Göğsünün Sıcaklığına Düşür Beni 2...
Göğsünün Sıcaklığına Düşür Beni 2...
Gecenin bir yarısı, derinlerden yağmur sesi doluyordu ellerime, tavandan sarkan ışığın yansımasına daldım bir an, gözümün karalığına inat, bana yansıyan renklerin ahengi soluğuma kadar ilişmişti.
En azından ben böyle hissettim. Minik bedenlerin pencereyi yalayarak aşağıya düşmelerini, camın o saydam görüntüsünden yüzüme yansıyan yüzümü, sokağın en başındaki lambaya kadar her şeyi seyrettim uzun bir vakit. Nerede olduğumu bilmeden hem de, yoktum sanki, beklentisiz yokluklarımı yaşıyordum ve bunu bilen sadece bendim. Yatağımdan görebildiklerimle yetinmem gerektiğini yeni yeni öğrenirken, kömür kokan evlerin, kömür kokmuş doğumların gelgitler savaşında kaldığını, aslında bu savaşlardan kimsenin galip çıkamayacağını anladım, tarih yeniden başlıyordu işte. Birilerinin hikayesine zorla girmek değildi amacım, ama benden çalınan hikayemin izini sürmek hakkımdı ve ben bu hakla çaldım kapıları.
Açtılar.
Dilsiz yüreksiz vatansız ve imlasız baktım yüzlerine, konuştular, alnıma yapışan lekelere baktılar, cebimdeki o eski resimlere, tenimin kokusuna, adımlarımı saydılar volta atarken ben, neşterime kan kusturdular, kaleme acı, beyazı öldürdüler, tetikçisiydi hayatın siyah, ateşe atılan her günün ardından tek tek güldüler, her şeyin bir bedeli vardı, her şeyimi bedelden saydılar, teklik çokluk, azlık, hiçlik, varlık, yokluk; zehre ne denk düşerse ektiler toprağıma, sabah akşam, ikindi yatsı; kaç ezan sesi varsa gömdüler inatla yeniden, bir tek öğleyi bıraktılar tanrıya. Dil uzattılar hep, kırılgan satırlar koydular aşıma, kahve içimliği beklentilerime arsız sevişmeler ekleyip hep benden yana kara haberler saldılar yarına…
Açtılar.
Tanrıdan izin çıkmış vahiyleri okudular hep, korkuttular kanımı, rengi kaçtı terimin, terk edilmiş nice barakalarda uyuttular beni de açtıkları kapılar yüzüme kapanmadı hiç. Sanki nefret sanki ihanet, sanki ölümün çapası yol verdi ayaklarıma.
Gecenin bir yarısı, vitrinimdeki hayata bakıyorum. Mavi kadifenin üstündeki kan izlerine, rutin bakımı ihmal edilmiş o tuhaf yüzüme… Ölüm gibi değil ölüm, yaşam gibi değil yaşam, çoğulluk saflığıyla yırtılan koca bir ömür, yani ben.
Açık adresim yok, zahmetsiz büyümüşüm, hamurumda yalnızlık var, hikayeler masallar şiirler, ama hepsinden bir parça sıkıştırmışım da; bir benim hikayemi bulamamışım…
Hâlâ…
Korkmadan yürüyebilirim artık. Kendimden başka gidebileceğim adres yok nasılsa. Pankart açıyorum hayata: SeN BeNSiZ BiR HiÇSiN…
Sayıp sayıp bir şiir eksik diyecek kadar gücün yok. Çaldığın hikayemi benden gizli yaşayacak yerin yok, ille de ben olmalıyım sende, ille de ben, bize ihtiyacın var, bana, sağ yanımı yok saysan da solumdaki ışıkla yolunu bulmak zorundasın, çünkü çaldığın hikayenin dilini bir tek ben biliyorum, gökyüzü kurban istiyorsa başka bir aptal bul kendine, bendeki buraya kadar, hem yetmez mi sevaplara teslim olduğum.
Sustuğunda anlamalıydım bunu, evet gerçeklerimi sevmiyorum artık, körsem bile bu benim, Tanrıya borçlu kılma beni, ille de en sevilen cümleler mi bulmam gerek kendimi tamamlamak için, eminim yalan yaşattın bana her şeyi, tartısında ihanet yok, anla, hayatsan, yağmursan, güneşe kızıp da geceleri yaratan tanrıysan; anla…
Bilirim senden öncesi yok, sırf bu yüzden benden sonrası var ama.
Tarihine yakışıyor mu diye soramadığım gecelere inat; bu sefer kır şu zincirlerini kadersizliğimin.
Bir hiçsem sen yarattın beni, körsem bu senin suçun, lekeliysem alnım senin, kaleminde mürekkep kalmamış melekler gönderme bana, ne olur anla. Başımı eğik tutma karşında, topal bir atın da koşabileceğini biliyorken, eksilttiğin için bağışla kendini, bana içini aç, adaletini yüzüme kapama, anla. Sayıkladığım türbelerde zemzeminden mahrum bırakma kursağımı, dök kendini yollarıma, ne olur gücünü akla.
Küfrümün yokuşları dik, çıkıyorum ağırca…
Gecenin bir yarısı göğsündeki sıcaklığa düşür beni. Yağmurlarına hasret bir vebalının kadavra gülüşlerine yön ver şimdi.
Noktasız yaşat sesimi…
Gökhan Gök
|