UZUN yıllar önce, Afrika’nın çocuklarının köleliği üniformalar ve devriye arabalarıyla değil, zincirler ve kamçılarla sağlanırken, Brezilya’da siyah insanlar sadece iki yerde olabilirdi: Senzala’da ya da Quilombo’da. Senzala, efendinin evinin dışına yerleştirilmiş küçük bir kulübeydi; kölelerin günbatımından gündoğumuna kadar, kilitli kapılar ardında duvarlara zincirlenmiş halde kalacakları derme çatma bir kulübe. Senzala onların eviydi; çocuklarını orada yetiştirirler ve orada yaşlanırlardı. Beyaz gözlerden uzakta, gizlice, dillerini, dinlerini ve kültürlerini yaşatırlardı. Senzala’nın penceresi hep çiftlik avlusuna bakardı ve buradan avlunun ortasına dikilen direk görülürdü. Pelourinho – baş kaldıran kölelerin itaat edene ya da ölene kadar –hangisi önce olursa– işkenceye maruz kaldıkları direk. Senzala buydu.
Fakat kimi zaman, bir grup azimli ve adanmış köle, efendinin kırbaçları, zincirleri ve Senzala’larının cömertliğinden firar eder ve ormana girerlerdi. Gece gündüz demeden, günlerce mataya, ormanın derinliklerine doğru kaçan köleleri yakalamaktan sorumlu siyah ya da melez memurlar olan hain Capitaes to Mato’lardan uzağa koşarlardı. Ormanda umut ararlardı. Ormanda özgürlük ararlardı. Ormanda, beyaz adamdan uzakta, Quilombo’yu ararlardı.
Quilombo’lar, firar eden kölelerin matanın kalbinde yarattıkları kent devletlerdi. En ünlüsü de – en büyüğü ve özgürlük arayanların karanlıkta gizlice adını fısıldadıkları – Palmares’ti. Palmares on bir farklı köye kurulmuştu ve tahminlere göre nüfusu yirmi ila otuz bin kişiydi. Palmares’te, diğer Quilombo’larda olduğu gibi çoğunluk firar eden kölelerden oluşuyordu. Yerliler ve yoksul beyazlar da diğer herkesle aynı haklar ve sorumluluklarla Quilombo’ya kabul ediliyordu. Kararlar her ırktan, erkek ya da kadın, tüm yetişkinlerin katılabildiği (ve çoğunlukla da katıldığı) köy toplantılarında alınıyordu.
Hayır, Palmares bir ütopya değildi. Kararların mümkün olduğunca yatay bir zeminde alındığı ve herkesin eşit görüldüğü komünist bir toplum değildi. Palmares’te her köyün bir şefi vardı. Başkent Macacos’un şefi, Palmares’in kralıydı. Fakat bu, ne burası ne de bugün için önemli. Bugün önemli olan, Senzala’nın karşıtı olarak Quilombo’dur.
Palmares alevlerin içinde öldü. Kent, son kalan kişi ölene kadar savaştı. Yüz yılı aşkın bir süre boyunca egemenliği ve bağımsızlığı için savaşmıştı. En çok kutsadığı şeyi, özgürlüğünü ve kendi kaderini belirleme yeteneğini savunmak için hayatını verdi.
Palmarino’ları savaşmaya iten şeyden bahsetmek istiyorum. Bir arkadaşım beni derinden etkileyen bir şey söylemişti. Şöyle demişti: “İnsanlar şunun ya da bunun için ölmekten bahsedip duruyorlar. Yeterince militansan amacın uğruna ölmelisin; sıkı biriysen inançların için ölmelisin. Fakat kimse sormuyor: ne için yaşıyorsun? Ölmek değil, yaşamak – hayatın ne için?”
Palmarino’lar bir şeyler için yaşıyorlardı. Özgürlükleri ve kolektif otonomileri için yaşıyorlardı. Kendi kaderini belirleme hakkı için, geçmişte onları köle tutan zincirlerden kurtulmak ve kendi hayatlarının akışını kendilerinin belirlemesi için yaşıyorlardı. Eğer bunun için öldülerse, ne için yaşadılarsa onun için öldüler. Özgür insanların ölümüyle öldüler.
Şimdi biz, anarşistiz diyoruz. Tüm zincirlerin kırılmasını ve tüm baskıların yok edilmesini istediğimizi söylüyoruz. Fakat anarşist “hareket” içinde, siyah halklar ve diğer beyaz olmayan halklar hala Senzala’dalar. Hala kendimizi gizlemek, beyazlara “Efendi” diye hitap etmek ve kendimizi duvara zincirlemek zorundayız. Hayır, ırkçılıktan bahsetmeyelim; şu soyut “hepimiz-eşitiz-haydi-kumbayalar-söyleyelim-ve-derimizin-rengi-mesele-değilmiş-gibi-yapalım” ırkçılık algılayışı dışında. Kimse “geber zenci, geber!” diye bağırmasa da çok net biçimde “kapa çeneni zenci, kapa çeneni”leri duyabilirsiniz.
Irkçılık sadece tali bir sorunmuş, Leninist Devlet gibi, biz istersek sönümlenecek bir şeymiş gibi yapıyoruz. Anarşizme, özellikle de Kuzey Amerika Anarşizmine bulaşan asıl ırkçılık, kişi otoriter bir milliyetçi ya da daha da kötüsü Maocu olarak görülmeden sorgulanamıyor. Her şeye kızıl damgası vurmak!
Tıpkı gerçek Senzala’daki gibi, bizim ırkçılığa karşı direnişimiz de gizli olmalıdır. Saklanmalı ve başka bir şeymiş gibi gerçekleştirilmelidir. Olması gereken şey olamaz, yapılması gerekeni yapamaz; aksi takdirde Senzala parçalanacak ve efendinin evi ateşe verilecektir. Hayır. Capoeira gibi, Kuzey Amerika anarşizminin içindeki beyaz üstünlüğüne karşı mücadelemizin bir savaş sanatı haline gelmesi için kendini bir dansla gizlemelidir.
Ve rap parçasının nasıl devam ettiğini biliyorsunuz: Güç kazanmaktan bahsedersek, bu, güce aç olduğumuz anlamına gelir. Kendi kaderimizi kendi elimize almayı savunursak, bu, otoriter milliyetçiler olduğumuz anlamına gelir. Beyaz Anarşizmi ifşa ettiğimizde, seçkinci beyaz anarşistler genellikle “Hey, ben bir defasında siyah bir anarşist görmüştüm!” ya da klasik “evet, beyaz olmayan cemaatlere ulaşmamız gerekiyor” gibi özürler sunarlar.
Size bir şey söyleyeyim; kitlelerin sizin Anarşizminize akın etmemelerinin tek bir nedeni var – o, sizin Anarşizminiz. Halkla ilişkilendirilemeyecek beyaz, küçük burjuva anarşizmi. Bir Siyah olarak ben sizin anarşizminize ilgi duymuyorum. Sizin ve beyaz arkadaşlarınızın bireyci, kendine hizmet eden, bencil özgürleşmesiyle ilgilenmiyorum. Benim ilgilendiğim kendi halkımın özgürleşmesi. Dünyanın her yerinde saldırıya uğrayan ve köpeklere gösterilenden bile beter muamelelere maruz kalan Afrikalı diasporanın çocuklarının kolektif özgürleşmesi.
Yani, hayır; biz, sizin anarşizminize ilgi duymuyoruz. Kendimizinkini yaratmamız gerekiyor. Bunu anlayın; eğer Palmares’te beyazlar müttefik oldular ve siyahlar ve yerlilerle birlikte öldülerse bu, siyahları ve yerlileri kendi yapılanmalarına, kendi toplumlarına davet edip “Hepimiz eşitiz” dedikleri için değil; siyahlar ve yerliler, güç ilişkilerinin farklı olduğu ve böylelikle de beyazların artık ayrıcalıklarının katıksız gücünü kullanarak toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğine dair fikirlerini empoze edemedikleri kendi yapılanmalarını – kendi toplumlarını – yarattıkları için oldu. Beyaz olmayan insanları kendi toplumunuza ya da hareketinize, sanki hiçbir kültür çatışması ya da yüzleşme yaşanmayacakmış gibi entegre etmeyi denemek naiftir, anlamsızdır ve aldatmacadan başka bir yere varamaz.
Günümüz anarşist teorisi ve pratiğinin Senzala’sında, Siyahların ve beyaz olmayan diğer halkların tek yeri duvardaki zincir ya da Pelourinho’dur. Bu “hareketin” yapısını, neden gerçekten beyaz banliyö gençlerinden oluştuğunu sorgulamak Pelourinho’ya bir davettir – ya da Quilombo’ya.
Bazı firari köleler Kuzey Amerika ormanında kendi Quilombo’larını yaratmaya karar verdiler ve adını A.P.O.C. (Anarchist People of Color / Beyaz Olmayan Anarşist İnsanlar) koydular. APOC, hareketin içinde beyaz olmayan insanların öz yönetiminin başlangıcı için gerekli olan bir adımdı. Aradığımız bu öz yönetim, hareketin içinde ve dışında ırk sorunlarını kendi perspektifimizle çözümlemektir. Otorite ve bunun anarşist olmamız için ne anlama geldiğine dair kendi çözümlememizi yaratmak. Bunun, Anarşist bir etkinlikte kendilerini hep garip hisseden, etrafa bakarken yanlış yola sapıp, ayrımcı Mississippi’nin sadece beyazların olduğu bir yerine gelip gelmediğini düşünenler açısından ne anlama geldiğini bulmak.
Bir anarşist bana polislerin nasıl da faşist domuzlar olduklarını anlattığında, durup bir düşünürüm. Birçok kez şu ya da bu şirket toplantısına ya da başka bir şeye karşı düzenlenen bir protestoda polisler kalabalığa göz yaşartıcılarla saldırıp birkaç kişiyi dövünce, bazı deneyimlerime dayanarak şöyle düşünürüm: adamım, kolay atlattın. Brezilya’daki mahallemde sadece dayak yiyince şanslı olduğunun düşünüldüğünü hatırlıyorum. Amcamı vurarak öldürdüklerini hatırlıyorum. Beni sürekli takip eden ve korkudan yüreğimi ağzıma getiren bir polisi hatırlıyorum; çünkü şöyle düşünüyordum, beni vuracak ve hiçbir şekilde gidip de bir yetkiliye şikayet edemem çünkü o zaman kesin ölürüm. Kuzenim daha bebekken ve teyzemin yatağında uyurken polislerin ellerinde silahlarla büyükannemin evini bastıklarını hatırlıyorum. Burada, Doğu Palo Alto’daki mahallemde bile geceleri polislerin devriye gezdiklerini duyabilirsiniz ve herhangi bir protestoya katılmış kara blok çocuklarını aramadıklarını bilirsiniz. Şimdi bana polislerin nasıl da faşist olduklarını bir daha anlatın...
Gerçek şu ki, biz baskıyı biliyoruz. Bunu yaşıyoruz, bunu deneyimliyoruz. Bu biçimde ya da başka bir biçimde, aşırı bir baskı ya da bir başkası. Bunu kavramsallaştırmıyoruz. Oturup acı hakkında entelektüel düşüncelere dalmıyoruz; çünkü insanlarımız avlanıyor ve vuruluyor, yakılıyor ve dövülüyor; ve acıyı fiziksel olarak öğrendiğimizde felsefi olarak anlamaya ihtiyacımız kalmadı.
Peki insanlar neden Anarşist hareketin kortejlerini doldurmuyor? Polis vahşetinin darbelerini hisseden ve kapitalizmin arkasında bıraktığı hurdalarda yaşayan insanları harekete katılmaktan alıkoyan ne?
Cevap basit: çünkü bu, onların hareketi değil. Hareket, İsa kompleksiyle dünyayı kurtarabileceklerini (ya da Buda kompleksiyle suya girmeden ıslanabileceklerini) düşünen beyaz orta sınıf çocuklar tarafından ve kendilerine yaratıldığı için, hiçbir zaman onların hareketi olamaz. Hareketi de insanları da istediğiniz yöne çekiştiremezsiniz. Devrim, beyaz olmayan insanların söylediklerini uygunsa dinleyip, ayrıcalıklarınızı sorgulamaya başladıklarında susturduğunuz bir oyun değildir.
APOC, her devrimci adım gibi, hemen bir tepkiyle, karşı devrimci bir adımla karşılandı. Anarşist “hareket” içinde APOC’u eleştirmek, yermek ya da başka bir şekilde kötülemek amacıyla yükselen (ki hepsi değilse dahi çoğu beyazlardan çıkan) sesler sayıca çok olmasa da sabit fikirli ve küstahtı. Bu eleştirileri mevzu etmek ya da alıntılamak, bugünkü tartışmamızın konusunun dışında kalıyor. Burada APOC’u savunmak için bulunmuyorum. Burada neden bunu yapmaya ihtiyacım olmadığını anlatmak için bulunuyorum.
APOC bizim Quilombo’muz. Bizim kalemiz, baskıya maruz kalmış ve sadece deneyimlerimizi ve bunların birbiriyle nasıl ilişkili olduğunu değil, bunların daha geniş bir örgüyle ilişkilerini paylaştığımız insanlarla tanışabileceğimiz yer. APOC insanların beyazların olmadığı bir odada bulundukları için kendilerini iyi hissettikleri bir kurtarılmış bölge değil, beyaz olmayan insanların kendi kaderlerini belirlemesine yönelik bilinçli bir projedir. Bir halk olarak özgürlüğümüze attığımız bir adım ve cemaatin ortak bir şeyden, paylaştığımız bir şeyden ortaya çıktığı fikrinin somutlaştırılmasıdır.
Hayır, APOC ütopya değil. Buna yakın bile değil. Fakat bu, ne burası ne de bugün için önemli. Tökezleyebiliriz, düşebiliriz, hatta kafamızı da yarabiliriz. Fakat en azından iki ayağımızın üzerinde yürüyoruz.
Beyaz anarşistleri APOC’un gerekliliğine ikna etmeyi denemem anlamsız; çünkü beyaz anarşistler biz beyaz olmayan halkların yaşadıklarını yaşamadılar. Bu patronumu sosyalizmin gerekliliğine ikna etmeyi – daha sık yapılan ve o kadar da sonuçsuz kalmayan bir çabaya girmeyi - denememe benziyor.
Ve baskı görenleri ancak kendi kendilerinin özgürleştirebileceğini ve beyazların üstünlüğünün beyaz insanlar tarafından yok edilemeyeceğini hatırlayan beyaz Anarşistler olduğu gibi, kibirleri ve dar görüşlülükleriyle, beyaz olmayan Anarşistlerin beyaz insanları içermeyen şeyler de tartışmaya ihtiyaçları olduğuna hak vermeyecek ve buna tahammül edemeyecekler de var.
Ve bir an için bile APOC’un beyaz anarşistlerin onayını alması gerektiğini düşünsem, o an APOC’un benim için anlamını yitireceği an olacaktır. Mesele onaylanmak, kutsanmak, beyaz Anarşistlerle birlikte “iyi tarafta” – ki bu Senzala’dır – olmak değil. Mesele kendi kaderini belirleme ve direniş. Kendi kültürümüzü, kendi çözümlememizi yaratmak ve kendi geleceğimizden bahsetmek. APOC benim için beyaz insanların bizi sevecekleri ya da bizden nefret edecekleri bir yol aramak değildir.
Size APOC’la ilgili bir sırrı söylemeliyim: aslında beyaz insanlarla ilgisi yok. Yok ve hiçbir zaman da olmamalı. Beyaz insanlarla ilgili konuşmaktan, beyaz insanları düşünmekten, beyaz insanları tahlil etmekten ve beyaz insanlar için endişelenmekten yoruldum. Koreli kız kardeşim ve Guatemalalı erkek kardeşimle ortak noktalarımın neler olduğunu bilmek istiyorum. Uganda’daki büyük özgürlük mücadelesini ve Filipinlilerin emperyalizme nasıl direndiklerini bilmek istiyorum. Beyaz olmayan halklar olarak birbirimizden neler öğrenebiliriz? Rio de Janeiro’daki bairro’mla San Jose’nin Doğu Yakasındaki bir Latin barrio’nun ortak noktaları nelerdir?
Bu, APOC’taki kız ve erkek kardeşlerim için yazdığım bir şey. Etrafımızdaki dünyayı anlamak ve evlerimizi, hayatlarımızı ve kültürlerimizi yiyip bitiren burjuva salgınıyla savaşmak ve bunu yok etmek için kendimizi anlamamız gerekiyor.
Bir siyah olarak benim anarşizmim Siyah Anarşizmdir. Sömürülen sınıftan biri olarak, benim anarşizmim Sınıf-Mücadelesi Anarşizmidir. Daha iyi bir gelecek isteyen biri olarak, benim anarşizmim Anarşist-Komünizmdir.
Vamos a ela, porque temos muito, muito para construir. (Haydi gidelim; çünkü yaratacak çok, çok fazla şeyimiz var.)
Yaşasın Anarşi!
--------------------------------------------------------------------------------
Özgün metin 11 Ocak 2005’te
illegalvoices.org sitesinde yayımlanmıştır.
Pedro Ribeiro
Çeviren: Elif Çakır