|
|
Mehmed Uzun'un ölümünden önceki son röportajıKöşe Yazıları içerisinde Mehmed Uzun'un ölümünden önceki son röportajı konusu: 11 Ekim 2007 de uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düşerek hayatını kaybeden Kürt romancı Mehmed Uzun, son röportajında PKK ve Kürt sorununa dair çarpıcı iddialarda bulunmuştu.
Seçime bir hafta ...

11-12-2007, 17:53
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 10-10-2007
Nerden: nefes alabildiğim her yer..
Mesajlar: 693
|
|
Mehmed Uzun'un ölümünden önceki son röportajı
11 Ekim 2007 de uzun süredir mücadele ettiği kansere yenik düşerek hayatını kaybeden Kürt romancı Mehmed Uzun, son röportajında PKK ve Kürt sorununa dair çarpıcı iddialarda bulunmuştu.
Seçime bir hafta kala radikal gazetesinde rastlamışsınızdır bu ropörtaja...
Ağır bir hastalık geçiren ve İsveçli doktorların yaşamazsın dediği Türkiye'nin en önemli romancılarından Mehmed Uzun, Diyarbakır'da kendisini karşılayan milyonlarca Kürd'ün ve Türk'ün sevgisiyle toparlanıp hayata tutundu. Romanlarını Kürtçe yazan, eserleri dünyanın birçok diline çevrilen Mehmed Uzun, hem Türkiye'yi, hem Türkleri, hem Kürtleri yakından tanıyan, onların ruh hallerini bir romancının incelikli zekâsıyla kavrayan bir yazar. Kendisine sorunların nasıl çözülebileceğini ve Kürt halkının acılarının nasıl dinebileceğini sorduk.
Ağır bir hastalık geçirdiniz. Şimdi nasılsınız?
Kendimi daha iyi hissediyorum. Tedavi sürüyor. İki, üç kez ölümden döndüm. Gerçekten ölümü gördüm. Azrail'i gördüm, tekrar geri döndüm.
Sanırım topraklarınıza dönmek doktorların bile ummadığı olumlu bir etki yarattı üstünüzde?
Evet. İsveç'teki doktorlarım bir hafta, on günlük ömrümün kaldığını söylüyorlardı. 'Diyarbakır'a ulaşma ihtimalin yüzde 30' diyorlardı. Fakat ben Diyarbakır'a geldim.
Diyarbakır halkı büyük bir sevgiyle karşıladı sizi. Bu sevginin de sağlığınıza olumlu katkıları olduğunu düşünüyor musunuz?
Diyarbakır'a gelmeseydim bu iş bitmişti zaten. Sadece Diyarbakır değil, bütün Kürt bölgesi ayaktaydı. Milyonlarca insan dualar okuyor, mevlutlar okutuyordu. Otobüslerle topluca hastaneye geliyorlardı. Ben göremiyordum ama kaldığım hastanenin çevresi binlerce insanla devamlı doluydu. Hastanede çok iyi tedavi gördüm. Kısa zamanda toparlanmaya başladım. Ben Diyarbakır'da huzur buldum.
Peki, bu mucizevi sonuçlar yaratan topraklar üstünde son dönemde yaşananlar sizi nasıl etkiliyor?
Olumsuz etkiliyor. Ben Mezopotamya'nın kutsal gücüne hep inandım. Bunu romanlarımda anlattım. Ölüm döşeğindeyken Diyarbakır'a gelişimin bir sebebi de buydu. Onun bu kutsal gücünü şimdi kendim yaşadım. Bu toprakların şiddetin, çatışmanın, geri kalmışlığın mekânı haline gelmesi beni çok üzüyor ve yoruyor. Ben Mezopotamya'nın tekrar eski işlevine dönebileceğine inanıyorum. Ama tabii bunun için demokrasi gerekli.
Ciddi reformlar ve uygar bir yaşam tarzı gerekli. Bu topraklar tarihte ilk uygarlıkların, bütün yaratıcı eylemlerin, düşüncelerin oluştuğu yerdir. Dillerin, dinlerin, kimliklerin, kültürlerin birlikte yaşadığı yerdir. Mezopotamya sabrın ve mucizelerin mekânıdır. Birçok peygamberin bu topraklardan çıkmış olması sebepsiz olur mu hiç?
Bu ülkede bir Kürt sorunu var. Bunu herkes biliyor. Peki bu sorunu çözmeye samimi bir şekilde uğraşılıyor mu? Yoksa gerek Türklerden gerekse Kürtlerden birileri kendi kişisel hesapları nedeniyle çözümsüzlüğü tercih mi ediyor?
Sevgili Neşe, Kürt sorunu Türkiye'de hep oldu. Bunun en önemli sebebi devlet politikasının yanlışlığıdır. Türkiye Cumhuriyeti ne yazık ki Kürtlerin inkârı üzerine kuruldu. Cumhuriyet kurulmadan önce, Mustafa Kemal Atatürk'ün Kürtlere verdiği sözler vardı. Kürtlerin kendi bölgelerinde kendilerini idare etmeleri, yöneticilerini seçmeleri ve Meclis'te kendi kimlikleriyle bulunmaları sözünü vermişti Atatürk. Bir nevi otonomi, özerklik...
Kürtlere dil, kültür, kimlik gibi haklar tanınacaktı. Eğer o sözler tutulsaydı ve o sözlere uygun bir politika inşa edilseydi, Türkiye bugün dünyanın en önemli demokratik refah ülkelerinden biri olacaktı. Ama bugün birileri Kürt sorununda çözümsüzlüğü hâlâ tercih ediyor. Çünkü savaş, eroiniyle, çeteleşmesiyle çok büyük bir rant alanı. Bu yüzden çözümsüzlüğü isteyen Kürtler de vardır ve bu çözümsüzlüğü bir kader haline getirmek için de ellerinden geleni yapıyorlardır.
Geçmişte çok acılar, çok haksızlıklar oldu. Kürtlerin anadillerinde bile konuşmaları yasaklandı bir zamanlar. Ama şimdi Avrupa Birliği üyeliğine doğru giderken demokrasiye ulaşma ihtimali de ortaya çıktı. Sizce AB üyeliği ve gerçek bir demokrasi Kürt halkının aleyhine mi sonuç verir?
Tam tersi, lehine sonuç verir. Kürtler mutlaka AB sürecini desteklemeli. Türkiye'nin AB'den başka alternatifi yok. Rusya'yla, İran'la, Pakistan'la müttefik olamaz. Orası, otoriter, totaliter, karanlık bir dünya. Türkiye'nin tek hedefi, uygar, demokratik ve şeffaf AB üyesi bir Türkiye olmalı. Hepimiz bu hedefi desteklemeliyiz. Yoksa Batı dünyasının bu haliyle Türkiye'yi kabul etmesi mümkün değil. 27 Nisan'daki şu askeri muhtıraya bakın. Demokratik bir ülkede böyle bir rezalet olabilir mi?
Askerin bu kadar siyasetin içinde olduğu, her şeyi vesayet altına aldığı, sürekli muhtıralar verdiği bir ülke AB'ye kabul edilebilir mi? Bunların değişmesi gerekli.
Peki sizce neden PKK, Türkiye'de askeri bir yönetim ister gibi davranıyor? Neden şiddet ortamını ve milliyetçiliği besleyen bir strateji uyguluyor?
Ben onları anlamakta güçlük çekiyorum tabii. Kürtler hızla şiddetten uzaklaşmalı ve asla bir daha şiddete başvurmamalı. Bir an önce sivil siyasete dönmek zorundalar. Bakın AB süreci sayesinde demokratik üslup ve usullerle mücadele etme yolları da açılıyor önlerinde. Hem Kürtler, özellikle de PKK'lılar bağımsız bir devlet, ya da federasyon, özerklik istemiyorlar şimdi. Sadece bireysel haklar istiyorlar. Bunlar için şiddete başvurmak yanlış. Ama Kürtlerin şiddete başvurmasını isteyenler var. Bunlar ne Kürtlerin ne de Türkiye'nin dostlarıdır.
Kim bunlar sizce?
Ülkedeki karanlık güçlerdir ve büyük ihtimalle de Türkiye'yle sorunları olan ülkelerdir. Amerika ve Avrupa'yı kastetmiyorum. Türkiye'nin, Suriye, İran, Rusya türü ülkelerle fazlasıyla sorunları var. Dost gibi görünseler de bunların Kürt sorununu devamlı kullanma imkânları var. Zira Türkiye Kürt sorununu çözmüyor.
Çözmediği sürece de, başkası gelir bunu kullanır. Kürtler, kendisine şiddeti kim öneriyorsa ona kuşkuyla bakmalı. Şiddet, Türkiye'yi demokratikleşmeden uzaklaştırıyor, derin devleti, otoriter güçleri, milliyetçiliği güçlendiriyor.
Şiddet dediniz. Yollara mayın koyup askerleri öldürmenin Kürt halkına bir yararı olur mu?
Hayır hiçbir yararı yok. Ben bunu çok fazla Kürt'ten de duydum. On- binlerce insan beni ziyarete geldi. Zihnim açık olduğunda onlara, 'Siz ne bekliyorsunuz bu tür eylemlerden' diye sordum. Hiçbir şey beklemiyorlar. Bölge, şiddetin tümüyle bitmesini istiyor. O kadar acı çekmiş ki, bunun anlamsız, sonuç vermeyen bir şiddet olduğunu görüyor. Üç-beş askerin, onbaşının, yüzbaşının öldürülmesiyle ne değişiyor? Hiçbir şey.
PKK'nin ilk şiddete başvurduğu dönem 1980'lerde cunta dönemiydi. Diyarbakır askeri cezaevinde insanlara dışkı yediriliyordu. O zaman durum başkaydı. Şimdi çok farklı bir yerdeyiz. Bütün dünya ve Türkiye, Türkiye'de çok ciddi bir Kürt sorunu olduğunu artık biliyor.
Kürt halkı barışı ve demokrasiyi istiyor mu?
Samimi olarak istiyor. Esasında benim gözlemim ya da hissettiğim, eğer devlet birazcık demokrasi, hak, hukuk özgürlük kanallarını açarsa, bu PKK dağdan inecek. Ve bu iş çözülecek. Onların da onurlarını kırmadan dağdan inmelerini sağlayabilecek, bu af mı olur, başka şey mi bilmiyorum, bir tedbir gerekiyor. Çünkü onlar da o noktaya gelmiş durumdalar. Biraz kanallar açılırsa PKK sorunu bitecek. Böylece dağdan iner ve kendisini değiştirir, sivil hayata adapte olmaya çalışır. Bunun için Türkiye'yi demokratikleştirecek, cesur adımlar atacak devlet adamlarına çok ihtiyaç var.
Kürt halkını yakından tanıyorsunuz. Kürt halkı ne istiyor? Demokratik bir yapı içinde çözüm aranmasından mı yana, yoksa bu gerginliğin, silahlı çatışmaların sürmesinden mi yana?
Kürtlerle ilgili bu kadar roman yazdım. Onları anlamaya çalışan birisi olarak şunu söyleyeyim. Türkiye'deki seçkinler, iktidar güçleri, 80 yıldır Kürtlerin ruh halini hiç anlayamadılar. Askerin son muhtırasında, 'Ne mutlu Türküm demek zorundasınız. Bunu söylemeyen bizim düşmanımızdır' deniyor.
Oysa bir Kürt, 'Ne mutlu Türküm diyene' demek için hiçbir sebep görmüyor. Dağdaki çoban bile bir yurda, bir kültür mirasına, binlerce yıllık tarihe ve dile sahip olduğunu bilir. Bunun ilmini, kültürel analizlerini bilmez ama ruh hali öyledir onun. Ona, 'Sen Türk olacaksın' demek müthiş eziyettir. Bunu kabul etmesi mümkün değil. Belki korkar ya da işgüç sahibi olmak için 'Ben de Türküm' der ama ruhunda onu hiç yaşamaz. Türkçülük Osmanlı'nın dağılış döneminde çıkmış yüzyıllık bir ideoloji. Mucitleri de büyük oranda Türk olmayanlar. Osmanlı topraklarının uzak bölgelerinden Türkiye'ye sığınanlar, muhacirler yarattı daha çok Türkçülüğü. Bunlar Boşnaklar, Çerkezler, Gürcüler, Abazalar, Museviler, Tatarlar...
Kürt sorunu nasıl çözülmeli?
Hâlâ Kürtlerin kendi bölgelerinde kendi dillerinde eğitim almaları yasak. Özellikle Baykalcılar, Iraklı Kürtleri aşağılamak için 'kabile reisi' diyorlar ya... Hak hukuk konusunda örnek vereyim onlara. Şimdi o kabile reisleri, Kürdistan'da yaşayan bütün azınlıklara, özellikle de Türkmenlere her türlü hakkı verdiler. Türkmence televizyonlar, radyolar, Türkmen okulları, partileri serbest. Parlamentoda, hükümette temsilcileri var. Irak'ın modern tarihinde Türkmenler ilk kez Kürtler sayesinde hak hukuk sahibi oldu. O nedenle de Türkmenlerin yüzde 90-95'i Kürtlerle birlikte yaşamak istiyor.
Kürtlere ne haklar verilmeli?
Iraklı Kürtlerin Türkmenlere verdiği hakların tümü Türkiye'deki Kürtlere de verilmeli. O zaman Kürtler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan mutluluk duyacaklardır. Ama bu hakların yüzde 5'ini bile Türkiye Kürtlere vermiyor. Kıbrıs'ta 150 bin insan için tam bir devlet istiyorsunuz. Bunun için her şeyi yapıyorsunuz ama kendi vatandaşınız olan 15-20 milyon insana hiçbir hak vermiyorsunuz. Bir tek generalin bu konuda tek bir söz ettiğini duydunuz mu? Aksine emekli generaller devamlı televizyonları dolaşıyor ve durmadan Kürtlere hakaret ediyorlar. Bu hakaret bir son bulmalı.
Türk devletine Kürt sorununu çözmek için ne önerirsiniz?
Başta Baskın Oran olmak üzere umarım bağımsızlar önemli oranda Meclis'e girer ve AK Parti bunlarla bir ittifak, koalisyon yapar ve bunların işbirliğiyle yeni reformlar için adım atılır. Meclis'e girecek olan Kürtler akıllı Kürtler. Başta Ahmet Türk, bunlar olan bitenden ders çıkarmış insanlar. Çoğuyla görüştüm. Türkiye'ye uygun iş yapacakları konusunda çok kararlılar.
Bunlar, provokasyondan uzak, sorunları çözebilecek dirayette ve olgunlukta insanlar. Geçmişte yaşananların tekrar yaşanmayacağını sık sık vurguluyorlar. Geleceğe dönük raporlar hazırlıyorlar. Kürtlerin şiddetten, silahtan arındırılıp sivil siyasete çekilmesi ve Türkiye'nin demokratikleşme ve AB sürecinin hızlandırılması için bunların parlamentoya girmesi çok önemli. Kürt halkına benim önerim, kendi adaylarını desteklemeleri. Silahtan arındırılmış sivil siyasetin Kürt dünyasında egemen olması için Kürt halkından bunu rica ediyorum. Bu, hem Kürtler hem Türkiye için bir fırsattır.
Siz gençliğinizde Kürtlere uygulanan baskıları yaşadınız. Şimdi hayat nasıl Güneydoğu'da? Aynı baskılar devam ediyor mu?
Ne yazık ki sürüyor. AB süreci hızlandığında baskılar önemli oranda durmuştu. Fakat son birkaç yıldır, özellikle PKK'nin tekrar silaha sarılmasından sonra baskılar yoğunlaştı. Devamlı bir takip, devamlı bir terör söz konusu. Devlet bütün bir halka terörist muamelesi yapıyor. Ama şuna şahidim, Kürtler kesinlikle şiddet istemiyor.
Şu anda Kürtler derin ve huzursuz bir bekleyiş içindeler. Seçimden sonra AB süreci devam eder, reformlar yapılırsa çok memnun olacaklar. Demokratikleşme adımları atılmazsa, Türkiye'yi PKK'den çok büyük tehlikeler bekliyor. Türkiye, PKK'nin ve diğer Kürt örgütlerinin aysbergin görünen yüzü olduğunu bilmeli. Çok ciddi, ağır bir Kürt sorunu var Türkiye'de. PKK'yi çözsen bile Kürt sorunu çözülmez. Yarın PKK'den yüz kat daha radikal, daha güçlü, daha kitlesel başka hareketler çıkar. Bu kesin.
Daha büyük tehlike ne olabilir?
El Kaide olabilir. Hizbullah olabilir. Kürt bölgesinde, PKK'den yüz kat daha güçlü radikal dinci bir örgüt bulunduğunu düşünün. Güneydoğu'da radikal dinci örgütlenmeler artıyor.
Özellikle İran, Suriye ve Suudi Arabistan'ın teşvikiyle ciddi bir örgütlenme hamlesi söz konusu. Çok tehlikeli bu. PKK, Türkiye için çok büyük sorun değil. Kürt sorununun çözümünde adım atılırsa, Meclis Kürtlere açılırsa, Kürt sorunu orada konuşulursa tansiyon düşer. Ama bu olmazsa, daha büyük felaketler yaşanabilir Türkiye'de.
Siz, hayatınızı demokrasiye ve Kürtçenin gelişmesine vakfettiniz. Tüm zorluklara rağmen romanlarınızı, kitaplarınızı Kürtçe yazdınız. Kürt bir sanatçı olmak bu ülkede sanırım Türk bir sanatçı olmaktan daha zor. Devletin sillesini yediniz ama PKK tarafından da tehdit edildiniz. Irkları ne olursa olsun bu topraklarda yöneticiler demokrasiden hoşlanmıyor mu?
Dünyanın demokratikleşmeyen, uygarlaşmayan en tehlikeli, en karanlık bölgesi Ortadoğu. Bu bölgede hem devletler ve rejimler, hem de bu devletlerle mücadele eden örgütler aynı kültürden ve terbiyeden etkilenmişler. En kötüsü de, mazlumun zalimin metotlarıyla iş yapması oluyor tabii. Hamas, Hizbullah, El Kaide güya mazlumun haklarını savunuyorlar fakat zalimden bin kat daha zalimler. Demokrasi ve uygarlık düşmanlığı içindeler.
Türkiye'nin AB süreci, hem Kürtler hem bütün bölge için zaten bu yüzden önemli. Türkiye, bir İslam ülkesinin aynı zamanda demokratik, laik ve uygar olabileceğine iyi bir örnek olabilir. Çünkü Kürtler de çok demokratik değiller. Onlar da totaliter rejimlerden, ideolojilerden etkilenmiş durumdalar. Kürtlerde, Sovyetik düşüncenin kalıntıları hâlâ fazlasıyla var.
Bir yazar için bir Türkle bir Kürt arasında bir fark var mı?
Hiçbir fark yok. İyi bir yazar, insani duyguların evrensel olduğunu bilir ve bunları anlatır. Ama bir Kürt yazarla Türk yazar arasında fark var tabii. Bir Kürt'ün çıkış noktası çok dezavantajlı. Bütün kaynaklarınız yok edilmiş. Bir kütüphaneden, bir sözlükten, bir ansiklopediden bile yoksunsunuz.
Ayrıca diliniz, hem eğitim dili hem de kamu dili ve entelektüel dil olarak yasak. Bu yüzden, benim ilk başta Kürtçeyi iyi bir anlatı dili haline getirmem gerekiyordu. Ben onun çabası içinde oldum. Çünkü siz de Ahmet Altan gibi, Yaşar Kemal gibi iyi bir anlatı yapmak zorundasınız. İyi bir anlatı kurmadan ne Kürtler, ne Türkler, ne de dünya sizi okur. Yıllarım Avrupa kütüphanelerinde, arşivlerde geçti. Ortadoğu'yu çok dolaştım. Seyyahları çok okudum. Bilgilere ulaşabilmek için bütün o dilleri öğrenmek zorunda kaldım.
Eğer hayat sizin yazdığınız bir roman olsaydı Türkler ve Kürtler için nasıl bir gelecek yazardınız?
Türkler ve Kürtler için bizim şimdi unuttuğumuz kimi vasıflara uygun bir gelecek yazardım. Biz tahammülü unuttuk. Sabrı, vicdanı, merhameti unuttuk. Adalet ve utanma duygusunu yitirdik. Türkiye'de utanma duygusu yok. Utanma duygusunu yitirdiğinizde, her şeyi söylersiniz, yaparsınız ve utanmazsınız. Ben bütün bu kaybettiğimiz duyguların yaşandığı ve bunların bir erdem olarak kabul edildiği, olmadığı zaman da utanıldığı bir gelecek yazardım Kürtler ve Türkler için.
RADİKAL GAZETESİ-Neşe Düzel
|

11-12-2007, 18:47
|
 |
virtüöz
|
|
Üyelik Tarihi: 26-11-2007
Nerden: ....
Yaş: 23
Mesajlar: 482
|
|
Güzel bir röpartaj olmus
Mehmet Uzun ''Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık''...
İyi yürekli amcalarım teker teker ölüyorlar 
Mehmet Uzun kürt edebiyatina büyük katkıları oldu gelismesi için elinden geleni yapti genc edebiyatcılara hep destek oldu...
Mehmet Uzun yüregini,kaleminİ barıştan yana kullandı hep...
Diyarbekir dedi baska bir sey demedi...
Soyadın gibi uzun yasasaydın keske 
Bu yaralı cografyadan bir yürek daha gitti Mehmet Uzun gitti...
Seni unutmayacagiz!
tskürler zeren...
pire için yorgansız yatarım
yorganı satar pire beslerim
beslediğim pireyi satar tekrar yorgan alırım
böylece pire sosyalleşmiş olur...
|

11-12-2007, 23:02
|
 |
über-arıza-mensch
|
|
Üyelik Tarihi: 20-09-2007
Nerden: Atomlarımın buluştuğu yerde . :)
Yaş: 24
Mesajlar: 314
|
|
|
Sevdiklerinin başı sağolsun .
|

11-12-2007, 23:51
|
 |
kızıl arıza Багэр
|
|
Üyelik Tarihi: 05-12-2007
Nerden: stenbol
Yaş: 34
Mesajlar: 791
|
|
|
bakış açım..bir kürt olarak..mehmet uzunun kürt dil ve edebiyatı üzerindeki katkıları değil kesinlikle...sadece ölmek üzere olan bir dile verdiği bir nefeslik canın dalga yapıp dirilmesidir...en hayranlık duyduğum yazardır...umarım gittiği yerde istediği dilde konuşma,yazma,okuma ve düşünme olanağı bulur...
imza dediğin nedir ki?...solumayı bilmiyosak yaşamı,iz bırakmaya değermi?....Кызыл Багэр
|

12-12-2007, 04:19
|
 |
...
|
|
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,075
|
|
|
Yaşar Kemal, "Mehmed Uzun'un romanını okuduğumda çok şaşırdım, bir dilin ilk romanı böylesine ustalıkla, böylesine zengin bir dille, üstelik de gelişmiş bir roman dili yaratılarak nasıl yazılmış, diye. Mehmed, önce Kürt dilini ve edebiyatını iyi biliyor, Türk dilini ve edebiyatını da iyi biliyor. Sonra dünyaya açılıyor, dünya kültürünü ve edebiyatını da özümsüyor. Mehmed, Kürt dili için bir tarih oluyor böylece" diyor...
Mehmet Uzun'u okumadım, varsa Türkçe yazdıklarını da, eğer Yaşar Kemal'in klavuzluğunda gidersem, okumam gerekir.
Genç bir ölüm ve her ölüm gibi üzdü beni...
Geride kalanlara sabır diliyorum...
|

12-12-2007, 10:34
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 09-11-2007
Mesajlar: 79
|
|
|
Evet sn Maria. Türk Edebiyatı değerli bir yazarını kaybetti.
Eğer kitaplarını okumak istersen, size önerebileceğim eserinden başlayabilirsiniz. "YİTİK BİR AŞKIN GÖLGESİNDE.
Sevgi ve dostlukla...
|

12-12-2007, 10:57
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 11-12-2007
Yaş: 28
Mesajlar: 1
|
|
|
her eseri okunmaya değer
Bekliyorum öyle bir havada gelki
vazgeçmek mümkün olmasın!!!
|

12-12-2007, 10:57
|
|
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 09-11-2007
Mesajlar: 79
|
|
|
Sevgili dostlar..
Mehmed UZUN'un Diyarbakır DGM'de ki svunmasını sizlere aktarmak istiyorum..
Bir aydının daha düşünceleri, etnik kimliği yüzünden ne gibi acılar ve sıkıntılar çektiğini gözler önüne sermek için.
Bir gün bu ülkede kaleme vurulan eller kırılacaktır. Ve bir sabah uyandığımızda gazete manşetlerinde, hain diye ilan ettiğimiz aydınlarımızın, fikirlerini savunduklarını, yazılarını yazdıklarını kısacası bölücü, kominist diye itam edilmeden özgürce konuşup yazılarını yazdıklarını göreceğiz.
En önemlisi, devlet kendi insanına fikri, etnik kimliği, ideollojisi ne olursa olsun hak ettiği değeri verecektir. Onları yok saymayacaktır.
Bu memleket bizim hepimizin...
[FONT="Arial Narrow"]Mehmed Uzun’un Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesine sunduğu savunma
"Sayın Başkan,
Sayın Mahkeme Heyeti Üyeleri,
Davaya ilişkin küçük bir savunma olarak hazırladığım bu metnime başlarken ilkin sayın Savcı’nın bölücülük iddiasını cevaplandırmak istiyorum. Kürtlerin dil ve kültür haklarını savunduğum için bana ve yazarlığıma yöneltilen böyle bir iddia doğru değil. Ayrıca yazarlığıma karşı yapılmış bir haksızlık. Eğer sayın Savcı benin herhangi bir romanımı ya da denememi okumuş olsaydı, ya da dava konusu olan konuşmamın tümünü dikkate alsaydı, bir ihtimal böyle bir iddiada bulunmazdı.
Ben çok dilli, çok kültürlü bir yazarım. Hem Türkiye Cumhuriyeti hem de İsveç vatandaşıyım. Bir kaç dil ile yazıyor, birçok dil ile okuyor, devamlı birkaç dil ile düşünüyor ve yaşıyorum. Türkiyeli Kürdüm ve ömrümün yarısından fazla bir bölümünü Avrupa’da, İsveç ve İskandinavya’da geçirdim. Hem Mezopotamya, Anadolu, Ege kültür mirası hem de Avrupa ve İskandinavya edebiyatları ve anlatı gelenekleri yaşamım ve yazarlığım için çok önemli. Gılgamış Destanı, Tevrat, İncil, Kuran ve Zerdüşt inancındaki öyküler, çeşitli peygamberlere ait meseller, doğduğum ve büyüdüğüm kültür ortamının ayrılmaz, yaşayan parçaları. Kürt dengbejleri, Türkmen aşıkları, Ermeni nağmeleri, Asuri, Süryani ezgileri, Yezidi kavılları çocukluğumun ve gençliğimin canlı sesleri olarak hala benimle yaşıyor. Tarih bilincine ilişkin ilk kaynaklarımdan biri Egeli Herodot, yazarlığım ilk öğretmenlerinden biri de Çanakale, Dardanos’daki Truva savaşını bir anlatı olarak anlatan Egeli Homeros’tur. Daha sonra Avrupa’ya, İsveç’e gittiğimde, orada o muazzam dil, kültür ve edebiyat mirasıyla çok yoğun biçimde yaşamaya başladım. Bunları öğrendim, inceledim ve hayatımın ayrılmaz zenginlikleri haline getirdim. Bugün İsveç modern edebiyatı ve şiiri, Norveç ulusal edebiyatı, İzlanda sagaları, Finlandiya Kalevala destanı, Danimarka anlatı geleneği ve burada ismini yazmama gerek olmayan çok fazla yazar ve yarattıkları edebi ses, artık tamamiyle bana ait ve tümü yazarlığımın bir parçası durumunda. Eğer Avrupa ve İskandinavya’daki edebi, entelektüel deneylerim olmasaydı Mezopotamya, Anadolu ve Ege’ye çok bağlı olan yazarlığımı da yaratamayacaktım. Şansızlıklarla dolu hayatımın belki de en önemli şansı şu oldu; gerçek bir çokkültürlülük.
Rüyalarını bile birkaç dil ile gören, devamlı farklı dil, kültür ve entelektüel ortamlarda yaşayan bir yazar olarak benim bölücülük yapmam, istesem bile mümkün değil. Benim görevim bölücülük yapmak değil, birleştirici olmaktır. Asıl olan, benim için bölmek değil, birleştirmektir. Bölücülüğü sadece bir aptallık olarak değil aynı zamanda tehlikeli bir düşünce olarak da görüyorum. Çokkültürlü bir yazar olarak ırkçılığın, milliyetçiliğin, totaliter ideolojinin ve öteki dil, din, kimlik ve kültürlere karşı varolan önyargıların nasıl bir canavar olduğunu kendi özel deneylerimden biliyorum ve bu tür şeyleri kesinlikle sevmiyorum. Bir yazar olarak tüm roman ve denemelerimde, edebi konuşma ve uğraşımda gerçekleştirmeye çalıştığım bir tek şu oldu; kin, nefret ve önyargının ötesinde dillerin, dinlerin, kültürlerin ve farklı bireylerin buluşabileceği, tüm insanlığın hizmetinde olan bir edebi mekan yaratabilmek.
Kürt bir ana ve babanın çocuğu olarak buradan yaklaşık 70 kilometre uzakta küçük bir kentte dünyaya geldim. Anadilim Kürtçe oldu, Kürt sözlü edebiyatı ruhumun ilk zenginliğini oluşturdu. Bu nedenle ve ahlaki bir sorumluluk duyduğum için romanlarımı Kürtçe yazıyorum. Tüm zorluklara rağmen Kürtçe insani bir modern roman sanatı yaratmak, hayatımın neredeyse merkezi görevi. Ancak bunu aptalca bir bölücülük yapmak için değil, Kürtlere, Türklere, Türkiye ve dünyaya farklı bir sesi, farklı insani kader ve öyküleri sunabilmek için yapıyorum. Ayrımcılık yapmak için değil, varolanı zenginleştirmek için yazıyorum.
Kürt olmasaydım da Kürtlerin bir dil, kimlik ve kültür hakları olduğunu söyleyecek ve bunları savunacaktım. Çünkü bana göre dünyada herkesin bu hakları olmalı ve bu haklara hiçbir zaman dokunulmamalı. Bir bölüm insan için bu hakları savunmak ve başka bir bölüm için savunmamak, bence, en hafif deyimiyle uygar bir davranış değil. Bireyin hak ve özgürlükleri benim için çok önemli ve bu hakların herkes için geçerli olması gerektiğini savunuyorum. Sözgelimi diktatör Jikov döneminde Bulgaristan’daki Türk azınlığın haklarını savundum ve bu haklar için elimden gelen herşeyi yaptım. Orada Türklerin dili yasaklanmıştı, isimleri değiştirilmiş, dini vecibelerini yerine getirmeleri engellenmişti. Bunun kabul edilmesi mümkün değildi. Bulgaristan’daki Türklerin doğal hakları için yaptıklarımın tanığı, Jikov’un devrilmesinden sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı olan şair Blaga Dimitrova’dır. Kosova’daki Arnavutlar için de elimden gelen herşeyi yaptım. Sırp rejimi Kosova Arnavutların dil, kimlik ve kültür haklarını baskı altına almış, onlara neredeyse köle muamelesi yapıyordu. Buna karşı çıkmak gerekiyordu. Çok fazla bir şey yaptığımı iddia edemem ama yaptıklarımın tanığı da geçenlerde Kosova’da cumhurbaşkanı olarak seçilen şair İbrahim Ragova’dır.
Bu örnekleri şunun için veriyorum; bana göre bireyin dil, din ve kimlik hakkı kutsaldır. Tüm sözcükler, diller, dinler, kültürel özellikler insani ihtiyaçlardan doğmuştur ve insanların özellikle ruh ve duygu dünyalarına ilişkin ihtiyaçlara cevap vermektedir. Bunların varlığı ve gelişmesi hepimizi zenginleştirir, yasaklanması ve yokedilmesi ise hepimizi yani insanlığı fakirleştirir. Herkesin bir ideolojisi, siyaseti, düşüncesi olabilir ama hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç kimse dili, dini ve kimliği siyasetin, ideolojinin, menfaat hesaplarının aleti haline getirmemeli; başkalarının dilini, dinini ve kimliğini yasaklamamalı; bunları rencide etmemeli. Bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yoketmek için çalışmak bölücülüktür. Sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da.
Tüm savaşlara, siyasi çalkantılara, sosyal ve ekonomik iniş-çıkışlara rağmen insanlığın şaşmaz ölçüleri vardır; insani vicdan ve merhamet. Benim bir birey olarak hayata ve insanlara bakışımın ölçüsü, ideolojiler ya da siyasetler değil, vicdan ve merhamettir. Çoğu zaman kavga ve günlük siyasi gürültü patırtı nedeniyle yeterince duyamadığımız bu insani vicdan ve merhametin sesi, tüm tarih boyunca, bize hep şunu söylemiştir; bireyin diline, dinine, kimliğine dokunma. İnsani vicdan ve merhamet her zaman insani gelişmenin belirleyicisi olmuştur. Rejimler, devletler, örgütler, siyasetler, ideolojiler ve bunlara uygun oluşan hukuk sistemleri zaman zaman, yer yer insani vicdan ve merhametin sesini boğmak isteseler bile sonuçta haklılığı ve doğruluğu anlaşılan yine bu ses olmuştur.
İnsani vicdan ve merhametin sesi Türkiye’ye ilişkin de, bence, bize şunu söylemektedir; hem Kürtler hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes dil, din ve kimlik konusunda özgür ve eşit haklara sahip olmalı. Siyasi olarak sorunlar nasıl çözülür, bunu bilmiyorum ama bence Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendi dil, din ve kimlikleriyle yaşamalarının önündeki siyasi, hukuki, kültürel engeller kaldırılmalı, bunların gelişmesi için yardımcı olunmalıdır. Çünkü uygar, müreffeh ve demokratik bir Türkiye’ye ancak böyle ulaşılabilir. Çünkü Türkiye’nin yararı ve uygar geleceği buradadır. Dünyanın her tarafında defalarca tanık olduğumuz bir gerçek var; yasaklar ve engeller ne bireyleri ne de toplumları çağdaş ve uygar hale getiriyor. Çağdaş ve uygar olmanın koşullu, özgürlük, eşitlik ve hoşgörüdür. Benim dava konusu konuşmamda söylediklerim bunlar. Sayın Savcı bunlara katılmayabilir ama bundan dolayı hakkımda davalar açması ve bir terörist muamelesiyle, anti terör yasasına göre yargılanmamı ve cezalandırılmamı istemesi korkunç bir şey.
Ama Türkiye’nin bugün geldiği noktada bir şey çok açık biçimde görülüyor; herşeye rağmen Türkiye insani vicdan ve merhametin sesine çoktan kulak vermiş durumda. Üç-beş ırkçı ve fanatiğin dışında tüm toplumun, Cumhurbaşkanı sayın Ahmet Necdet Sezer’den sokaktaki sade vatandaşa kadar herkesin Kürtler de dahil, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dil, din ve kimlik haklarından konuşması, bunlara ilişkin neredeyse tüm toplumun çalışmalar yapması, sözkonusu gelişmenin örneği.
Başka yerlerde daha derli toplu yazdığım görüşlerimin kısa bir özeti olan o konuşmam olsa olsa bu gelişmeler konusunda küçük bir edebi, kültürel katkıdır. Başka bir şey değil.
Sayın Savcı, geçen yüzyılın Kürtlere ve öteki uluslara karşı cömert davranmadığını söylediğim için de beni suçlamaktadır. O konuşmada söylediğimi burada tekrarlamak zorundayım; geçen yüzyıl sadece Kürtlere karşı değil hiç kimseye karşı cömert davranmadı. Geçen yüzyıl, bence, tüm insanlık tarihinin en kanlı, en cani ve vicdani olarak en cimri yüzyılı oldu. Savaşın, ırkçılığın, milliyetçiliğin, totalitarizmin ve fanatizmin yüzyılı oldu. Elbette şimdi burada o kanlı yüzyılın bilançosunu çıkaracak değilim. Ancak bir tek örnek o yüzyılın nasıl bir yüzyıl olduğunu göstermeye yeter; yedi milyon civarında Musevi, sadece Musevi oldukları için, çoluk çocuk, yaşlı genç, erkek kadın, Nazi toplama kamplarında, son derece sistemli biçimde, akıl almaz metodlarla yok edildi. Eğer o yüzyıl biraz cömert olsaydı, biraz insani vicdan ve merhamete kulak verseydi bu tür korkunç insani katliamlar yapılabilir miydi? Ben dava konusu olan konuşmayı 15 Ocak 2000 tarihinde yaptım. Yeni bir yüzyılın ilk günlerindeydik ve zahmet edip beni dinlemek üzere salona gelmiş 6000 insan civarındaki sevgili dinleyicilerime geride bıraktığımız yüzyılın katil bir yüzyıl olduğunu ve yeni yüzyılın geçen yüzyıla benzememesi gerektiğini vurgulamam ahlaki bir görevdi. Kendi adıma söylersem, geçen yüzyılın sadece iki özelliğiyle övünebilirim. Birincisi, bireyin hak ve özgürlükleri, haysiyet ve saygınlığı için verilen mücadele. İkincisi de o kanlı yüzyılda, tüm zorluklara rağmen yaratılan görkemli insani edebiyat. Bir yazar olarak şimdi bunları söylerken, Nazilerden kaçarken bir sınır boyunda intihar etmek zorunda kalan Benjamin’i, sürgünün dayanılmaz koşullarında ‘Yusuf ve Kardeşleri’ romanlarını yaratan Mann’ı, ‘Virgilius’un Ölümü’nü yaratan Broch’u, Stalin’in işkence odalarında katledilen Mandelstam’ı, kalemini bir diktatörün hizmetine sunmadığı için olağanüstü kampanyalarla devamlı aşağılanan ve yalnızlığa terkedilen Pasternak’ı, halkın oylarıyla seçilmişcumhurbaşkanını öldürerek iktidara gelmiş et kafalı bir diktatörün, gerekli ilaçları vermediği için ölüme terk edilen Neruda’yı, Çin Kültür Devriminde kalemleri kırılan ve ölümcül sürgüne mahkum edilen sayısız yazarı, Nazi toplama kamplarında yokedilen sayısız aydını, Ortadoğu cehenneminde dillerine kilit vurulan şairleri, düşünce ve sanatlarından dolayı hayatlarını zindanlarda geçiren sanatçıları düşünüyorum. Tüm bu yazar ve aydınlar, ölümleri pahasına, anlatılmaz acılar pahasına bize, onlardan sonra gelen kuşaklara çok görkemli, hepimize ait, hepimizin gurur duyacağı bir sanat, edebiyat mirası bıraktılar. Yazarlığımda bana çok yardımcı olan ve sözün saygınlığını koruyan bu yazar, aydın ve sanatçılara huzurunuzda yeniden teşekkür ediyor ve onları minnetle anıyorum.
Ben 1953 yılında doğdum ve doğduğumda İkinci Dünya Savaşı çoktan bitmişti. Ama buna rağmen geçen yüzyılın cinayetlerinde Almanı, Japonu, Amerikalısı, Kürdü, Türkü hepimizin ortak bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Sayın Savcı böyle düşünmüyor olabilir ama bence kollektif bir sorumluluğun olduğuna inanmak ve buna uygun davranmak, yeni yüzyılın geçen yüzyıla benzemesini önlemek için önemli.
Eğer Türkiye geçen yüzyılın özelliklerinden etkilenmemiş olsaydı, büyük ihtimalle bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunların büyük bir bölümü de olmayacaktı ve biz ne Kürtlerin dil, kimlik haklarını konuşmuş olacaktık, ne bu tür yargılamalar olacaktı ne de Türkiye’nin bölünmesi, parçalanması gibi endişelerimiz olacaktı. Geçen yüzyılın özelliklerini eleştiren, bunları roman ve denemelerinde edebi ölçülerle anlatan bir yazar olarak, dil, din ve kimlikleri bölücü bir tehlike olarak değil, zenginleştirici bir insani miras olarak görüyorum. Hele sözkonusu olan, bölgemizde hala çok canlı biçimde yaşayan Kürtçe, Aramice, Süryanca, Ermenice, Arapça, Farsça, İbranice gibi insanlık tarihinin en eski dillerinden olan diller ise durum daha da önemli. Biraz ötemizde akmakta olan Dicle ve Diyarbakır havzasını öte tafarındaki Fırat nehirlerinin suladığı bu topraklara ait bu kadim diller hem insanlığa ait ilk uygarlıkların dilleridir hem de birçok insani dinin dilidir. Eğer bu dilleri bilseydim, sadece Kürtçe ve Türkçe değil, bu dillerle de yazardım. Bunu da ilkel bir bölücülük yapmak için değil, henüz anlatılmamış insani kaderleri, edebiyatın henüz şahitlik yapmadığı insani felaketleri, sesi henüz duyulmamış sesleri, kendisini anlatmakta giçlük çekmiş mekanları modern edebiyat dünyasına katabilmek, böylelikle belki günümüz edebiyat dünyasını biraz daha zenginleştirmek için yapardım. Bu dillerle yazamadığım halde tüm romanlarımda birçok dilin, dinin, mekanın, kimlik ve kültürün hep olması belki de bu nedenledir.
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; ne bu dava ne de buna benzer davalar bize ve çoktandır insani vicdan ve merhametin yoluna girmiş olan Türkiye’ye yakışmıyor. Türkiye’nin geleceği söz, düşünce, dil, din ve kimliğe ilişkin özgürlüklerdedir.
Saygılarımla."
Mehmed Uzun
19.04.2002 - Diyarbakır[/font]
|

13-12-2007, 10:30
|
|
.........
|
|
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 40
Mesajlar: 4,009
|
|
Alıntı:
|
Kürt olmasaydım da Kürtlerin bir dil, kimlik ve kültür hakları olduğunu söyleyecek ve bunları savunacaktım. Çünkü bana göre dünyada herkesin bu hakları olmalı ve bu haklara hiçbir zaman dokunulmamalı. Bir bölüm insan için bu hakları savunmak ve başka bir bölüm için savunmamak, bence, en hafif deyimiyle uygar bir davranış değil. Bireyin hak ve özgürlükleri benim için çok önemli ve bu hakların herkes için geçerli olması gerektiğini savunuyorum.
|
Sanırım yıllar önce bir romanını okumuştum yada kısa bir çeviriyi tam hatırlamıyorum. Ben Mehmet Uzun'u İsveç'te yaşayamak zorunda bırakılan bir Kürt arkadaşım vasıtası ile tanıdım. İnsanın kendi dilini konuşmasının ne kadar büyük bir değer olduğunu pratik yaşamdan bilen birisi olarak ilk başta, herkesin kendi dili ile var olması gerektiğine inanıyorum, Türkiye'de ki bu iki yüzlü İnsan hakları ihlalinin bir an önce bitirilmesiini istiyorum. Mehmet Uzun'un anısı önünde saygı ile eğiliyorum.
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 22:58 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org
|
|
|
|