|
Osmanlı tarihi üzerine ilk el kaynaklarla 17 sene çalışarak 1243 Kösedağ savaşından 1559 a kadar olan dönemi ancak bitirebilen iki ciltlik eşsiz bir eser vücuda getiren Prof Mustafa AKDAĞ şöyle der.
"Batı da, Siyasal üst yapıyı belirleyen toplumda ki sosyo-ekonomik gelişmelerdir. Ancak Osmanlı da toplumu biçimlendiren ise hep siyasal üst yapıdır."
Zannediyorum, cümlenin açılımı bu mevzu da okuyanlara bir fikir verecektir. Ayrıca saltanata yamanmış bir "İslâm"(!) anlayışını temel alarak, geri kalmışlığımızı İslâm'a fatura etmek pek de insaflı bir yaklaşım değildir.
Emevilerden itibaren İslâm maalesef, saltanat sahiplerinin menfaatlerini meşrulşatıran bir arç olarak kullanıldı. "İlâ-yı kelimetullah" adına fetihler yapıldı. Bu saltanat ve hükmetme isteklerinin kan dökülmesine varan sonuçları Dört Halife döneminde bile görülmüştür. Anlaşılan o ki, Hz. Peygamberin büyük sıkıntı ve mücadellerle kurabildiği düzeni, O nun ahirete irtihalinden sonra geride kalanlar devam ettirmye muaffak olamadılar. Halbuki Bakara suresi 259. ayet gayet sarihtir.
"Dinde zorlama yoktur."
Kılıç marifetiyle kabul ettirlen bir "İslâm"(!)ın bu gün bizi getirdiği nokta ortadadır. Emperyalizmin de "Medeniyet götürme" adına önceleri "İncil"i daha sonra da sömürü vasıtalarını kullanarak ele geçirdikleri ülkelerin bu günki durumu ile İslâm ülkeleri arasında gelişmişlik anlamında bir fark yoktur maalesef. Halbuki "Medeniyet" olarak görüp gösterdiğimiz batının bu gün ulaştığı noktanın temelinde Haçlı seferleri, vahşi kapitalizm ve sömürüyle gelen sermaye birikimi bulunmaktadır
Daha önceleri de dini mevzularda kimi sorulara bizzat muhtab olmuş ancak kendimi yeterli görmediğim için bir cevap hazırlama gayreti içerisinde olmamıştım. Şimdi de benim açımdan değişen bir şey yoktur. Sadece bildiğimi düşündüğüm bir noktadan müdahil oldum.
Hz. Peygamberin sağlığında müslümanlar tüm davranışlarını Kur'an ayetlerine göre ayarlamaya çalışırdı. Söz gelimi müslüman olmayanlarla savaşmak veya onlarla hangi şartlarda barışmak gerktiği hususunda temel prensipler kendilerine bildirilinceye kadar bir eylem içierisine girmmişlerdir. Bazı üyeler sık sık Kur'an da geçen bazı kelimeleri (Vurun/Öldürün) hareket noktası yaparak buradan kendilerince "çelişki"ler üretiyor. Tabi ki her insan kendi zâviyesinden okuyup değerlendirme ve dilediği gibi anlama inanma hakkına sahiptir. Hiç kimse buna müdahele etmemelidir. Ancak benim burada belki de bir "İtiraz şerhi" olarak değerlndirilebilecek açıklamalarım başkalarına müdahele değil, kendimce eksik yorumlandığını düşündüğüm bir mevzu da görüşlerimi paylaşmaktır.
Söz konusu emirler, İslamın kendi öz yapısından çıkarılıp saltanatın ve fütühat isteklerinin payandası yapıldığı dönemlerdeki gibi, önünüze geleni "Asın-kesin" anlamı taşımaz. Müslümanın kendisine karşı düzenlenen saldırılarda, canına kasdetmek isteynlere karşı Allah'ın verdiği ruhsattır. İslam da öldürmek farz değildir, ruhsattır (İzin). Bu ruhsatın temel şartı da ancak ve ancak Nefs-i Müdâfaadır.
Fakat görüntüsü "İslâm" olan, gerçekte bu dinin şeklini kullanıp özünden uzaklaşmış olan uygulamları emsâl göstererek ulaşılan sonuçları ne doğru, ne de insaflı bulmaktayım.

Ahlaki temeli sağlam olmayan bir toplum, -ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle- soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Andre Maurois
Konu Erdoğan tarafından (24-06-2008 Saat 13:36 ) değiştirilmiştir..
|