Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Yapısalcılık Ötesi ve Derrida

Felsefe içerisinde Yapısalcılık Ötesi ve Derrida konusu: Yapısalcılık özellikle Jacques Derrida, Jacques Lacan, Michel Foucault ve Roland Barthes elinde değişikliğe uğramıştır. Bu düşünürler bir bakıma yapısalcılığı sürdürmüşlerdir, ama bunu yaparken yapısalcılığı mantıksal sonuçlarına doğru yürütmüşler ve post-structuralism ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-02-2007, 09:29
non serviam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
M€M€ÑTØ MØRÍ
 
Üyelik Tarihi: 01-01-2007
Nerden: Asrub
Yaş: 26
Mesajlar: 1,804
Blog Başlıkları: 1
Standart Yapısalcılık Ötesi ve Derrida

Yapısalcılık özellikle Jacques Derrida, Jacques Lacan, Michel Foucault ve Roland Barthes elinde değişikliğe uğramıştır. Bu düşünürler bir bakıma yapısalcılığı sürdürmüşlerdir, ama bunu yaparken yapısalcılığı mantıksal sonuçlarına doğru yürütmüşler ve post-structuralism (yapısalcılık-ötesi) diye anılan yeni bir düşünce tarzını oluşturmuşlardır. Adı geçen düşünürlerin hepsinden söz edecek değiliz, yalnızca Derrida’nın felsefesine eğileceğiz bu bölümde. Çünkü Derrida’nın görüşleri yeni bir eleştiri yöntemi de getirmiştir beraberinde. Druction (yapı-sökme) adını alan bu yöntemle ilgili olarak akla ilk gelen eleştirmenler arasında Paul de Man, J. Hillis Miller ve Geoffrey Hartman ’ı sayabiliriz. Bu eleştirmenler Derrida’dan yola çıktıkları için, anlaşılması çok güç bir düşünür olarak bilinen Derrida’nın daha çok edebiyat eleştirisini etkileyen görüşlerini basitleştirerek özetlememiz şart.

Derrida’nın felsefesinde birbiriyle yakın bağı olan üç kavramdan söz edeceğiz: Sözmerkezlilik (logocentrisme) ,ses merkezlilik (phonocentrisme) ve Türkçeye çevrilemeyen Dıfferance . Derrida’ya göre sözmerkezlilik dil ile gerçeklik arasındaki bağıntıyı yanlış kuran bir düşün sisteminden kaynaklanır. Yani bir göstergenin, dilin dışında ve dilden önce var olan bir nesnenin ya da kavramın göstergesi olduğu inancından. Derrida’nın ne demek istediğini açıklayabilmek için Saussure ’ün yapısal dil bilimine yeniden dönmek ve yukarıda sözünü ettiğimiz gösterge, gösteren ve gösterilen kavramlarıyla ilgili olarak dil konusunu biraz daha kurcalamamız gerekiyor.

Derrida, Saussure’den yola çıkarak Batı felsefesinin temellerinden sarsaracak birtakım sonuçlara varmıştır. Bir gösterenin, anlamını, başka gösterenlerle arasındaki ses ayrılığına borçlu olduğunu söylemiştik. Bu ayrılık da gösterenin dışına taşan bir ilinti olduğu için hiçbir göstergenin anlamı hazır olarak kendinde mevut (perésent) değildir. “Taş” anlamını başka ses birimlerine borçludur. Örneğin “baş” ve “kaş”taki ses birimlerine. Başka şekilde söylersek, bir göstergenin anlamını oluşturan, onda yalnız var olan değil, var olmayan ses birimleridir. Yani, onda “yok olan”dır. Öyleyse dilden önce kavram olamaz ve bir kavramın anlamı da başka gösterenlerle tamamlanır.

Oysa, diyor Derrida, Batı felsefesi Platon’dan günümüze kadar, kendi kendine yeterli, dilden önce var olan bir temel ilkenin (Tanrı, ruh, madde ya da doğruluk gibi) peşinden koşmuştur. Anlamın dilden önce var olmasını gerektiren bu görüş, Derrida’ya göre sesmerkezcil düşüncenin düştüğü bir yanılgıdır. Bu yanılgıyı kolaylaştıran ve Saussure gibi bir yapısalcıyı da bu noktada sözmerkezcil görüşe sürükleyen, Derrida’nın, sesmerkezcilik (phonocentrisme) dediği inançtır. Onun için sözkonusu yanılgıya az sonra yeniden dönmeden önce sesmerkezcilikten ne kastedildiğine bakalım.

Sesmerkezcilik , sözü yazıya üstün saymaya Derrida’nın verdiği addır. Platon ’dan bu yana ağızdan çıkan sözün, an lamı dile getirmek bakımından yazıdan çok daha güvenilir olduğu kabul edilmiştir, çünkü sözün doğrudan doğruya düşünceyi aktardığına inanılır. Bu nedenden ötürü, sözün, düşünceyi değil de sözü kopya eden yazıdan, kastedilen an lama daha yakın sayılması doğaldır. Bu görüşe göre, konu şan, bilincindeki düşünceleri söze döker ve dinleyen kişi de onları doğru olarak anlamaya çalışır. Anlayamazsa, kuş kulu bir nokta kalırsa, konuşan düşüncesini yeniden açıklar. Yazı ise konuşandan kopmuştur, bilinci doğrudan doğruya yansıtmaz, dolambaçlı bir yoldan, ikinci elden aktarır ve aktarırken yetersiz kalabilir. Bu kez yeniden açıklama olanağı da yoktur, çünkü yazıya geçen düşünce, sahibinin denetiminden çıkmıştır.

Derrida’ya göre söz ile yazı karşıtlığında bu tür bir değerlendirme yine sözmerkezciliğin bir ürünüdür, çünkü dilden bağımsız olarak bilinçte düşünceyi varsaymakta ve dili, mevcut düşünceyi aktaracak bir araç olarak görmektedir. Sözmerkezciliğin kandırıcı tuzağı, söz ile bilinç arasındaki bu ilişkide ortaya çıkar. Özellikle kendi kendime konuştuğum zaman sözlerimle kafamdan geçenler öylesine çalışıyorlar ki, bunların ayrılmazlığına inanıyorum. Durum şöyle de ifade edilebilir: Gösteren aradan çekilmiş izlenimi verdiği için, düşünce, dolaysız biçimde kendi başına varmış şansını uyandırıyor. Oysa, kendimin özne olma bilincine varabilmemi bile, “ben”i, “ben olmayan”dan ayıran dile borçluyum. Dilden önce var olduğuna inandığımız “ben” kavramı, aslında, dil sayesinde var olan bir “metin”dir. Zaten Derrida’ya göre “metin”in dışında hiçbir şey yoktur. Belirtmek gerek ki, Derrida “yazı”yı, anlamı oluşturan “ayrılık” (différance) ile eşit sayıyor ve işte bundan ötürü, mantıksal bakımdan “yazı”nın sözden önce var olduğunu iddia ediyor.
***

Derrida’nın Türkçeye çevrilemeycceğini söylediğimiz differance kavramına da kısaca değinmemiz gerek. Gerçi Derrida, Saussure’ün yapısal dil biliminden yola çıkar, ama yapısalcılık-ötesi düşünce tarzını getirenlerden biri olarak ondan ayrılır.Saussure, dilden önce anlamın var olmayacağını söylemiş ve onun yerine bir ayrılıklar sistemini getirmişti. Derrida bunu da yeterli bulmaz, çünkü bu kez anlamdan önce var olan bir göstergeler sistemi çıkar karşımıza.

Ayrıca Derrida’ya göre, Saussure’ün iddia ettiği gibi gösteren ile gösterilen arasında teke tek bir bağlantı yoktur. An1am tamamlanamaz, çünkü bir gösterenin anlamı diğer bütün gösterenlerle bağıntılıdır. Onun için bir gösterenin an1am üretmesi bir diğer gösteren sayesinde tamamlanır diyemeyiz, çünkü ikinci gösterenin de anlamı bir diğer gösterene bağlıdır ve bu zincirleme bağıntının sonu gelmez. Anlamın kesinleşmesi hep ertelenmez, halindedir. Bundan ötürü bir noktada durmak yerine, sağa sola, öne arkaya, gösterenler arasında her yana yayılan karmaşık, çok yönlü ve kaygan bir bağıntılar ağı söz konusudur. Dilin yapısı ayrılıkların oyunu ile durmadan değişen, sınırlanamayan bir ağ gibi örülmüştür. Yapısalcılığın kapalı sistem kavramı yerine, Derrida, hem ayrılığı hem ertelemeyi içeren ve différance adını verdiği bu açık örgü kavramını getirir.

Aynı sav, tabii, metinler için de geçerlidir. Metinlerin de anlamı, metinde olmayanla, söylenmeyenle bağıntılıdır. Derrida bunu kanıtlamak için metni, yapı-sökme yöntemiyle didik didik eder, önemsiz sayılan ayrıntılara eğilerek bunların, metnin kendi mantığını sarstığını, yadsıdığını, yani metnin söyler göründüğünün tersini de söylediğini belirtir. Öyleyse Derrida’ya göre bir metnin anlamı, ayağını yere sağlam basan sabit bir anlam değildir, oynaktır, kay paktır, çelişkilidir ve dolayısıyla belirsizlikler taşır. Kısacası, hiçbir metnin tek ve kesin anlamı olamaz. Olabileceğini sanmak bir yanılgıdır, sözmerkezciliğin tuzağına düşmektir. Aslında, dilin doğası sanıldığı gibi sistematik bilgiye olanak tanımaz. Ama Batı felsefesi, dilin bu önlenemez kaypaklığını görmezlikten gelerek, dilde tutarlı ve kesin bir anlamı mümkün kılacak temeller bulmaya çalışıp dur muştur. Görüldüğü gibi yapı-sökücülük dilin kesin ve tutarlı bir an lam üretmeye uygun olduğu inancına şüpheyle bakan bir kuramdır ve bu yönüyle tüm yapısalcılık-ötesi düşünce tar zmın temel taşlarından birini oluşturur.

Derrida’nın yapısalcılık-ötesi kuramı ve yapı sökme yöntemi edebiyat eleştirisinine bakımdan etkilemiştir sorusuna verilecek cevabı başlıca iki noktada toplayabiliriz:
1. Doğrudan doğruya edebiyat kavramına olan etkisi.
2. Eserlere uygulanan eleştiri yöntemine etkisi.

Edebiyat kavramı üzerindeki düşüncelere Derrida’nın önemli etkisi olmuştur, çünkü edebiyatın özünü tanımlamak isteyenler ve daha çok da biçime önem verenler edebiyatın kendine özgü bir dil olduğunu söylemişlerdir. Rus Biçimcileri olsun, R. Jacobson olsun yazınsal dilin günlük dilden, bilim dilinden farklı olduğunu, dikkati söylenene değil de, kendine çekmek için kuralları kırdığını, çarpıcı bir biçimde düzenlendiğini ileri sürmüşlerdi. Ingiliz kuramcısı ve eleştirmeni I.A. Richards da edebiyatı diğer söylemlerden ayırmak için yine dile başvurur. Günlük dil ya da bilim dili bilgi iletmek amacını taşır, yani göndergeseldir; edebiyatın dili ise duygusaldır, duyguları dile getirmek ya da duygu uyandırmak amacını güder.

Ayrıca, edebiyat ile bilim dili arasında genel olarak şu farka işaret edilmiştir hep: Edebiyat yazarı, söylemek istediğini açıkça değil, imgelerle, simgelerle, retorik oyunlarla dolaylı bir yoldan dile getirir. Bundan ötürü metnin anlamı apaçık değil örtüktür, belirsizdir ve bu kapalı anlamı açıklamak eleştirmenin görevidir. Buna karşılık felsefe, tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimsel metinlerde dilin saydam olması ve söylenmek istenen şeyi olduğu gibi, apaçık bir şe kilde, edebiyattakinin aksine dikkati dilin kendine çekme den, dili adeta ortadan silerek aktarması beklenir.

Derrida ise yazınsal metinlerle bilimsel metinler arasında böyle bir ayırım kabul etmez. Nedenini biliyoruz; bilimsel metinler de yazınsal metinler gibi, anlamı kesin olmayan belirsizlikler taşıyan ve söylemek istediğinden farklı şeyler de söyleyen metinlerdir. Üstelik Derrida’nın açısından yazınsal metin, bilimsel metne oranla sözmerkezciliğe kapıl maktan kendini daha iyi korumuş sayılır, çünkü anlamın kesinlikten, açıklıktan yoksun olması edebiyatın özüne uygun bir niteliktir. Yazınsal metnin sahibi söyler görüldüğün den farklı bir anlamı dile getirdiğini yadsımaz, tersine bunu bilinçli olarak yapar. Bundan ötürü Derrida’ya ve onu izle yen yapı-sökücülere göre yazınsal metnin kendine özgü bir dili yoktur Yazınsal söylemle bilimsel söylem ve bu arada eleştirel söylem aynı metinsel özellikleri taşıdıkları için aynı türden söylemlerdir. Dilleri ciddi olan ve olmayan diye ayırmak, birinin anlattığının gerçek, öbürünün masal olduğunu ileri sürerek diller arasında bir hiyerarşi kurmak yanlıştır.

Derrida’nın yapısalcılık-ötesi düşünce tarzının edebiyat alanına etkisini, bir de esere ne amaçla ve nasıl bir yöntemle yaklaşıldığında aramak gerekir. Derrida’nın metinleri incelerken kullandığı yapı-sökme yöntemi sonradan edebiyat eleştirmenlerinin elinde öykülere, romanlara, şiirlere uygulanan yeni bir eleştiri yöntemi oldu. Özellikle Amerika’da Yale Universitesi’nde Paul de Man, Geoffrey Hartman ve J. Hillis Miller bu yöntemi kendilerine göre geliştirmişlerdi.

Bu eleştirmenler de metne eğiliyorlar ama Yeni Eleştiri’cilerden de yapısalcılardan da farklı amaçlarla. Yapı-sökücülük, yapısalcılığın dilbilim modeli üzerine bir edebiyat bilimi kurulabileceği iddiasını yadsır ve yapısalcıların akla güvenini paylaşmaz. Culler’in dediği gibi, “yapısalcılık sistematik bilginin mümkün olduğu inancındadır, yapısalcılık ötesinin bildiği tek şey ise böyle bir bilginin mümkün olmadığıdır.” Böyle bir bilgi sisteminin peşinde koşmak söz merkezliliğe kapılmaktır. Derrida’cı eleştirmenlere göre yapılacak iş yazınsal eserlerin arkasında yatan genel anlatı sis temini betimlemek değil, yapıtları tek tek ele alarak her birinde anlatı mantığının nasıl sarsıldığını araştırmaktır. Onun için de adını andığımız eleştirmenlerin yapısalcılık ötesi eleştirisinde yapısalcı analizin yerini yapı-sökme yön temi alır. Çünkü ancak bu yöntemle herhangi bir metnin söylemek istediğinin tamamını söyleyemeyeceği ya da söy ler göründüğünün aynı zamanda tersini de söyleyeceği ve bundan ötürü metnin anlamını, ayağını yere sağlam basan kesin anlamlı bir metin olamayacağı kanıtlanır.

Yapı-sökücüler metne yönelerek onu yakından inceledik leri halde, yine metne yönelen Yeni Eleştiri’cilerden de çok farklı bir şeyler yapmaktadırlar. Yeni Eleştiri esere değinir ken, estetik bütünlüğü belirtmek, esere birlik kazandıran öğeleri saptamak, simgeleri yorumlamak ve eserin derin an lamını bulup çıkarmak amacını güdüyordu. Yapı-sökücüler ise metnin tutarlılığı, bütünlüğü sorunlarıyla ilgilenmez, tersine metindeki çelişkilere, tutarsızlıklara, bozguncu bir rol oynayan metin parçalarına, ayrıntılara parmak basar ve böylece metnin yürüyüşüne yine metin tarafından nasıl çel me takıldığını ve bu yüzden anlamın nasıl tökezlediğini or taya koymak isterler.

Yazarın söylemek istediği ile metnin dile getirdiği anlam arasındaki farka ışık tutmayı hedefleyen yapı sökme, yapı salcılık ötesi diğer kuramların da kendi amaçları döğrultu sunda kullandıkları bir yöntemdir. E Macherey gibi Marksistler, Hélène Cixous gibi feministler Lacan’a yaslanan psikanalizci eleştirmenler bu yöntemden yararlanırlar.

Özet olarak diyebiliriz ki yapı-sökücüler evrensel geçerliliği olabilecek bir düşünce sisteminin var olabileceği iddiasını reddetmişler, anlamın oynaklığını ve dolayısıyla metinlerin çok-anlamlılığını kanıtlamak istemişler, edebiyat ile eleştiri arasında söylem farkı olmadığı görüşünü savunmuşlardır.

Edebiyat Kuramları ve Eleştiri
Berna Moran
İletişim Yayınları


"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 26-09-2007, 18:21
Berk Taçyıldız - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
über-arıza-mensch
 
Üyelik Tarihi: 20-09-2007
Nerden: Atomlarımın buluştuğu yerde . :)
Yaş: 25
Mesajlar: 314
Alıntı:
ESHQUIA´isimli arızadan alıntı Mesajı göster

(...)
Öyleyse dilden önce kavram olamaz ve bir kavramın anlamı da başka gösterenlerle tamamlanır.
(...)
Oysa, kendimin özne olma bilincine varabilmemi bile, “ben”i, “ben olmayan”dan ayıran dile borçluyum. Dilden önce var olduğuna inandığımız “ben” kavramı, aslında, dil sayesinde var olan bir “metin”dir. Zaten Derrida’ya göre “metin”in dışında hiçbir şey yoktur.
(...)
Metinlerin de anlamı, metinde olmayanla, söylenmeyenle bağıntılıdır.
(...)
Derrida’ya göre bir metnin anlamı, ayağını yere sağlam basan sabit bir anlam değildir, oynaktır, kay paktır, çelişkilidir ve dolayısıyla belirsizlikler taşır.Kısacası, hiçbir metnin tek ve kesin anlamı olamaz. Olabileceğini sanmak bir yanılgıdır, sözmerkezciliğin tuzağına düşmektir. Aslında, dilin doğası sanıldığı gibi sistematik bilgiye olanak tanımaz. Ama Batı felsefesi, dilin bu önlenemez kaypaklığını görmezlikten gelerek, dilde tutarlı ve kesin bir anlamı mümkün kılacak temeller bulmaya çalışıp dur muştur.
(...)
Edebiyat kavramı üzerindeki düşüncelere Derrida’nın önemli etkisi olmuştur
(...)
edebiyat ile bilim dili arasında genel olarak şu farka işaret edilmiştir hep: Edebiyat yazarı, söylemek istediğini açıkça değil, imgelerle, simgelerle, retorik oyunlarla dolaylı bir yoldan dile getirir. Bundan ötürü metnin anlamı apaçık değil örtüktür, belirsizdir ve bu kapalı anlamı açıklamak eleştirmenin görevidir. Buna karşılık felsefe, tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimsel metinlerde dilin saydam olması ve söylenmek istenen şeyi olduğu gibi, apaçık bir şe kilde, edebiyattakinin aksine dikkati dilin kendine çekme den, dili adeta ortadan silerek aktarması beklenir.

Derrida ise yazınsal metinlerle bilimsel metinler arasında böyle bir ayırım kabul etmez. Nedenini biliyoruz; bilimsel metinler de yazınsal metinler gibi, anlamı kesin olmayan belirsizlikler taşıyan ve söylemek istediğinden farklı şeyler de söyleyen metinlerdir. Üstelik Derrida’nın açısından yazınsal metin, bilimsel metne oranla sözmerkezciliğe kapıl maktan kendini daha iyi korumuş sayılır, çünkü anlamın kesinlikten, açıklıktan yoksun olması edebiyatın özüne uygun bir niteliktir.
(...)
Dilleri ciddi olan ve olmayan diye ayırmak, birinin anlattığının gerçek, öbürünün masal olduğunu ileri sürerek diller arasında bir hiyerarşi kurmak yanlıştır.
(...)
Özet olarak diyebiliriz ki yapı-sökücüler evrensel geçerliliği olabilecek bir düşünce sisteminin var olabileceği iddiasını reddetmişler, anlamın oynaklığını ve dolayısıyla metinlerin çok-anlamlılığını kanıtlamak istemişler


Varın bu "tespitler"in "bilmek" ve "bili-m" üzerindeki "ne'liği"ni siz düşünün !
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 26-09-2007, 21:13
kim bilir
 
Üyelik Tarihi: 23-09-2007
Nerden: Rize
Mesajlar: 69
Lakin biliyoruz ki bu tespitlere karşın hem biliyor ve hem de bilim yapabiliyor insanoğlu hâlâ, değil mi?

Nasıl ki eve doğru yürüdüğümüz yolu bize gösteren ışığın hızını hesaba katmadan yürüyorsak, bunun gibi söz-yazı ile iletişim kurarken de “Yapısalcılık Ötesi”si argümanı hesaba katma zorunluluğunu duymuyoruz (duymayız); iyi kurulmuş ve usa uygun bir düşünce olsa bile bu. Ancak, ne konuşup ne yazdığımızı daha üstten bakarak anlamayı ödev olarak aldığımız zaman önümüze, kendimiz ve kendimizden çıkan üzerinde felsefe yapmak gereksinimini hissettiğimizdedir böylesi bakış açılarına başvurmamız. Nice başarabilirsek artık…

Bir de, diyeyim; nihilizme duyduğumuz eğilim yorgunluğumuzdur bizim!






sıyırdı yüzünü dünya / gördüm kimse ben değil
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 27-09-2007, 08:53
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Yapısalcıların sıklıkla eleştirildiği üzre, gündelik yaşam için çözüm sunmadan yoksun yöntem, post-yapısalcılarca işlevsel hale getirilmeye çalışılmış.
Burada Derrida'nın Edebiyat Eleştirisi üzerine söylenenlerden nasıl "bilim"e alıp monte edin diyebildiğinizi siz anlatacaksınız Sevgili Berk, dilerseniz...
Ben metinden kopyala yapıştır yapıp (bir de kalınlaştırarak) alıntılandırıp tartışma zemini hazırlamanın da bir adım ötesine geçmek istiyorum izninizle...

"Anlamın dilden önce var olduğunu" savıyla Derrida yapısalcılarla çelişiyor.

Alıntı:
ESHQUIA´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Bu görüşe göre, konuşan, bilincindeki düşünceleri söze döker ve dinleyen kişi de onları doğru olarak anlamaya çalışır. Anlayamazsa, kuş kulu bir nokta kalırsa, konuşan düşüncesini yeniden açıklar. Yazı ise konuşandan kopmuştur, bilinci doğrudan doğruya yansıtmaz, dolambaçlı bir yoldan, ikinci elden aktarır ve aktarırken yetersiz kalabilir.
Sözü düşüncenin anlamı sayıp, yazıyı düşüncenin tahtırevanı olarak gören Platoncuların, yazı'yı bağımsız/tek başınalığı için ortaya attığı tez -yazının açıklayıcılığı oranında- beni tatmin etmedi. Yazının da kendine yeniden açıklama talihi tarih boyunca olmadı mı?
Örneğin yapısalcılara karşı postyapısalcılar da bu "yeniden açıklama" şansına sahiplik olarak, yukarıdaki metinde böyle bir sebepten ötürü söz ve yazıyı karşıtlaştırmak biraz eksik ya da sağır kalmamış mı? Mesele süratse;
Bir nevi yukarıdaki alıntının sahibini burada bulamaycaksak doğru bir çıkarım gibi görünse de, e-edebiyat/felsefe/sanat tam da bu noktada bize yenice bir kapı açmış sayılmaz mı? Sözü söyleyen, yazıyı yazan da dönüp yeniden açıklama konforuna sahip değil midir?
Yukarıdaki makaleyi bu "karşıtlığı" açıklama anlamında cılız buldum...

Yazıyı göstergebilimsel açıdan, söylemek istediğinin de ötesinde ya da terslemesinde bir metin şekli gibi yansıtan metinde, yazının sözden evvelliğini anlamlandırma/ gösterilen / kavram bağıntısında ussal buldum.

Yapısalcıların eserden hareket etme yöntemini; metnin tarihsel, sosyolojik, estetik ya da toplumsal tesirlerle açıklanamayacağı, hatta daha da ileri gidilerek yukarıdaki metinde de adı geçen Rus Biçimcilerinin metni, yazarın biyografisinden, yazın hayatındaki öyküsünden ve hatta toplumsal ya da tinsel gerçeklerinden soyutlandırıp açıklamaya yeltenme çabalarını yöntem olarak hep eksik bulmuşumdur...

Yine yukarıdaki post-yapısalcıların da, gündelik dil ve şiir dilinin "aynılığından" bahsetmesi beni doyurmuş sayılmaz. Şiir dilinin objeleri, kişileri, davranış ve düşünce/duyguları yeniden görmemizi sağlayan, başkalaştıran, yeni anlamlandırmalara/anlam üretmeye kapı aralayan büyüleyiciliğini (ki bu helezoniktir ve süreklidir) nasıl oluyor da; akedemik dil ya da gündelik dil ile aynı değerlendirmeye tabii tutuluyor anlayamadım...! Hoş metnin doğru söylediği yanlar da yok değil; edebî eser ailesine bir türlü dahil edilemeyen "eleştiri" hakkındaki tespitler yerli yerinde; bizde hala bir sanat eserinin eleştirilmesi denince akla gelen sanki onun daha çok satması için tanımlanması ya da açıklaması anlamı bilinirken, benim görüşüm de edebi eleştiri metinlerinin de eleştiridiği metin gibi bir yenice edebi eser olması doğrultusundadır. Ve lakin en ideal, en subjektik yaklaşım şekilleri bile; özneldir ve yazıcı yorumunu katmaktadır...
Derrida'nın gündelik dil'in (akedemik ya da metin dili) şiir diliyle aynı örtüp/kapalılık/anlam üretmelerine dahil edilebilme tezi ne kadar mantıklı olsa da; şiirin sessel/tınısal/ezgisel yani duygu coşturucu yanını tırpanlaması veya değerlendirmeye almaması nedeniyle eksik görünmektedir...

Post-yapısalcı Derrida karşıtlık yerine ayrılıklar demiş; lakin Rus biçimcileri de gündelik dil, şiir dili karşıtlığının yerine alternatif karşıtlıklar da sunmaktadır.
Örneğin roman dilinde, gündelik dilden karşıt bir örgü olabilmektedir...
Aklıma hemencecik Fena Halde Leman/A.İlhan romanı geldi mesela, romanda kadın ölen kocasının ardından cinselliği sarsıcı bir şekilde anlatmakta ve başlarından geçenleri geri beslenmeci (feedback) yöntemiyle kimi geçmişe dönüp, kimi de kocasının öldükten sonraki zamanlarına gelip anlatmaktadır.
Oysa gündelik dilde, Leman ve Korkut'u anlatmaya yeltenirsek; iki burjuva gencinin evlenip, ardından cinsel tercihleri doğrultusunda farklışmaları ve nihayet kocanın ölümünü anlatmamız yetecektir.
Yapısalcı Strauss'un akrabalık ilişkilerini, klanlarla açıklaması da bir karşıtlık değil midir? Kardeş, anne ya da yakın akrabalarla evlenememeyi yine aslında kendine sunulan kadınlar sınıflandırması olarak gerçeklendirilmesi zıtlığı da yok değil miydi?
Derrida'nın da söz-yazı "ayrılığından" beslendiği yine klasik yapısalcılardır kanımca.

Neyse, aslında aklımdaki çelişkilere de bir anahtar olabilir hasebiyle, devam etmesini çok dilediğim bir konu bu forum...
Biraz da sizleri dinleyeyim lakin...

Konu maria tarafından (27-10-2007 Saat 05:57 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 28-09-2007, 19:50
Berk Taçyıldız - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
über-arıza-mensch
 
Üyelik Tarihi: 20-09-2007
Nerden: Atomlarımın buluştuğu yerde . :)
Yaş: 25
Mesajlar: 314
Öncelikle sayın nbb. ve sayın maria; konuya ilgi göstereceğinizi tahmin etmiştim. Yanılmamışım. Bu tahminimde haklı çıkmak beni mutlu etti. Forumun felsefe bölümünün en arkalarında duran bir konunun ( ki bu onun eski olduğunu gösterir) , yalnızca onu bir nevi tekrar etmemle şahsınızca ilgi odağı olması, hatta o derece ki bu konuda tartışmayı "çok dile"meniz ziyadesiyle mutlu kıldı beni .

Konuyla ilgili olarak, maria'nın konuyu derinlikli ele alarak bahşettiği görkemli yanlış anlama örneği de hayli değerliydi benim için.

Konunun detayları ile ilgili birşeyler yazacağım yönünde size söz verebilirim. Satır aralarına kadar uzanır , yanlış anlama ihtimallerimizi ortaya döker, büyük iddialarla yere çakılır ve belki bunun farkında bile olmayabiliriz. Sahne olasılıklara açık . İletinize yazar yazmaz cevap veremediysem bu susma taraftarı olduğumdan değil .

Siz de beni mazur görün şuan için ruh halim yazdıklarınızı detaylı bir şekilde analiz etmeye uygun değil.

Sevgili nbb. ve sevgili maria. Bir süre sizinle çatışmaktan uzak kalacağım gibi görünüyor. Hayatımda ciddi bir kriz oluştu. Bir süre olmayacağım. Hoşçakalın .
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 29-09-2007, 03:24
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Aaaa Sevgili Berk, gidiyor musun yani?
Üzüldüm ben ama. Nb'yi bilirim yıllardır, felsefe alanında ciddi çile çekmiş, kitap yutmuş, kafa yormuştur. Ben onun naçizane takipçisi ve belki çömeziyim olsa olsa.
Ama sizi de forumda takip etmekten keyif alıyordum, güzel konuları tetikliyordunuz ne de olsa.
Umarım çabuk halledersiniz sorunlarınızı.
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 29-09-2007, 09:54
kim bilir
 
Üyelik Tarihi: 23-09-2007
Nerden: Rize
Mesajlar: 69
Öncelikle geçmiş olsun, genç arkadaş;

“Bir süre sizinle çatışmaktan uzak kalacağım gibi görünüyor. Hayatımda ciddi bir kriz oluştu…” (b.t) Buradaki ‘çatışmak’ filini düzeltip çalışmak, yapmak isterim; ben böyle anlıyorum ve doğru nitelendirme de budur kanımca. ‘Kriz’ bahsine gelince, inan olsun ki benden hiç eksik olmamıştır bu hal. “Normalliğin Deliliği” kitap üçlüsünü büyük beğeniyle okuyarak yararlandığım Arno Gruen; “ Gerçek dünyada insani değerlerin yitimine katlanamayanlar ‘deli’ kabul edilirken insani köklerinden kopmuş olanlar ‘normal’ olarak onay bulur…” demektedir. Ne kadar da doğru bir vargı: Günlük yaşamda somut örnekleriyle doğrulanabilen üstelik de…

Burada birlikte gerçekleştirebileceğimizi çatışma olarak değil de çalışma olarak nitelendirme tercihimin açıklamasını da kısaca yapmak istiyorum: Felsefi düşünler dolayısıyla bir çatışmaya girebilmek, önce o düşünleri eksiksiz olarak özümlemiş olmayı gerektirir, değil mi; şimdi, hangimiz bu tamamlanmışlıktayız? Ben değilim şahsen. Buraya felsefe başlığı altında taşıyacağımız akımları, düşünleri, kavramları, içtenlikli bir öğrenme talebiyle eksiksiz öğrenmek çabasının sahibi olabilirsek, ne mutlu bize! Ve bunu başarabilirsek eğer, egolarımızı bir yanılsama ile biraz daha ‘şişirmek’ yerine, ‘gerçekten bilerek’ büyüyebileceğiz de…

Yoksa, bir takım din istirmacılarının hastalıklı düşüncelerini buraya copi paste ederek, ha varsın ha yoksun!

Nietzsche şunu demez mi: “ Biri düşüncelerine ebe arar, öbürü de yardım edecek birini; işte böyle doğar iyi söyleşi.”

Tekrar geçmiş olsun delikanlı.

İyi ki varsın maria


sıyırdı yüzünü dünya / gördüm kimse ben değil
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 27-10-2007, 00:19
Berk Taçyıldız - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
über-arıza-mensch
 
Üyelik Tarihi: 20-09-2007
Nerden: Atomlarımın buluştuğu yerde . :)
Yaş: 25
Mesajlar: 314
Tekrar merhaba . Zorunlu bir aradan sonra tekrar döndüm. İlk işte şu sözümü tutmak olmalı sanırım ; da konu neydi !??

Maria diyor ki :
"Anlamın dilden önce var olduğunu" savıyla Derrida yapısalcılarla çelişiyor.

Ben de şöyle diyorum. Hayır kesinlikle çelişmiyor. Çünkü Derida'nın böyle bir şey söylediği yok ! Demek ki kalınlaştırarak yazmak bile çare etmiyor. Derida tam da Batı tarzı düşünmede anlamın dilden önce varolduğu ve dil ile keşfedildiği düşüncesine karşı çıkmıştır. Metinde yazıyor bu . Bir daha yazmam gerekiyor mu ?

Maria diyorki (2) :
"Derrida'nın Edebiyat Eleştirisi üzerine söylenenlerden nasıl "bilim"e alıp monte edin diyebildiğinizi siz anlatacaksınız Sevgili Berk"

Tabi metnin olanca açıklığına rağmen bir de benim anlatmam gerekiyorsa anlatmaya çalışayım . Derida "herşey metindir" der. Bilimsel metinlerde de kavramlar kelimeler ile keşfedilmez icat edilir. "Gerçeklik" bulunmaz, yaratılır. Ve iktidar-bilim birbirinden ayrılamaz bir ikilidir. Bunu en güzel Foucault açıklar. Rejimler, otorite işine yarayacak bilgileri ortaya koydurur. Bu noktada Galileo bile "dünya yuvarlak değil yanıldım" der. Yönetim kemalistse "bilinçli yaratım" olamaz "şey"lerin başlangıcı. Kemalizm ki Fransız devriminden esinlenmiştir. Frnasız devrimi ki laisizm kavramını geliştirmiştir. Öyleyse bilim laisist olmalıdır. Bilim dediğin tekelci - tek ve yekpare olmalıdır. Burada da bilimin demokrat olmayan yönünün "devrimlerle" ilerleyen yönü Tomas Kuhn tarafından açıklanmıştır.

Bilim... Doğa bilimleri , insan bilimleri... Bilim bile "daha bilim" ile fizik ve matematiktir ! Sırf formülasyonları daha katı ve iddialı olduğu için. Oysa en soyut bilim , akılcı olduğu efsanesindeki matematik bile soyut kavramlarını KELİMELER , CÜMLELER ile tanıtır. Kuralları , yöntemi... Bu anlamda MATEMATİK BİLE METİNdir.

Derida da diyor ki bir nevi - ha şiir , ha matematik ; ha hikaye, ha fizik - her biri aynı ölçüde bilgilenme yolu ! -

Siz eğer yalnızca "edebiyat eleştirisi" olarak algılıyorsanız bunu benim diyebileceğim birşey yok . Bendeki "metinler" bu kadar .

Maria diyorki (3) :
"Sözü düşüncenin anlamı sayıp, yazıyı düşüncenin tahtırevanı olarak gören Derrida'nın, yazı'yı bağımsız/tek başınalığı için ortaya attığı tez -yazının açıklayıcılığı oranında- beni tatmin etmedi."

Bu sözü ise yazının şu kısmından çıkarıyor :
"Bu görüşe göre, konuşan, bilincindeki düşünceleri söze döker ve dinleyen kişi de onları doğru olarak anlamaya çalışır. Anlayamazsa, kuş kulu bir nokta kalırsa, konuşan düşüncesini yeniden açıklar. Yazı ise konuşandan kopmuştur, bilinci doğrudan doğruya yansıtmaz, dolambaçlı bir yoldan, ikinci elden aktarır ve aktarırken yetersiz kalabilir."

Bende diyorum ki , yine ilk seferde yazdığım yanlış okumanın neticesi Derida'yı Derida yapan Batı düşüncesinin eleştirisi bağlamında yazılanları Derida'nın düşüncesi yanılgısına düşülmüş. Lütfen metni bir daha okuyun "Sevgili" Maria, "dilerseniz..."

Maria diyorki (4) :
"yazının sözden evvelliğini anlamlandırma/ gösterilen / kavram bağıntısında ussal buldum."
Bu söze diyecek birşeyim yok . Derida'nın savunduğu tam da bu çünkü !

Maria diyorki (5) :
"post-yapısalcıların da, gündelik dil ve şiir dilinin "aynılığından" bahsetmesi beni doyurmuş sayılmaz. Şiir dilinin objeleri, kişileri, davranış ve düşünce/duyguları yeniden görmemizi sağlayan, başkalaştıran, yeni anlamlandırmalara/anlam üretmeye kapı aralayan büyüleyiciliğini (ki bu helezoniktir ve süreklidir) nasıl oluyor da; akedemik dil ya da gündelik dil ile aynı değerlendirmeye tabii tutuluyor anlayamadım...!"

Bili-m tarihsel iktidarlarca üretilmiş bir "hikaye"dir , bir imgesel şiir denemesidir. Bilim ne kadar hikaye ise din de o kadar hikayedir. Hepsi metin hepsi icat. Hepsi icat , hepsi masal(yani tarih) !

Sözümü tuttum ve yazdım. Ne yazdım ? Düşüncelerimi YANİ İnançlarımı !

Kalın sağlıcakla ...

Konu Berk Taçyıldız tarafından (27-10-2007 Saat 00:22 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 27-10-2007, 05:46
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Öncelikle hoş geldiniz demek istiyorum; uyumama ramak kala interneti açıp bu forum konusuna tekrar denk gelmem beni mutlu etti. Bir küçük sitem Sevgili Berk Taçyıldız, aradan bu kadar zaman geçince insan kopuyor konudan, umarım bir daha bu kadar ara verecek sorunlarınız olmaz, özletmezsiniz...

Konuya dönersek;

Alıntı:
Berk Taçyıldız´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Maria diyor ki :
"Anlamın dilden önce var olduğunu" savıyla Derrida yapısalcılarla çelişiyor.

Ben de şöyle diyorum. Hayır kesinlikle çelişmiyor. Çünkü Derida'nın böyle bir şey söylediği yok ! Demek ki kalınlaştırarak yazmak bile çare etmiyor. Derida tam da Batı tarzı düşünmede anlamın dilden önce varolduğu ve dil ile keşfedildiği düşüncesine karşı çıkmıştır. Metinde yazıyor bu . Bir daha yazmam gerekiyor mu ?
Burada bir okuma pratiği eksikliğimiz var sanıyorum, virgülün olmazsa olmaz hallerinden biriymiş; basitleştirirsek "A fikriyle Derrida çelişir", yani başka bir fikir bir B öne sürer. A fikri metinde yapısalcılara ait bir fikirdir: sesmerkezcilik, oysa Derrida sesmerkezcilik-sözmerkezcilik ve difference'yi vurguluyor. Tümcem daha anlaşılır oldu mu şimdi, daha da basitleştirmem mümkün görünmüyor çünkü.

Alıntı:
Berk Taçyıldız´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Maria diyorki (2) :
"Derrida'nın Edebiyat Eleştirisi üzerine söylenenlerden nasıl "bilim"e alıp monte edin diyebildiğinizi siz anlatacaksınız Sevgili Berk"
Diye alıntıladığınız cümlemin çıkışını yanlış anımsamıyorsam Feyerabend topiğindeydi ve benim orada size söylemim "din adamlarının hazır ola geçmemizi" salık veren komutlarının yanında "bilim adamlarının" da sizcesi aynı komut ve emir dizgesini kullandıklarına dair sözlerinize eleştirimdi. Yukarıdaki her nevi metni eleştirdiğini elbette ki çıkarmak ortalama zeka işi; ama biliyorsunuz ki metinleştikten sonra edebiyat alanına dahil edilirler, yukarıdaki de edebi metinlerin eleştirisini baz almış bir makale, bilimsel "makale", edebiyata dahildir. Dogma ve bilim "aynılığına" Derrida'yı nasıl kaynak/klavuz ettiğinizi hala açıklayabilmiş değilsiniz. Elmaları ve armutları aynı sepete koyuyorsunuz: Diğer forumda ne denmek istendiğini bir daha okumanızı salık vermekten başkaca bir tavsiyem olmayacak.

Alıntı:
Berk Taçyıldız´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Maria diyorki (3) :
"Sözü düşüncenin anlamı sayıp, yazıyı düşüncenin tahtırevanı olarak gören Derrida'nın, yazı'yı bağımsız/tek başınalığı için ortaya attığı tez -yazının açıklayıcılığı oranında- beni tatmin etmedi."

Bu sözü ise yazının şu kısmından çıkarıyor :
"Bu görüşe göre, konuşan, bilincindeki düşünceleri söze döker ve dinleyen kişi de onları doğru olarak anlamaya çalışır. Anlayamazsa, kuş kulu bir nokta kalırsa, konuşan düşüncesini yeniden açıklar. Yazı ise konuşandan kopmuştur, bilinci doğrudan doğruya yansıtmaz, dolambaçlı bir yoldan, ikinci elden aktarır ve aktarırken yetersiz kalabilir."

Bende diyorum ki , yine ilk seferde yazdığım yanlış okumanın neticesi Derida'yı Derida yapan Batı düşüncesinin eleştirisi bağlamında yazılanları Derida'nın düşüncesi yanılgısına düşülmüş. Lütfen metni bir daha okuyun "Sevgili" Maria, "dilerseniz..."
Bu kısmı doğru yakalamışsınız, tebrikler..!
Sizin gibi bir ay sonra metin girmemiş olduğumdan yukarıda zaten açıkladığım ve sizin de alıntılandırdığınız Derrida'nın, yazı-söz ilişkisini bu kısımda eleştiriken Platon yerine Derrida yazmışım, ve devamında da strüktüralistlere eleştirim post-strüktüralistlere eleştirim gibi devam etmiş, akıl bulanıklığı diyorum.Keşke "bahşettiği görkemli yanlış anlama örneği " diye veda edeceğinize yazdığım metnin iki yerinde Derrida'nın anlam-söz-yazı hakkındaki tahlilimden bu kısımda bir isim hatası olup olmadığını sorup çıksaydınız, yine de en azından metinden çıkartabileceğinizi umardım...Elbette ki benim hatamdır; metinleri bekletip yazmak lazım, ama bu platformların da tadı bu işte, sıcağı sıcağına, şimdi olduğu gibi...Hemen düzeltmeyi yapıyorum uyarınız üzerine...

Alıntı:
Berk Taçyıldız´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Maria diyorki (4) :
"yazının sözden evvelliğini anlamlandırma/ gösterilen / kavram bağıntısında ussal buldum."
Bu söze diyecek birşeyim yok . Derida'nın savunduğu tam da bu çünkü !
Bazen aklınızın ucundan dahi geçirmediğiniz "şey"ler; aklınızın tam da ortasına oturtuluverir. Yasaklar da buna benzer yasak olmayanları (karşıtlık) ortaya çıkarırlar, örneğin; abinizle evlenmemeniz gerekliliğini düzenleyen toplumsal ve ahlakî normlar bir anda abinizin de "eş olabilme" olanağını sunar size.
Söylenenler tek ve biricik olarak algılanamayacağı için, hiyerarşik bir sıralama gözetmeksizin, söylenenin söylenmeyenlerle de bağını/bağıntısını açıklamak eş-yapılarına bakmak Strauss'un önerdiği yöntemlerdendir. "Dilden evvel var olan kavram"ları aslında dil ile tekrardan yaratmıyor; var olana bir ad bulurken de "sessel" olarak diğer kavramların ses özelliklerinden yararlanıyoruz. Derrida anlamın dilden önce var olmadığını savunuyor.

Alıntı:
Berk Taçyıldız´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
Bili-m tarihsel iktidarlarca üretilmiş bir "hikaye"dir , bir imgesel şiir denemesidir. Bilim ne kadar hikaye ise din de o kadar hikayedir. Hepsi metin hepsi icat. Hepsi icat , hepsi masal(yani tarih)!
İşte burada sizinle kesinlikle çelişiyoruz Berk Yıldız; diğer forumda da buna benzer sözler edilmişti yanlış anımsamıyorsam, bilimi iktidarlarca üretilmiş/yönlendirilmiş bulmanız bu da bilim adamlarını da (ki idam edilmesin diye söylem değiştiren Galileo'dan örnek vermeniz çok sığ kaçmış) iktidarların güdümünde (tıpkı da din adamları gibi) bulmanız; tam manasıyla tarihe bir büyük haksızlık olacaktır. Din dogmalar/sorgulanamaz kurallar/normlar bütünüdür, iktidarların elinde şekillenmiş bizzat da iktidarı beslemek/güçlendirmek adına rol kapmıştır tarihte; oysa ki bilim adamları 'iktidarlarca üretilmiş "hikayeler"' yazmış olsalardı ölüsü bile iktidarlara rahatsızlık veren Darwin, protestan baskıları yüzünden ülkesini terkeden Kepler, ya da sizin çarpıtarak verdiğiniz iktidar güdümlü ama Engizisyonca müebbet hapse mahkum edilen ve yetmiş yaşında hapsedilen Galileo; "iktidarlarca üretilmiş hikayeleri"nin yine aynı dogmatik sistem (din) ve iktidarlarca ölüme gönderilmesine ne diyeceksiniz...?
İktidarlarca beslenen bilim adamları daha konforlu bir yaşamı hak etmezler miydi?
Daha önce nb. de söyledi size; özel işlerinizden ötürü geç kaldınız ama; nb forumdan kimi sebeplerden ayrıldı, ben tekrarlayayım, bilim/bilim adamı ve bilimin ortaya çıkardığı "eser"lerin kullanılış şekillerini birbirlerinden ayırmalısınız: -inançlı olduğunuzu varsayarsak ve benim de olmadığımı- bilim ve dinin aynı ellerden çıktığını, birinin insanları daha iyiye/güzele yönlendirmek amacıyla, açık uçlu eleştiriyi içselleştiren, baskı ve hakimiyetten uzak amacı yanında; diğerinin kitleleri sindirmeye üzerlerinde iktidar kurmaya yönelik sorgulanamaz kurallar bütünü olduğunu sanıyorum söylemem yanlış olmayacaktır.
Metinlerin "suni/dolaylı" olmasından bahsediyorsanız başından beri; biçemsel eleştirinizi algılarım.

Yoksa "tarihsel" iktidarlar söyleminizle yine metafor mu yaptınız, ya da yalnızca bahsettiğiniz İNANÇLARINIZ adına dogma ve bilimi aynı kefeye koymaya devam mı edeceksiniz; tüh, yazık olur derim...

Tekrar aramızda görmekten samimiyetle keyif aldım...

Konu maria tarafından (27-10-2007 Saat 15:44 ) değiştirilmiştir.. Sebep: nihayet alıntıları düzenleyebildim...(
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 27-10-2007, 18:00
Berk Taçyıldız - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
über-arıza-mensch
 
Üyelik Tarihi: 20-09-2007
Nerden: Atomlarımın buluştuğu yerde . :)
Yaş: 25
Mesajlar: 314
Sevgili Maria ,

Evet bu sitenin güzelliği tam da bu ! Sıcağı sıcağına yazmak ... Zaten hazırlana planlaya yazılacaksa , bu siteye değil beyaz kağıda yazmalı ki tez , hadi en azından makale olsun .

Vampir gibi oldum sabahı bulmadan uyuyamıyorum. Bugün ehliyet sınavım var diye 03:00 gibi yattım. Dön sağa dön sola kıvranıp durdum. O derece uyumak için işkence yaptım ki sanırım hâlâ da ayılamadım açıkçası . Sınavım iyi geçti ama başım çatlıyor. Sabah erken kalk , hazırlan , bir de yol çek . Sınav bitti mi ee hadi bir de kafayı çek . Oh ne güzel .

Eve döndüm ve yatmadan evvel siteye bakayım dedim. " Eh Maria bu ! " beni yanıltmadınız . Çatışmaya özel ilginiz farkında olmasam bu kadar katkı beklemezdim. Birazdan gidip uyumaya çalışacağım. Yazdıklarınıza değinsem mi değinmesem mi kararsızım. Malzemeleri ve çelişkileri hızlı tüketmekte istemiyorum doğrusu.

Şunu da not etmeli : " Düşüncelerim yani inançlarım " dediysem; din kadar kısıtlayıcılık ve despotluk potansiyelinde pozitivizm ve onun kökü usçuluğu gördüğümü söylediysem, bu demek değildir ki siz "inançsız"sınız ben "mümin". Dinim ateizm, siyasetim apolitiklik... İroni mi ironi !

Ayrılışıma gelince... Son mesajım ile ondan önceki yazıya yaklaşımım aynı yazı değildi. Zamanlama farkı vardı ama alt alta olduğu için bir de baktım otomatik olarak birleşmiş. Sanki "görkemli yanlış anlama" demişim , sonra da "hadi bana eyvallah" demişim gibi olmuş. Ama yapmak istediğim bu değildi.

Eskisi kadar sık yazacağımı sanmıyorum ama tekrardan treni devirmezsek sadık bir yazar olacağım gözüküyor .

Kalın sağlıcakla .
Alıntı ile Cevapla
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 01:56 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org