|
|
Atatürkçülük nedir?Köşe Yazıları içerisinde Atatürkçülük nedir? konusu: Atatürkçülük’ün üçüncü grup dayanaklarını ‘altı ok’ veya ‘Atatürk ınkılapları’ denilenler oluşturuyor. CHP’nin ilkeleri olan bu okların sayısı 1927’de dörttü. [cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık]. 1931’de devletçilik ve inkilapçılık eklenerek ilke sayısı ...

19-06-2008, 14:28
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 275
|
|
|
Atatürkçülük’ün üçüncü grup dayanaklarını ‘altı ok’ veya ‘Atatürk ınkılapları’ denilenler oluşturuyor. CHP’nin ilkeleri olan bu okların sayısı 1927’de dörttü. [cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, halkçılık]. 1931’de devletçilik ve inkilapçılık eklenerek ilke sayısı altıya çıkarıldı. 1937’de de bu ‘ilkeler’ anayasa hükmü haline getirilerek CHP’nin ilkeleri devletin ilkeleri sayıldı. Aslında söz konusu olan ilkelerden çok. yapılanları ilke ilan etmekti. Bir tür “yaptım oldu” anlayışı geçerliydi. Bu durumda birşeyin ilke sayılması için uygulayıcıların [iktidar sahiplerinin densin] ona karar vermesi yeterliydi. Dolayısıyla, teoriyle pratik arasındaki ilişki ters-yüz edilmişti. Teorinin pratiğe önceliği olması gerekirken, pratikte yapılanlar teori [ilke] sayılıyordu. Söz konusu “ilke ve inkilapları” kısaca ele almadan önce, önemli gördüğümüz bir hatırlatma uygun olur. 1923’de Cumhuriyetin ilanından sonra yapılan ve ilke ve inkilaplar denilen şeylerin hemen hepsi, 1908 Jön Türk [İttihatçı] darbesinden sonraki on yılda dillendirilen, yapılan veya yapılmak istenen şeylerdi. Birincisi bunlar ileri sürüldüğü gibi Cumhuriyet döneminin özgün düzenlemeleri, yepyeni şeyler değildi; ikincisi, yapılan bu düzenlemeler veya değişiklikler [inkilaplar] toplumdan çok devleti angaje eden şeylerdi. Devleti tahkim etmek, iktidarı sağlam temellere dayandırmak, başta Osmanlı İmparatorluğu kalıntısı asker-sivil yönetici bürokratik elit olmak üzere, toprak ağaları ve komprador burjuvaziden oluşan egmen sınıf ittifakının sömürü ve yağma olanaklarını güvence altına almaktı. Elbette gerçek niyet öyle olsa da söylem farklıydı. İnkilaplardan çok söz ediliyordu ama toprak ağalarının toprağı temellük etme durumunu inkilaba uğratmak asla akla gelmiyordu. Dolayısıyla, yapılanlar esas itibariyle toplumun temelini angaje eden şeyler değildi. Gerektiğinde değişiklikler yapmak [inkilap= değişme, bir halden başka bir hale dönme] eşyanın tabiati gereğidir ve bunu bir ilke saymak abestir. Dolayısıyla ilkelerden biri olan “inkilapçılık” bütün devletler ve iktidarlar için her zaman ve her yerde az-çok geçerlidir. Bunlar, iddia edildiği gibi Atatürkçülük’e özgü bir şey, onun bir ‘orijinalliği’ değildir.
|

19-06-2008, 14:29
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 275
|
|
|
Aslında uygulamanın teorileştirilmesi ve ilke mertebesine yükseltilmesi, Molière’in ünlü oyunu Kibarlık Budalası’daki Monsieur Jourdain’in durumunu hatırlatıyor. Monsieur Jourdain’in söylediklerinin nesir olduğunun farkına varması gibi, yönetici klik de sanki 1920’li ve 1930’lu yıllarda yaptıklarının inkilap olduğunu fark etmişti... Bu durum, şeyleri adlandırma konusunda kendilerini ne kadar ‘özgür’ hissettiklerinin de bir göstergesidir. Devletçilik ilkesini ele alalım. 1931’e kadar böyle bir ilke yoktu. Devletçilik henüz oklardan biri değildi. Eğer böyle bir ilke söz konusu olsaydı, daha baştan ilan edilmiş olması gerekirdi. Başlarda [1923-1930] özel teşebbüsçülük esastı, 1929 dünya ekonomik krizinin ekonomide yarattığı büyük sarsıntı, başka birçok yerde de olduğu gibi, devlet müdahalesinin dozunu artırmayı gerektiriyordu. Eğer devlet ekonomiye kapsamlı bir müdahalede bulunmazsa, egemen sınıf iktifakı tehlikeye girebilirdi. Devletçilik denilen uygulama aslında olayların zoruyla gündeme gelmişti. Dolasıyla, devletçiliği bir ilke saymak, zorunluluğu erdeme dönüştürmektir. Özel bir durum karşısında alınan bir önlemin ilke sayılması, yönetici bürokratik kliğin bir buluşuydu. Oysa, söz konusu olan belirli bir konjonktürde alınan önlemler, uygulanan ekonomik politikalardı. Nitekim, kapitalist dünya sisteminin ‘yapısal krizi’ atlatıp, yeniden genişleme dönemine girmesiyle, artık bir ilke olarak devletçiliğin esâmesi okunmuyordu. Şimdilerde Atatürkçü olduğunu söyleyenler ülkenin varını yoğunu özelleştirme adı altında emperyalist sermeyeye ve yerli uzantılarına peşkeş çekmeye devam ederken, hâla devletçilikten söz etmek, devletçiliği altı oktan biri saymaya devam etmek ne anlama geliyor? Elbette devletçilikten ne anlaşıldığı da önemlidir. Hiçbir zaman iç tutarlılığı olan bir ‘devletçilik’ tanımı ve uygulaması olmadı ama devlet eliyle özel şahısları zengin etme uygulamasının sürekliliği söz konusuydu. Eğer bir kapitalist zarar ederse, devlet zarar eden işletmeyi yüksek fiyattan satın alır, işletme kârlı hale gelince de özelleştirilir. Üstelik bu durum, ‘ekonominin’ ‘iktisat biliminin’ ve ‘ülke çıkarlarının’ bir gereği sayılır... Reel durum ortadayken devletçilik ilkesinin şöyle ifade edilmesi daha uygun olurdu: Devlet eliyle özel şahısları zengin etme ilkesi... Devleti kullanarak hazineyi ve bütçeyi yağmalama ilkesi...
|

19-06-2008, 14:29
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 275
|
|
|
Kafa karışıklığı yaratan ilkelerden biri de laikliktir. Modernite devrimi yaşamamış bir toplumun gerçek anlamda [radikal] laik olması mümkün değildir. Zira, laiklik modernitenin sadece bir gereği değil, olmazsa olmazıdır. Radikal bir laiklik söz konusu olmasa da, Cumhuriyet dönemi laikliği de Jön Türkler’in, onlardan önce de Tanzimat sürecinin mirasıdır. Nitekim, Jön Türklerin [İttihatçıların] programında hukuk, eğitim ve adalet alanlarında önemli dönüşümler amaçlanmaktaydı. İttihatçılar Şer’i mahkelelerin Adliye Nezareti’ne, evkaf mekteplerinin de Maarif Nezaretine devrini gündeme getirerek laiklik alanında önemli bir hamle yapmışlardı. Cumhuriyet dönemi laikliği gerçek anlamda bir laiklikten çok, iktidarın ihtiyacı doğrultusunda dini araçlaştırmaktan ibaretti. Nitekim bir kurum olarark din, aynı Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi, devlet aygıtının bir bileşeni olmaya devam etti. Dolayısıyla dinle siyaset hiçbir zaman birbirinden ayrılmadı. Zaten rejimin niteliği ortadayken ayrılması mümkün de değildi. Zira, bir darbeyle Cumhuriyet ilan eden bürokratik klik, kitlelerin bilincine nüfuz edip, yanılsama yaratma gücüne sahip rasyonalist bir egemen ideoloji üretmekten acizdi. Böyle bir şey mümkün değildi çünkü ‘yeni rejim’ emekçi kitlelere kayda değer bir şey teklif etmiyordu. Dolayısıyla, sadece kendi resmi ideolojisine dayanarak hükmedemezdi, gerektiğinde geleneksel ideoloji olan dini yardıma çağırmak, kullanmak, manipüle etmek durumundaydı... Nitekim öyle de oldu. Netice itibariyle ve retoriğe rağmen, din-devlet ilişkisi bakımından Cumhuriyet dönemindeki durum, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğundaki sistemin bir devamıydı. Şeyh’ül İslamlığın fetva verme, meşrulaştırma-kabullendirme işlevi, Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından devralındı. Şimdilerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 80 binden fazla personeli, altı bakanlıktan daha büyük bütçesi var... Böyle bir rejimin hâla laik olduğuna inananların varlığı rahatsız edici değil mi? Velhasıl, reel durum tevatür edildiği gibi değil...
|

19-06-2008, 14:30
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 275
|
|
|
Halkçılık da İttihatçıların dillendirdiği birşeydi, Atatürkçü rejimin bir buluşu değildi. Fakat, asıl önemli olan Attatürkçü halkçılığın halktan çok devleti, egemenler katını angaje eden bir söylem oluşudur. [Halkçılıkla ilgili bir ileştiri için Paradigmanın İflası adlı kitabımın onuncu bölümüne bakılabilir]. Atatürkçü halkçılık, sınıfların varlığını inkâr eden bir ‘halkçılık’ anlayışıydı. Söylem kabaca şöyleydi: “ bizde bugüne kadar Batı’da olduğu gibi sınıflar teşekkül etmemiştir, halkçılık uygulamasıyla bundan sonra da oluşmasına izin verilmemelidir... Söylem böyleydi ama yapılanlar hızla mevcut sınıfsal ayrışmayı derinleştirecek istikamette yol alıyordu. Osmanlı kalıntısı egemen bürokratik klik bir burjuva sınıfı yaratmak üzere yoğun bir çaba içine girmişti ve bal tutan parmağını yalıyordu... Aslında 1930’lu yıllarda rejimle halk yığınları arasındaki uçurum daha da derinleşmişti. Atütürkçü halkçılık söylemi, rejime halk katından ‘yandaşlar’ edinme girişimiydi. Velhasıl yönetici kliğin bir kuruntusuydu, gerçek dünya’da karşılığı olan bir şey söz konusu değildi. Zira, emekçi halkla rejim arasındaki ilişkinin yönü, halktan rejime doğru değil, rejimden halka doğruydu. Tam bir ilişki tersliği söz konusuydu, “hükümet halk için değil, halk hükümet içindi... “ Böyle bir rejimin ‘halkçılık söyleminin’ bir kıymet-i harbiyesi olabilir miydi?
|

19-06-2008, 14:30
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 19-06-2008
Mesajlar: 275
|
|
|
Eğer, Mustafa Kemal’in şahsiyeti, etrafında yaratılan efsane ve onun yaptıklarının kutsanması bir yana bırakılırsa, gerçek dünyadaki durum, reel durum ne idi?Yukarda da söylediğimiz gibi, 1923 sonrasında ülkenin kaderini elinde tutan yönetici klik, Mustafa Kemal’i putlaştırmadan, yapılanları [inkilapları] yüceltip-kutsamadan ve olup bitenlerin tartışılmasını yasaklayıp-engellemeden iktidar olamayacağını biliyordu. Eski şarabı yeni şişeye koyarak servis yapmak, nasıl şarabın neteliğini değiştirmezse, yapılan inkilapların kitlelerin yaşamında bir inkilap yaratması da mümkün değildi. Bu yüzden bağnaz bir resmi ideoloji üretmeye mahkûmdular ama o kadarı dahî yetmeyecekti. Rejimin [resmi] ideolojisi olan Atatürtkçülüğü bir tür devlet dini, rejimin ‘laik’ dini haline de getirmek zorundaydılar ve getirdiler. Bu yüzden ‘modernliğin timsali sayılan Cumhuriyet iki dinli bir Cumhuriyettir. Hem rejimin adını Cumhuriyet koyup hem de cumhuru [halkı] dışlayan, onu işe karıştırmayan bir rejimin ideolojik akrobasiye baş vurması kaçınılmazdı. Sömürü ve yağmanın meşrulaştırılıp-dayatılabilmesi, Mustafa Kemal’in putlaştırılmasından ve yaptıklarının kutsanmasından geçiyordu. Eğer bir şahsiyet yedi düveli yeniyorsa, bir halkı kurtarıyorsa, o halka bir vatan bağışlıyorsa, ona bir Cumhuriyet hediye ediyorsa, ortalığı inkilaplarla donatıyorsa... o sıradan bir fânî olabilir miydi?... Rejimi ve Mustafa Kemal’i kutsamaya memur edilmiş devlet şairlerinden biri olan Hakkı Sunat’ın aşağıdaki şiiri, putlaştırma hakkında fikir veriyor: “Bir zamanlar başımızda/ Bir duygusuz sultan vardı/ Memlekete hiç bakmazdı/ Ne fabrika ne yolumuz/Ne de böyle okulumuz/Yurtta bir şeyimiz yoktu/ Bu yüzden derdimiz çoktu/ Yetişti imdada Ata/ Şükür kavuştuk hayata/ Önce düşmanları boğdu/ Sonra sultanları kovdu/ Verdi bize hürriyeti/ Bu güzel cumhuriyeti...” Mustafa Kemal’i kutsayıp, tabulaştırmak, onun kişiliği etrafında bir kült yaratmak, sömürü ve yağmanın sürdürülmesi, kitlelerin oyunun dışında tutulması, bu amaçla tartışmanın yasaklanması için gerekli olsa da, çelişik durumlar ve tutarsızlıklar da kaçınılmazdı. Ölümünden sonra [1951] Atatürk’ü koruma kanununun [ünlü 5816 sayılı kanun] çıkarılması, kutsamanın, yüceltmenin, tabulaştırmanın bir başına yeterli olmadığının itirafıdır. İnsan üstü, kutsal bir gücün fânî insanların korumasına ihtiyacı olur muydu?
|

19-06-2008, 15:13
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 31-12-2007
Mesajlar: 209
|
|
|
Bu sayfaya asmış olduğunuz konunun tüm bölümlerini henüz okumadım. Sadece şöyle bir göz gezdirdim. Siyasi açıdan farklı noktalarda olsak da, bu husus da çok ortak noktamız olduğunu gördüm. Gerekirse bunlardan da bahsedebilirim. Ancak mevzu kişiselleşme eğilimi gösterebilir. Bütünüyle okduğumda kendimce gerekli gördüğüm hususları yazacağım. Ancak şimdilik bir cümlenize taklımam nedeniyle bu mevzu da bir kaç satır karalamaya çalışayım.
"... Zira, ‘insanlar tarihlerini yapar’, insanlar tarihlerinden sorumludur’ anlamındaki modernite, kişi kültünü, kişiye tapınmayı dışlamak durumundadır..."
Demişsiniz. İlk çağdan beri insanlar, kimi menfaat gruplarının gizli hesaplarını perdelemek için kutsallaştırılır ve tartışılmaz yapılır. Aslında bu kutsallaştırmayı sağlayanlar, öne sürdükleri kişi/kişileri sadece kullanırlar. Onar için gerçekte bir kutsallık veya fetiş asla yoktur. Bu sadece büyük kitleleri deyim yerinde ise "Zapt-u Rapt" altında tutmak için gereklidir.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz
İşte daha karşılıklı münazaraya tabiri caizse 1-0 galip başlamak için Neyzen Tevfik'e ait olduğu iddia edilen ve insanların başına kakınç edilen dörtlük.(*)
Halbuki, her ne kadar Milli bir karakter arzetmese de, yurdun çeşitli bölgelerinde işgâle karşı başlatılan direniş harektleri ve bu direnişleri örgütlemeye çalışan Müdâfa-i Hukuk cemiyetleri, zaten bir mücâdele başlatmış idi. Eğer halktan işgâle karşı bir direniş meydana gelmeseydi, Mustafa Kemâl'ın de yapabileceği fazla bir şey olmayacaktı. Ancak, istiklâl harbi esnasında yaptığı en önemli iş, bölük pörçük direniş harektlerini tek çatı altında birleştirmesidir. Bunu küçümsemek adına söylemedim. Yapılan şey çok önemlidir. Ancak şimdiki Miltarist/Faşist oligarşiyi halka dayatmak için sürekli beyin yıkama ve psikolojik harp taktiklerinin uygulanması, Kurtuluş savaşı ile şimdiki menfaat düzeni arsında bir paralellik kurma çabaları, aslında nelerin gizlenmeye çalışıldığına dair önemli bir gösterge oluşturmaktadır.
Kültür devrimleri bu mazlum topluma "Aydınlanma ve batılılışma" diye yutturulmaya çalışılırken, arka plândaki asimilasyon gerçeği hep gizlenmiştir. Mütedeyyin müslümanları Demokrasi konusuda "Takiyyeci"lik ile suçlayanlar, söz konusu devrimlerin başlangıcından itibaren "Batılılaşma/Çağdaşlaşma" geyiği ile asimile faaliyetlerini kamufle etmeye çalışrak takiyeynin ağa babasını yapmaktadırlar.
İstiklâl harbininin askeri başarıları dünya da emperyalizme karşı mücadelede örnek gösterilireken bu onurlu mücadele, T.C nin kurulmasından itibaren palazlanmaya başlayan "Milli burjuva"(!), daha net tabirle işbirlikçi montaj sanayicilerinin emperyalizme entegre olmuş çıkarlarını gizlemek için ustca kullanılmış, kullanılmaya da devam edilmektedir.
_________________________________________
(*) "Aslında Emniyet Genel Müdürlüğü'nde Asayiş Şube Müdürü olan Mutlu Çelik'e ait. Çocuklara karşı işlenen suçlar konusunda uzman olan Emniyet Müdürü Mutlu Çelik, gerçekte ’’Cevaben’’ başlıklı bu şiirini 1994 yılında yayınladığı ’’Yalnızlık Pusuda Bekler’’ adlı kitabına da koymuş. Mutlu Çelik'in ’’Neyzen Tevfik'e ait olduğu iddiaları üzerine’’ şiirin kendisine ait olduğunu mahkeme kararıyla tescil ettirdiği de belirtiliyor." (Alıntıdır)

Ahlaki temeli sağlam olmayan bir toplum, -ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle- soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Andre Maurois
Konu Erdoğan tarafından (19-06-2008 Saat 15:24 ) değiştirilmiştir..
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:53 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org
|
|
|
|