Deniz ölür badem gözlü kalır
Ben geçmişinde Marksist olan bir liberter solcuyum, ama diğer yandan da bu toprakların ruhundan da epey beslenen oradan feyizler alıp kendi sol ufkunun içine katan biri. Bir başka yazıda sol ve sufizm diyalogunun sol için imkânları üzerinde duracağım için işin bu kısmını es geçiyorum.
Bu açıklamayı yapma nedenim
Engels'in çok beğendiğim bir sözü ile yazıma başlamam Engels, Marks Lenin vb Ortodoks sosyalizm üzerine epey eleştirim var ama bu onların hâlâ değer taşıyan kimi tezlerinden yararlanmama engel değil.
Engels “ burjuvazi devrimcilere yaşarken sağlıklarında türlü baskıyı işkenceyi reva görür, ama öldükten sonra da onları hemen aziz ilan eder” der, bu söz en çok ATV dizisi sonrası yıldızı tekrar parlayan ve bir efsaneye dönüşen
Deniz Gezmiş için geçerli.
Sanki birileri Deniz'den özür dilemek istercesine onu ve 1968’i parlatarak, cilalayarak öne çıkarıyor. Ama bunu yaparken de onu onun mücadele biçimini, inandığı değerlerin içini boşaltıyorlar. Böylece aslında bir
Marksist sosyalist olan Deniz Gezmiş bir anda hem ulusalcıların, hem de 68 ekseninde AKP’ye karşı yedek lastik konumunda olacak, ama ideolojik olarak da ön cephede çarpışacak bir sol hareket üretmek isteyenlerin elinde popüler ikon haline getiriliyor. 68’in sistem karşıtı yanı tamamen içi boş bir şeye dönüştürülüp “
aslında iyi çocuklardı, haksız yere asıldılar” söylemi alttan alta pompalanıyor.
Bir Fransız yazar (
aklımda kaldığınca aktarıyorum)
“bir insan gençken sosyalist değilse o bir ruhsuzdur, ama 30’undan sonra da hâlâ solcu kalmaya devam ediyorsa o kişi akıl yoksunudur” diyerek devrimcilik ve solculukla gençliğin kuşaksal asiliği arasında bağ kuruyor.
Bendeniz de yaşı 40’ı aşmış bir orta yaşlı solcu, akılsız bir taşkafa olma zevki ve hazzını devam ettiren biri olarak, açıkçası denizin ikona dönüşmesinden dehşete düşüyorum.
Ve diyorum ki devrimciler, sistem karşıtları, düzen muhalifleri korkun, çünkü asıl şimdi yenildik, asıl şimdi canımıza ot tıkıyorlar. Çünkü eğer Deniz ve 1968’li yıllar (
çok şükür 78’i henüz tüketemediler) burjuvazinin yani Denizin mücadele ettiği, yıkmak için ölümü bile göze aldığı siyasal hasımları, onu ikon olarak yüceltiyorlarsa halimiz perişan demektir. O zaman Denizin ve bizlerin siyasal hasımları bizi artık tehdit olarak algılamıyorlar, dahası bizi çoluk çocuk, gençlik ateşi basmış ergen asiler olarak görüp horgörüyorlar demektir. İşte o yüzden asıl şimdi yenildik, işte o yüzden asıl şimdi hapı yuttuk.
Pop İkon Deniz
Her şey kendisi de solcu ve muhalif olan çok yönlü sanatçı bir sanatçı
Andy Warhol ile başladı diyebilirim.
Warhol’un önemi şuradan geliyor. O pop-art ya da popüler kültür de çığır açan bir figür olmuştu.
“Her şey güzeldir, pop her şeydir,” demişti pop sanatının öncüsü
Andy Warhol. Sanatın üst sınıflara özgü kapalı devre bir seçkinlik unsuru değil, toplumdaki sıradan nesnelerin bile sanat eserine dönüşebildiği bir demokrasi hamlesi olması bu sözle başladı. Amaç sanatın bir burjuva seçkinliği, sanatçıların uğraştığı bir şey değil sanatın toplumsallaşmasıydı. Ama soldan gelen her adımın zaman içinde sistem tarafından massedilmesi gibi, bu çıkışta massedildi.
Che Guevera’yı bir popüler kültür ikonuna dönüştüren de ol olmuştu. Amacı elbette onu bir halk kahramanına dönüştürmekti. Ama beklendiği gibi
Che halk kahramanı olmadı, muhalifliğin simgesine dönüşüp bir isyanın simgesel ögesi olmadı. Tam tersine bardaktan, tişörte kadar her şeyde kullanılan ve bu sayede bir hayli para kazanılan bir imgeye dönüştü. Yani sistem
Che'yi ele geçirip onu bir kez daha öldürmüş oldu. Üstelik bu kez onun hayatını adadığı ruhu öldürmüş oldular.
Dönekliğin müşahhas bir simgesine dönüşen patron ve patronu üzerinden sistem yalakalığında simge bir isim olan,
Özkök Engels'i doğrularcasına Che için şunları söylüyor
“
Onun masa üzerinde yatan cesedi komünizmin can çekişmeye başladığı yılları simgeliyordu. İşte bu yüzden
James Dean ve
Baudelair'e hiçbir zaman ölmedi
ama Che öldü.
Bakmayın "
Che'ler ölmez" sloganına. Che bal gibi öldü...
Şimdi ölümden sonraki hayata inananların hoşuna gidecek bir olguyla karşı karşıyayız.
Che dönüyor. Ama artık, bir devrimci olarak değil,
Andy Warhol'vari bir pop ikonu olarak.
1980'li yılların ikinci yarısında "
Elveda Başkaldırı" adlı bir kitabım yayınlanmıştı.
O kitap, klasik devrimciliğin, başkaldırının ölüm ilanıydı. "
Elveda Başkaldırı"nın kafamda ilk tohumları, daha gencecik bir üniversite öğrencisiyken, Che'nin ölmüş fotoğrafına bakarak atılmıştı. Che şimdi diskolarda dinleniyor. Tişörtler üzerinde Pop Art'ın en değerli simgesi olarak yaşıyor.
Peki devrimciliği öldü mü? Bence yeniden doğdu. Artık kitlelerin başkaldırışı bitti, bireylerin ki başladı. Bence
Che asıl yerini şimdi buldu. Bolşeviklik gibi, banal bir kitle ideolojisinin bayrağı olarak değil, tek başına bir bireyin isyan tişörtü olarak. İşte o yüzden "
Que sera sera" şarkısını,
"Che sera sera" olarak aranje ediyorum. Ve diyorum ki, "
Comandante Che Guevara", artık kesin inançlı kitlelerin enternasyonal marşı değil, isyankâr bireylerin muhteşem remix'idir. Che'ye yakışan en muhteşem basübadelmevt de budur...”
Tam da demek istediğimi en güzel biçimi ile
Özkök ifade etmiş. Ama Che’de Deniz’de yaşasalardı emin olunki böylesi
“hoşgörülü” bir değerlendirmeyi kendileri ve inançları için hakaret kabul ederlerdi. Deniz’de, Che’de insan yüzlü’de olsa sosyalist bir mücadele için öldüler. Onların rüyası ezen ve ezilenin olmadığı, sömürü denen şeyin tarihe karıştığı, yoksulların yoksullukları için ezilip horlanmadığı, bir anlamda İsa’yı anımsatırcasına “
ağlayanların güldüğü” bir dünyayı simgeliyordu. Deniz de, Che’de böyle bir dünya için öldüler.
Deniz Kemalist Bir Milliyetçimiydi
Deniz Gezmiş Latin Amerika Sosyalizm mücadelesinden etkilenen, Küba Devriminden bir hayli etkilenmiş, Çin’de başarıya ulaşan halk savaşından esinler taşıyan Leninist bir üçüncü dünya devrimcisiydi. O yıllarda
Sultan Galiyev ile başlayan süreci anlamlandırmak için Bolşevik devrimi açısından kuşatılmışlığı yarmak ve müttefikleri çoğaltıcı stratejiye bakmak gerekir. O dönemde geliştirilen teoriye göre koşulları sosyalist devrim için elverişli olmayan ülkeler öncelikle burjuva devrimini tamamlayacak daha sonra sosyalizme geçecekti. Bu aşamalı devrim tezi daha sonra biraz da amacından saptırılarak
MDD’ ye dönüşecektir. İşte ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve burjuva demokratik devrim tezleri ile hem Bolşeviklerin Mustafa Kemal devrimini desteklemesi için meşru ideolojik zemin oluşuyor, hem de Sovyetler etrafında kurulmak istenen emperyalist kuşatma kırılıyordu. Bu yüzden anti- emperyalist burjuva devrimleri tezi Sovyetler için bir can simidi niteliği taşıyordu.
İşte 1968’deki devrimcilerin Kemalizmi negatif bir unsur olarak görmeme nedeni de budur. Dahası bugün bize haklı olarak gerici gelen sol kemalizmin o dönem ilerici bir tez olarak görülme nedeni de bu ideolojik saptama ile yakından bağlantılıdır. Sol
kemalizmden etkilenen 68 kuşağı için Mustafa Kemal burjuva demokratik devrimci olarak sosyalist devrime gidecek yolu açan, bağımsızlığı, ant-emperyalist devrimi öne çıkaran bir devrimciydi.
Nitekim Denizlerin
THKO’sunun teorisyeni olan Hüseyin İnan,
Türkiye Devriminin Yolu’nda Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden kadronun
“parçalanmış Osmanlı ordusunun ilerici ve reformist kanadı ile şehir küçük burjuvazisi” olduğu ve “
1923’te halk kitlelerini de peşlerinden sürükleyerek emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verdiği” düşüncesindedir. Tam da bu nedenle Mustafa Kemal ve onun reformları Osmanlıdan kalan köhnemiş feodal yapıyı tasfiye edici, anti-emperyalist niteliği de olan ilerici bir hamle anlamına geliyordu. Bu nedenle Deniz için ikinci kurtuluş savaşı Mustafa Kemalin bir burjuva devrimci olarak başlattığı sürecin sosyalist bir devrimle tamamlanmasıydı.
İnan’a göre MDD bir Burjuva Demokratik Devrimdi.
"
MDD, emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerin, evrensel bir öz kazanmış olan devrim stratejisidir. Burjuva demokratik devrimi ise, kapitalist üretim ilişkilerinin belirli bir gelişim düzeyinde (emperyalizm faktörü önemli değildir) kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin tasfiyesi için geçerli bir devrimdir. İki devrim, politik ve ideolojik karakterleriyle birbirinden farklıdır. Bu yüzden MDD ile burjuva demokratik devrimi arasında sadece öncülüğe bağlı bir ayrımdan hareket edilerek tahlil yapılamaz." –
Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu (
Mart 1972)
Ne deniz ne de diğerleri bir burjuva devrimcisi değildiler, dahası milliyetçi hiç değildiler. Nitekim ölürken son sözleri (
ATV tarafından makaslanan) “
Yaşasın Türkiye’nin bağımsızlığı! Yaşasın Marksizm'in, Leninizm'in yüce ilkeleri! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler ve köylüler!’ oldu.
Hüseyin İnan bugün DTP’nin savunduğu “
demokratik özerklik” fikrini başka bir isimle daha o günden savunuyordu.
THKO, “
bütün ulusların eşitliğine" ve “
her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı”na titizlikle saygı gösterip her türlü imtiyaza karşı çıkmaktadır. Türkiye’nin toprak bütünlüğü içindeki iktisadî hayatın bütünleştirilmesi(nin) emekçi sınıfların yararına olacağı düşünülmekte ve
TDY’de (
Türkiye Devrimin Yolu) “
Kürt emekçilerinin sınıfsal çıkarları da ancak Türkiye halkının ortak mücadelesi ile sağlanabilir.” sonucuna varılmaktadır.
Soruna Türkiye Halkı olarak kabul ettikleri tüm uluslardan devrimci sınıf ve tabakaların çıkarları ve ortak savaşımının oluşturulması temelinde bakılmakta; çözüm önerisi ise şöyle ifade edilmektedir:
"
Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarına en uygun çözüm yolu da bölgesel özerklik olacaktır. Bölgesel özerkliğin sınırlarını ve kapsamını da ancak aynı sosyal ve iktisadî yaşantıya sahip olan halkların kendileri tayin eder. Biz, bu özerklikte titizlikle Türkiye’de uluslararası (sosyalist) kültürün ve iktisadî yapının korunmasına çalışmalıyız. Çalışmalıyız, çünkü sosyalist, uluslararası kültür ve iktisadî ilişkiler bütün çalışan sınıf ve tabakaların çıkarınadır." –
Hüseyin İnan, Türkiye Devriminin Yolu (
Mart 1972)...
Kısacası Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türk Nazilerin dergisi
Türk Solu denen iğrenç mevkutenin öne çıkarmaya çalıştığı gibi faşist tezlerden alabildiğine uzaktı. Bu gericilerin ilericilik adıyla onun anısını sahiplenmesi ise onun anısına en büyük ihanettir aslında. Denizlerin alabildiğine naif kemalizm algısı ile bugün gericiliğin sembolüne dönüşen kemalizm algısı arasında bir uçurum vardı.
Deniz ne ulusalcıydı, ne de milliyetçi o bir üçüncü dünya devrimcisi olarak Türkiye’nin kapitalist dünya sistemi olarak emperyalizmin yörüngesinde kopmasını savunuyorlardı. Bunu da Kürt, Türk bu topraklarda yaşayan bütün hakları özgür kılacak bir süreç olarak görüyordu.
Evet, bir Deniz Gezmiş var ama
Hatırla Sevgili’de ve Devletin öz uzman imaj makerlerından Ali Kırca’nın Siyaset Meydanında yansıtmaya çalıştığı (
ne ilginç şu anda devletin ayak paspaslığını yapan 68’liler vakfı ve bir zamanlar sol fikirlerinden dolayı ordudan atılan Ali Kırca gibi solcular sistemin ideolojik aygıtı olarak çalışıyorlar) gibi devletin hakkını yediği uslu bir çocuk değil, gerçek bir sistem karşıtı devrimciydi. Bugün onun anısını kirletenler de sağcılaşmış sol kemalizmin borazancıbaşı olan 68’lilerden başkası değil.
Denize eza cefa yapanların şimdi onu aziz yapma girişine karşı onun asıl niteliğini göstermekse her asinin boyun borcudur.
Dilaver Demirağ
Kaynak:
SOLPLATFORM - Tekil Mesaj gösterimi - 68 olayları