için de artık bir refleks haline gelmişti.
Öyle ki, bazen rüyalarımda bile kendimi başı açık olarak gördüğümde korkuyla uyanıyor 'Devrim polisleri geliyor, ben ise hicabımı takmamışım' diye paniğe kapılıyordum. İşte o zaman, 'hicab'ın aslında buzdağının görünen parçası olduğunu; asıl amacın, kadının ezilmesi, kontrol altına alınması ve korku altında yaşayan, ikinci sınıf insanlar olduklarına inandırılması olduğunu anladım.
O nedenle Türkiye kadınlarının çok dikkatli olması ve son derece masumane bir şekilde, özgürlük adı altında gelen bazı uygulamaların, ileride çok daha baskıcı bir rejimin ayak sesleri olabileceğini asla akıllarından çıkarmamaları gerekmektedir.
En içten saygılarımla..."
07.02.2008.... CAN DÜNDAR