Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Felsefeyi dikizleyen adamın izlenimleri

Felsefe içerisinde Felsefeyi dikizleyen adamın izlenimleri konusu: Bir Felsefeyi Dikizleme Denemesi Ereklerinizin sunumları olan arılıkta diretiyor olsaydınız, eğer erekleriniz üzerine özgürce düşünecek kadar vakit ayırabilen ve cesur olan insanlar olsaydınız, neyi, nasıl istediğinizi sizin yerinize benim çözümlemem ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 17-09-2007, 12:52
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Standart Felsefeyi dikizleyen adamın izlenimleri

Bir Felsefeyi Dikizleme Denemesi

Ereklerinizin sunumları olan arılıkta diretiyor olsaydınız, eğer erekleriniz üzerine özgürce düşünecek kadar vakit ayırabilen ve cesur olan insanlar olsaydınız, neyi, nasıl istediğinizi sizin yerinize benim çözümlemem gerekmezdi. Eğer yalan söyleyemiyor olsaydınız, ne aşağıdaki şeylere ulaşabilme umudunuz olduğunu söylerdiniz, ne de böyle bir umudunuz olduğunu bana yutturmaya çalışırdınız.
Eğer Varlığın ereği arı olana ulaşmak olsaydı, şu big bang zamanlarının en iğrenç çorbası sonsuzluk boyunca kendisi kalırdı. Dirimsiz olan sonsuza dek dirimsiz kalırdı, dirimli olan ölmeyebilirdi. Veya arı mutluluk olsaydı, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini kaldırmak mutluluğa giden yolda büyük bir ilerleme sayılırdı. Veya herhangi bir din arı huzuru inananlarına çoktan vermiş olurdu ya da rahatlıkla taocu sex teknikleri veya psikanaliz bizi birbirimiz için cinsel doyum uygulayabileceğimiz uygun nesneler haline getirmeyi sağlardı. Eğer arı haz, arı mutluluk erek olsaydı dünya ve/veya insan doğası bir yeryüzü cennetine erişebilmemize çoktan olanak sağlayacak gücü de içerebilirlerdi –en azından tarihin yapraklarını çevirdiğimizde bu gücü hissederdik. Ve eğer varlığın ereği arı kaos ya da yine aynı doğamıza uygunsuzluğuyla arı hüzün, acı… falan olsaydı, bazı paranoid özlemler olan sürekli savaş veya düpedüz kıyametin ta kendisi, çoktan gerçekleşmiş olurdu.
Ne Varlık’ta arı olan ve ulaşılmayı bekleyen (sonsuz cennet gibi) şeyler var, ne de araştırmalarımız şunu ortaya çıkardı ki bizde yukarıdaki arı olan herhangi bir hayale uygun bir doğa var –eğer biraz daha ilerlemeyi de meşru görebilseydim, daha açık bir deyişle ispatlayabilseydim, yukarıdakilerin birinin bile biz insanların arı ereği olmadığını, onlardan birine dahi belirli bir süre için ulaşabilecek olsaydık, kendi isteğimizle vazgeçeceğimizi veya yapabilirsek ulaştığımız şeyi kısa sürede
–düşüncede veya edimde- bozup başka bir şey haline getireceğimizi ileri sürerdim.

&
Beni değil, Logos’u dinleyin, derken Herakleitos haklı bir bakış açısını koymuştur. Logos Tanrı’dır. Ama ne anlar Yahudi-hristiyan-müslüman bu sözden? Kendi dinsel kültürlerinden gelen bir duyguyu alacak, bu verili ve sefil duyguyla da köleler için yatıştırıcı, sakinleştirici, ondaki öfke, nefret gibi duyguları alıp onun içinde toplumsal ilişkilerinin de bulunduğu varlık alemiyle uzlaşmasını sağlayan ne kadar pasif ve zararsız duygulanım varsa onu sergileyecektir. Logos varsa saçmalık da vardır; ama işte saçmalığın da ussallaşması, usun yönetimine girmesi ona bir hikmet kazandırır. Yanlış anlamışlardır köleler saçmalığı, saçmalıkta dahi usun hikmetleri mevcuttur.

&

Logos nesnel olanı ifade eder. Herakleitos basitçe kendi öznel yargılarının nesnelliğe bulaşmasını, onu yanlışa itmesini engellemek istiyordur; ve doğru bir bakış açısına sahiptir. Ama Us varsa saçma da vardır. Ve birbirlerinden yalıtılmış, birbirlerine karışamaz, birbirlerinin yerini alamaz şeyler olduklarını düşünemeyiz. Giderek birbirlerine dönüşebilirler bile, şöyle ki: Ussal sanılanın saçma olduğu ortaya çıkabilir; veya saçma sanılanın hiç de o kadar saçma olmadığı usla örülü bir yapı olduğu ortaya çıkabilir. Öyleyse başlayalım. Kötücül insan da eksiklikleri, yanlışlıkları görecektir ama kötücül olan bunları çürütmek, karşı çıkmak için görecektir. İyi insan yaşamı sever, artan ruhsal enerjisini sever, her ruhsal enerjisi arttığında haz, sevinç gibi hislerle duygulanmayı sever. Biri karanlığı amaçlayan ölümün, karanlığın, şeytanların yanındaki insaniliktir. Öteki de yine aynı insan da çelişik olarak bulunan yaşamın, ışığın, tanrıların yanında olan insaniliklerdir. Ve herkes özsel olarak aynı tarafı tutmasına karşın ben uygarlık tarihi boyunca yatırımın daha az yapıldığı tarafı, ışığın tarafını, şu özünde her insanın tuttuğu taraf olan tarafı tutarak başlıyorum.
&
Saçma, geçiştirilen bir şeydir. Bu yüzden kendimi bildim bileli hep dikkatimi çekmiştir.
&
Çocuk, genç ve yaşlı bütünleşmiştir yaşlı adamda. Hayatının belirli bir dönemine bakar, çok kısa bir sürece, birkaç yaşantıya: Tanrım, oradaki kimdir öyle? Sonra bir başka yaşantı: O da başka biridir. Bir başkası ve başka bir kişilik. Hakim olan ise benliğin sürekliliği duygusudur, benliğin birliği. Kişiyi sağlıklı yapar bu duygu; ama bir dolu gerçeğe ulaşması için atması gereken ilk adımı dahi attırmadan bırakır.
&
Arada bir boy gösteren bir tv starımız olarak Hitler hemen her defasında neden dikkatimizi çeker? Türkiye ikinci dünya savaşına bulaşmamış az sayıda ülkeden biridir. Ne de bizim göreneklerimizde, değerlerimizde, yaşam tarzımızda, kısaca kültürümüzde ırkçılığın veya anti-semitizmin izine rastlanmaktadır. Bir ara Hitler’in “Kavgam”ı çok sattı. Bunun çeşitli nedenleri var. Bazılarını ‘özel’ neden olarak sınıflandıracağım. Özel nedenler belirli özel koşullara özgü, o koşullar varolmadan edimselleşemeyecek nedenler olsun. Genel nedense insanı –tüm insanlığı- ilgilendiren neden olsun –elbet insan özel nedenle de belirli bir tümevarım elde etmek için ilgilenebilir. İlkin özel nedenleri ele alalım. Tam da “uyduruyorsun” denilebilecek bir anım var –çünkü fıkra gibi! Kitap fuarlarına giderdim. Bir defasında üç arkadaş birlikte gittik. Arkadaşlardan birinin –Karadenizliydi- kitap okuma alışkanlığı yoktu. İçerde farklı standlara bakma isteği, bir standda daha uzun süre takılmak falan gibi anlaşmazlıklara düşünce “dağılalım” dedik. Çıkış kapısında belli bir saatte buluşmak için sözleşerek fuarda ayrı ayrı takıldık. Çıkışta, buluştuğumuzda şuna şahit olduk: Kitap okuma alışkanlığı olmayan Karadenizli arkadaş fuardan tek bir kitap almıştı: “Lazların tarihi!”
İnsanlarımız üç yoldan kitaplara ulaşıyor: deneme-yanılma, çevresindeki insanların tavsiyesi ve medya. Deneme-yanılma yolu, en köklü, en yaygın yol. Ama toplumun büyük çoğunluğunun içlerinde yaşadıkları kitapsız dünyalarını düşündüğümüzde (onları bu yola dahi iten) neden ne olabilir? Etraflarındakiler –pek- tavsiye edemez; zira onlarda okumuyor. Geriye medya kalıyor. Hoş, şu olabilir: Medyada “Şu çılgın Türkler”in çıktığını duyarlar -ve etraflarından etkilenerek belirli milliyetçi görüşler almışlardır; veya kendilerince geliştirmiş oldukları görüşlere göre kitap almış olabilirler. Mesela Marxçı biri Hegel’in kitabını Marx-marxizm okumalarından etkilenerek alır. Böylece kitap alınırken salt deneme-yanılma yoluna gidilmez. Daha üst bir oluşum, başka insanların görüşlerine de –biraz ‘el yordamıyla ilerlemek’ gibi de olsa- başvurulur. Ama belirli bir siyasi çizgiye bağlanmamış veya bu siyasi görüşlerin sempatizanı falan olmayan ‘büyük çoğunluğumuz’ n’olacak? Onlarda doğrudan aracı ve en çok onlarda en kuvvetli aracı medyadır. Medya’da da kitap haberleriyle hemen hiç ilgilenmezsiniz; alacağınız kitap için başvuracağınız ön-bilgi kendinizden, içinde bulunduğunuz kültürel yapıdan gelir. Mesela pazardan “32 farz” gibi ‘dini’ ve pratik yararlılıklar içeren kitaplar alırsınız: O kitaplar falan hastalığa, filan isteğin tatminine (koca bulmak veya öbür dünyaya yatırım gibi) iyi geliyordur! Kişi Ayşe Kulin’i ya da adını hatırlamadığım şu polisiye yazarımızı çok okuyorsa medyanın yazarlara katkısı azımsanamayacak durumdadır. Biri Susana Tamoro’nun bir kitabını alır, başka bir kitabını bulursa onu da alır; zaten bu biri, çok kitap okuyan veya daha mühimi kitaplarda ne aradığını –biraz da olsa- iyi bilen biri değildir. Böylece medyadan modayı takip eder.
Peki “Kavgam” nasıl moda olmuştur? Bazı nedenler çağırınca hemen geliverirler. Darwin’in uyum yasasını bilirsiniz. Hayvan doğar doğmaz kendi doğal çevresine öyle bir uyumu arzular ve buna göre davranır ki maximum faydayı elde edebilsin. Ama rasyonelliği pek üstünkörüdür. Bazen yanılır ve yanılgısı eziyetlere uğramasına sonunda yokolup gitmesine neden oluverir. Zarla oynanan bir oyun gibidir. Zarları attıktan sonra kararını uygular ve bazen de onun-için doğru çıkar, öyle ki zincirleme bir doğru gibi bile olabilir. Doğadan gelen öz-sevi onun hemen her zaman yazgısını elinde tuttuğu yanılgısına düşürür. Oysa tüm kurnaz taktiklerine rağmen sadece her zaman kumar oynayan kör ve haz budalası bir yaşamkalım makinesinden başka bir şey değildir. Çocuk, genellikle zarlarını ebeveynlerinine ve yakın çevresinine uyum sağlamak, böylece yüksek getiriler elde edebilme umuduyla kullanır; örneğin onların dinlerine uyum sağlar. Öyle ki çocukta görülen bu erken ve hızlı dindarlık en sık seçilen uyum ve oyun varyantlarından biridir. Zira görülmüştür ki yakın çevrenin dindarlığına uyum -en az getirisi olarak- götürüleri olmayan bir şeydir, onlarla ilişkilerinde. Böylece yatırımını doğru yaptığını söyleyebiliriz. Hayatının daha sonraki evrelerinde bu tutunmuşluğunun üzerinde fazla durmasına gerek kalmaz, öyle ki organik bir ilişkiler bütününün artık az bir enerjiyle kendiliğinden gibi görülecek bir süreçte işleyen küçük bir oluşumudur dindarlığı –ve tıpkı bir organın, örneğin bir karaciğerin uyumsuz olmayan içecekler ve yiyecekler olmadan ağızdan atılacak belli bir gıdayla onca karmaşık işlemi gerçekleştirme gibi bir yeterlik, bir az enerji, nitel olarak da çok zorlayıcı olmayan bir çaba ile gerçekleşen otomatlığı gibi. Fakat heyhat! Hiçbir organizmanın mükemmel olmaması tam tersine sadece önündeki seçeneklerden birini o da üstünkörü bir ussallıkla seçme yazgısı kimi beyinleri de vurur derinden. Böylece bazı çocuklar zinciri şöyle kurarlar —hani az bir şey olgunlaşmasın beyinleri: “İsrailliler Müslüman değildirler!” Bu kendinde olumsuz bir şeydir, Yahudilik harici bir dinden olan için. Çünkü onlardan olmayan bir tür, bir cins vardır ve onların olan nesnelerin ve nesneleşmiş insan olarak işgüçlerinin, ya da bir fayda olarak kendilerinden olan yakışıklı erkek ve güzel kadınların onların olma olasılığı vardır; her ne kadar onlar uzak olsalar da bir olasılık vardır, kendilerinin gasp ettiği bir şeyi başkasının gasp etme olasılığı mevcuttur. Bu ürkütücü olanak, başka olana hoşgörü, veya herkesin inanç özgürlüğüne saygı gibi el yordamıyla yapılmış maskelerin ardından her tür üst-yapı etmenine sırıtarak derinlerde kendi güvenliğine nasıl yatırımlar yapması gerektiğini sorgular. “İsrailliler bazı Müslümanların olan şeyleri onlardan almıştır.” İşte dehşet! Böyle midir acaba? Derme çatma bir bilgiyle gerçekten de İsrail kurulurken oradaki Arapların bazılarına haksızlık yapıldığını, kendi topraklarını terk etmeye zorlandıklarını biliyorum. İşin özü, hiç de bomboş olmayan bir yere kurulan bir ülkedir İsrail. Oradaki Yahudi nüfus gibi Arap nüfusun da kendi topraklarında hakları olduğunu düşünecektir elbet iyi kapli bir insan; ve toprağını satmak istemeyip orada kalmak isteyen haklı insanların olduğunu. Ama Türkiye’de oluşmuş haksız Yahudilere tepki, tarihte ve günümüzde olup biten onca haksızlığa tepki verilmesinin gerekliliği yanında abartılı durmaktadır; ve üzerinde düşünülmeye değer. Bir Müslüman bilinç vardır ki, özdeşim kurar, kendinden bir şey alınmışçasına üzülür; ve öç-almak gerekliliğine karar verir. Adeta bir Müslümandan bir şey alınınca veya Bir Müslüman ölünce, o azalmaktadır, dirimsel gücü kendini ispatlamalı ve ters yönde daha kuvvetli bir azaltma uygulamalıdır. “Adolf Hitler Yahudi düşmanıdır.” Ve öyleyse bir müttefiktir. Onun Yahudilere yaptığı zülumları içerebilir bu kitap veya Yahudilerin nasıl kötü kimseler olduğu anlatılıyor olabilir bu kitapta veya onlar hakkında nefret dolu sözler sarfediliyor olabilir. Her üç durumda da tatmin edicidir.
Öte yandan Adolf Hitler Marxizmin de düşmanıdır. Bu da ülkemizdeki marxizm düşmanlarını kendine çekecektir. Ama en önemli nedenlerden biri Hitler, kafasında psikopatik bir şekilde Marxizm ile Yahudiliği birleştirmiş hatta Marxizmin bir Yahudi komplosu olduğunu söylemektedir. Oysa tersine Kapitalistlerle Yahudileri kafasında yakınlaştırıp şuna varsaydı çok daha az psikopatça olacaktı: Kapitalizm bir Yahudi komplosudur. En azından tarih boyunca (çokça haklı olarak) hayatı maddi varsıllığa adanmış bir Yahudi tüccar imgesi, böyle bir komployu daha az psikopatça yapacaktı. Ama ülkemizde bizim Marshall yardımı aldığımız, dünya kapitalizminin savunucuları olan aslında karşı-Atatürkçü, karşı-ulus devletçi, emperyalist kapitalist bloğun liberal anlayışlara oynadığı demokrat parti dönemiyle birlikte marxizm de tıpkı komünizm gibi akıllara zarar sislere bürünmüş söylencelerle nefret edilmiş bir şey haline dönüşmüştür. Komünistin vatan haini olduğu keskin bir milliyetçi bakış açısından-kendi görüş açısından belli bir ussallık taşıyabilir, ama köy evlerini ele geçirip orada küçük çocuklara toplu seks yaptıran komünistleri, her türlü geleneksel, her türlü insani değerden hiçbir şey anlamayan insanlık dışı canavarlar gibi komünistleri, ya da düpedüz birinin diğerine çok ağır bir hakaret olarak kullandığı komünist sözcüğünü kapitalist bloka dahil olmamıza borçluyuz. Böylece uzunca bir dönem ülkemizin bazı insanları arasında Yahudi düşmanlığı ile komünist düşmanlığı koşut olarak gitmiştir. Ve Hitler, hastalıklı uslamlamalarla bu ikisini kafasında birleştirince yaptığı bileşimin etkisi çok daha kuvvetli olmuştur.
Ama Hitler, bir ülkenin belirli bir döneminin kendine özgü koşullarından çıkabilecek bazı fikirlerin ötesinde evrensel ve bin yıllara yayılacak bir çekicilik taşır. Buraya kadar hep özel nedenleri sıraladım; ki bu az-çok kültürlü herkesin farkına varabileceği nedenlerdi. Şimdi genel nedenlere geçeceğim; ki bunlar farkına varmaktan çok korktuğumuz, sürekli kaçtığımız nedenlerdir. Hitler’in kendine özgü vücut dili, kitle kıyımlarıyla insanların kafasında öyle birleşmektedir ki kanımca bunu birleştiren bağ bir kitle kıyımı isteğinden duyulan hazdır, Hitler’in vücut dili bu hazzı anlatıyordur. Bu bir tatminin dansı gibidir yahut şiddetin özgürce dışavurumunu seyretmekten duyulan hazdır; ki seyreden de “şiddet o denli de kötü değil!” bilincinin karanlık bilinç-dışından biraz olsun yukarıya çıkabilmesini sağlar yahut onlarla birlikte eril sadistik veya dişil mazoşistik erotik istemler de yukarıya çıkabiliyordur ki, bastırılmış şiddet tutkularının haz tarafını birlikte yukarıya çıktıkları eros tarafı oluşturuyordur. Geçici terapiler elde eder insan Adolf Hitler’le. Kitabı da bu öznenin nesnesi olur o zaman: Şiddetin Doğa’da sıklığı, her gereksinimin şu ya da bu biçime girmiş bir baskı, bir zorla elde edildiği bir Doğa, bir Tarih olarak Hitler’in düşüncelerine ulaşmak. O zaman insan yarı güçten düşürücü düşman bir Varlık’ı, düşman bir Kainat’ı hisseder olumsuz duygular olarak: Umutsuzluk hisseder, yahut bezginlik bir yanda; öbür yanda enerjisi düşmez; artar tersine, öfke ile nefret ile duygulanarak dışa vurur en köklü yabanıllıklarını belki de. Ama bir yarım daha gizildir bu kitapta güç olarak, kaba, içeriği sıkça değişse de bin yılların giderek Kainat’ın tacı olarak gücü hisseder derinden; ve yabanıllığı tekrar barışır kendisiyle. Böyle gördüğünde Adolf Hitler’i, asla “yılan’ı yen” şeklinde bir bilinç geliştirmemelidir insan, çünkü onunla savaşırsa daima kaybeder. Bu bilincin yerine “yılanı yabanıl gücün üzerine çıkabilmek için, insani olanı oluşturabilmek için kullan” demelidir; çünkü tüm yapabileceği budur —yapabildiği ölçüde; unutmamalıdır ki yılan simgesiyle belirtilen Doğa’da, Varlık’taki güç, “daha güçlü sonra daha güçlü olmayı sonra… istemek” anlamında ki gücü ne kadar ve nasıl kullanabilecektir —çokluk şu yılan insanı elinde oynatır. Öte yandan yılanı övmemelidir de, çünkü salt güçlü, kör ama güçlü olduğu için övülen bir saçmalık onda gerçekte iyi, güzel, doğru olarak varolan her şeyi ya yok etmeye yöneltecek ya da kulağına çok güçlü sözler fısıldayacak: iyinin, güzelin ve doğrunun ancak kullanılan şeyler olarak varolan şeyler olduğu, gerçekte kendi varlıkları olmadığı gibi. Ve burada zeka da kişiyi çok sefil bir kötülüğün içine düşmekten kurtaramaz; tersine, Medusa’ya onun gözlerine bakacak kadar yaklaşan birinin donacağını anlatırken iyi bir mesaj barındırmaktadır şu eski masal. Kişi, kişi olarak kendiyle bütünleştirdiği, olmadan kendi de olamayacak haline getirdiği iyiliklerle, güzelliklerle… direnebilir bu gözlere. Ancak kendinde ve kendi-için varolan iyilikler… olmalıdır ki benliğinde, kölesi olmasın karanlığın. Ama karanlık çok güçlüdür, diyecektir ki: “O senin erdemlerin de sana görüldüğü gibi değiller, hala yapamadın sen o erdemleri. İnat etme artık, biliyorsun senin özünden gelen, Varlığın özünden gelen en güçlü karanlıklardır onlar.” Böyle bir sözü duyarsanız, tavsiyem: Hemen tabanları yağlayın. Sonra erdemlerinizi kendi başınıza düşünürsünüz; ama onları Şeytan’la birlikte düşünme yanılgısına düşmeyin —Ayrıca aslolan da güç yapılmamalıdır; zira daha önce de dediğim gibi burada aslolan saçmalıktır.

&
Üzerinde özellikle durulması gereken bir kavram, düşüş kavramıdır. Düşüş, ne matematiksel bir zekayla, ne de sözümona onu aşan Hegel’in aklı ile açığa çıkarılabilir. “Düşüş, söylenegeldiği gibi açıklanamazdır.” der Schelling –biraz da haklı olarak. Ve düşüşün belirli bir başlangıç anının olmaması bizim aklımıza daha uygundur. Eğer bir başlangıcı olsaydı, sonlu bir şey olacaktı ama Varlığa özsel bir şey olarak kavradığımız düşüş nasıl o başlangıç anından önce salt kuvve de olsa bulunmasın. Sonsuz ve kusursuz bir tanrı, düşüşün içinden yükselerek daha mı sonsuz ve kusursuz olur? Yok, eğer başlangıçtaki muhteşemliğine dönecekse düşüş boşuna olmayacak mıdır? Veya düşerek, düşüşünde ne gibi yüksek, daha yüksek şey bulmuştur? Bence düşüş sondan bakıldığında olumlu bir evre olarak alınacak bir evre değildir. Ne de Hegel “saltık tözsel olarak sonuçtur” derken haklı olabilir. O “saltık bütündür” derken haklıdır. Schelling’ten aldığı onca malzemeyi kendi dizgesinde Varlığı tümden olumlayıcı bir bütün kurma adı na kullanıp, apaçık çelişkileri tüm verimli zekasına rağmen bulanık bir eytişim maskesi ardına gizlemiştir; öyle ki biçemi yeterince anlaşılmazsa bunda daima okurun yetersizliğinde aranacak bir şeylerin olduğu ortamını bu geri-zekalı, kendi zayıflığını derinden benimsemiş sürülerin içinde kurmuştur. Onca yazarın demek istediği gibi Hegel kendinde, boşluklardan faydalanan sahtekar bir kişilik özelliği de bulunduran biridir. Adeta –aslında anlaşıldığından başka bir trajedi ile-tümden veya özsel olarak tümden aklanacak bir varlık olarak tanrı için Aklın elinde kalan tek şey çelişki olmuştur. Akıl’ın ne tümden ne de özsel olarak Varlığı aklayamadığının bir itirafı vardır aslında. Üstelik çelişki ardına en iyi gizlenebilecek şeydir. Ne sefalet ama! Hegel’in düşüşünde açıklanamaz bir şeylerin olduğunu düşünmüyorum: Tüm varlığın sefaletini göstererek tanrısını aklayan iğrenç bir uslamlamalar dizisi vardır ki Tin’in görüngübilim’inde, biri dahi zorunlu bir evre olarak ele alınamaz. Öte yandan tüm görüngüleri, tamamı gerçeklere götürmeye elverişlidir. Sorun, ilk kez herşeyi, herşeyin özü olan felsefi olanı kapsayan bir bütün ortaya koyma çalışmasının etkileyici bir girişidir Görüngübilim. İnsanların hiç beklemediği ve onca umutla beklediği şeyleri belli belirsiz içinde kapsar –insanların bu çelişik yaklaşımının içi nedeniyle de komedyadır… Şimdi, düşüşün kendisi de zorunlu bir şey değil, salt bir evre değil, Varlıkta özsel bir şeylerin ortaya çıkmasına yarayan bir süreçler bütünüdür; ki ussal olan da hangi belirli koşulda olursa olsun Düşüş, ortaya çıkınca kendi bengiliğini eleverir. İster zamansal, ister mantıksal bir dizilim olsun tanrı’nın düşüşü geçici bir evre, kendinde ele alınamayacak bir uğrak, daha üst bir bireşime götüren bir olumsuzluk değil düpedüz düşüşün kendisidir. Gelin, Hegel’in diniyle gösterelim —şu en üst din olarak, üstelik en üstün olarak da onun “bildirilmiş” din özelliğini nasıl ussal bir bütüne uyumsuz olduğunu göstermeyerek. Zira yalın bir spinozacılık ussaldır burada, içkin ve varlığı kendi yasalarıyla yöneten bir tanrı, bir şeyi bildiriyorsa, bütün olarak kendinde eksik olan bir şeylerdir. Yönetişinde, yasalarında bir problem çıkmıştır, ki kusursuzluktan ve tek töz olmaktan uzaklaşır, erek gözeterek. Tek töz’dür, özne tarafını vurgular Hegel, ama töz’lüğünü yadsımaz. Ve eğer böyle yapacak olsaydı, tüm sistemi (ki yeterli bir sistemden çok felsefi bir ruhbilimsel başarılar vardır, Tin’in görüngübilim’inde) çökerdi. Ayrıca bu sistem ussal bulunabilmekle birlikte özgürce oluşturulmuş bir teolojik yapıya değil, bir Hristiyan kültürüne çocukluktan uyum sağlamış ve verili uyumunu yücelterek Hristiyanlıktan çıkarsadığı ön-kabullere dayalı bir yapı haline getirmiş, Hristiyanlığın Varlıkbilimini oluşturmaya bir Hristiyan ontolojisi kurmaya çalışılan bir sistemdir. Bunun sakıncası nedir? Bu şudur: Kişi önce Hristiyan olur, sonra inancını ussallaştırır —Bunun için bu teolojinin tümüyle özgür düşünsel bir çaba olduğundan bahsedilemez. Marx’ın ve Engels’in “Alman ideolojisi”nde söylediği gibi Hegel’i yaratan toplumsal koşullara bakmak gerekir –bu bağlamda. Şimdi biraz Hegel’in dinine bakalım. Vereceğim örnek, bizimkilerin dininde de onlarınki kadar ussal bir biçimde bulunduğundan kolayca anlaşılacaktır. Tanrı cennetin ortasına bir iyiyi ve kötüyü bilme ağacı kondurur. İyiyi ve kötüyü bilmemek insanın doğasına saltık yararlı olan ise o ağacın orada ne işi vardır? Sınama, nedendir; tanrının kendisi bilmiyor mudur öyle bir ağaç yaratmanın insan için bir kötülük olanağı yaratmaktan başka bir şey olmadığını? Eğer ağacın meyvesinden yeme güçsüzlüğünden insan sorumlu tutuluyorsa, böyle güçsüz bir varlık yaratmanın manası nedir? Kötülüğün nedeni, ayartıcı olan yılandır. Yılan ayartıcı olarak gösteriliyor, hedef şaşırtılıyor, hedef ayartıcı bir yılan ve ona uyan Adem ve Havva olarak gösteriliyordur. Yılan’ı tanrı neden ayartıcı, hilekar bir şey olarak yaratmıştır? Ve sonuçta tanrı, Adem’i, Havva’yı ve Yılan’ı cezalandırır. Bence tanrı kendi zihnindeki tümüyle kendisine ait bir kabusu, bir kötülüğü, kendi parçalarını cezalandırarak sözümona kendini tertemiz yapmaktadır. Kötülüğü elleriyle yarattığı varlıklara yakıştırması, onun daha kötü bir yaratıcı olduğunu ortaya koymaz mı? Yok, eğer tanrı böyle olmasını gerçekten istememişse kusursuz olmayan, J.S. Mill’de olduğu gibi yaratıcı ama eksik bir varlıktır. Şu apaçıktır, tanrı’nın sorumluluğu Adem’den, Havva’dan ve Yılan’dan daha fazladır; bir başka deyişle tanrı, kendi içinde onlardan daha büyük kötülükler barındıran bir varlıktır. Cennet’teki düşüş, cennet’te daha önce de gizil olarak varolmalıdır ki bir vesile ile açığa çıkarılmış olsun. O halde cennet de cezalandırılmalıdır, aslında cennetin de cennet olmadığı, içinde ne denli yeğin bir kötülük barındıran bir şey olduğu için. Ve elbette en çok da bu zihinsel ve edimsel sefaleti ortaya koyduğu için en çok sorumlu olanı, kendisini, en ağır ceza ile cezalandırmalıdır. Öte yandan anlaşılmadan kalacak olan şey şudur ki: Düşüşün bir nedeni yoktur. Zira düşüşle başarılmış bir şey yoktur. İnsan, ancak Doğa’yı yeterince gözlemleyip bir dolu şeylerin özlerine dair bilgi edindikten sonra, bulunduğu yavan, sıkıcı, budalaca ama olmazsa olmaz olan Us’tan bir sıçrama yoluyla sezebilir bence: Düşüş’ün saçma ve bengi olduğunu… Şimdi, bakalım toplumsal koşullar ne diyecek. Bilinç açısından, soyut düşünsel açıdan baktık. Bir de öykünün yazıldığı toplumsal koşullara ulaşmaya çalışalım. Aynı öykü iktidarın sahibini, gücü gösterir: Tanrı. Diğer şeylerin (Yılan, Adem, Havva) yazgısı onun elindedir. Yasağı koyma ve yasağın çiğnenmesi halinde yaptırımda bulunma, tüm bu gücü, iktidar erkini elinde tutan kişidir. İlginç bir şekilde bu öykü İ.Ö 2000’li yıllara dayandırılan ve İ.Ö. 100-50 gibi yıllarda Yahudi rahiplerin derlemelerinden oluşturulan Hristiyanlığın “Eski Ahit” olarak kabul ettiği kitabın ilk bölümünde yer alan ve site devletlerin oluştuğu, Sümer, Asur, Mısır, Babil, Hitit gibi yeryüzünün ilk devlet yapılanmalarının oluştuğu döneme denk gelir. Bu bir sınıflı toplumun kitabıdır. Şimdi bu sınıflı toplumların siyasal yapısının özgül karakterine bakalım. Bu toplumlarda ya Mısır’da olduğu gibi erk Kral-Tanrı’nın elindedir ya da Kral, gücünü tanrılardan alan, kendisi tanrı olmasa bile mutlaka tanrısallığı bulunan bir varlıktır. Öyleyse rahatlıkla diyebiliriz ki Devlet’in tepesinde bir Kral-tanrı vardır. Yazı, antik orta-doğuda çok az insanın bildiği bir ayrıcalıktır; ki devlet düzeninin sağlanmasında önemli bir rol oynayan bir şeydir. Şimdi, kralın altındaki idareciler belirli bir ölçüde ruhban sınıfıdır (Bu düzenin tek tanrıya dönüşmesi kaçınılmazdır, idareci sınıf ki ruhban sınıfı diyebiliriz onlara, onlar da melekler olacaktır) Tümünde ruhban sınıfı, ayrıcalıklı sınıftır, dönemin Aristokrasisidir, bunlar ya doğrudan yazıcılardır ya da yazıcıların üzerinde bulunan idarecilerdir. Charles Freeman’ın “Mısır, Yunan ve Roma” da belirttiği gibi Sümerlerde ve Mısırlarda yazıyı çok az insan bilir, bu yüzden ayrıcalıklı bir sosyal statüye sahiptirler. İlkçağ devletleri arasında ticaret ve savaşlar sonucu olan kültürel etkileşimi de görebiliriz: Eski ahit’te yer alan günaha ayartılma, yılanın aldatışı, hatta Nuh tufanı gibi öykülere Yahudi rahipler bunları derlemeden önce Sümer ve Babil mitolojisinde de yeralmaktadır. Yahudiler’in konumuna bakarsak onlar İlkçağ’ın talihsiz halklarındadır. Eski Ahit’te özellikle Mısırlıların köleleridir, kitabın ilerleyen bölümlerinde Babilliler, Kenanlılar karşısında güçsüzdürler (Tanrı Yehovah, Yahudileri günahlarından dolayı cezalandırıyordur: yani sık sık yeniliyorlardır) Ancak Süleyman, Davut gibi Krallar (peygamberler) dönemlerinde küçük, kısa dönemli krallıklar kurabilmiş genellikle güçlü devletlerin arasında köleler, ülkesiz (“vaat edilen topraklar” içlerine sinmiş bir derin sızı olarak kitapta mevcuttur) bir topluluktur. Bu öykü, ilk çağ devlet yapısının egemen ideolojisini yansıtan bir öyküdür. Kral’ın ayrıcalık tanıdığı bir sınıftan aldığı bedeldir. Ussal olmayışı, tümel ve zorunlu olmayışıdır, yoksa efendinin (öyküde tanrının) bakış açısından ussaldır. Yasağın toplum için “iyi” olduğunu gösterir; öyle ki yasak bozulduğunda toplum “en iyi” (cennet) düzenini yitirir (cennetten kovulma-düzenin yerini kargaşanın alması, düzenin elden gitmesiyle sonuçlanır) Yılan, örneğin bir içgüdüdür, sorgulatan bakış açısıdır, Kral’a (Tanrı’ya) karşı olanların (olası toplumsal muhalefet) elçisidir (Şeytan’ın elçisidir) Ona uymak (provakatöre uymak) ve Kral’a karşı gelmek neyi getirebilir ki? Yılan da kaybedecektir (Yılan da cennetten kovulanlar arasındadır. O da “sürünmekle” cezalandırılır.) Öykü gösterir ki Kral-Tanrı’ya karşı çıkmak hem toplumun düzenini (cenneti) bozar, hem de Kral-Tanrı’ya bir şey olmaz (O tanrısal güce ne olabilir ki?), olan yasaklara uymayanlara olur. Genesis ortaya koyar ki başlangıçta korku vardır. Kral, korkuyordur.


Önce tarıma dayanan toplum yapısı, sonra ürün fazlası ve ticaret, ardından küçük-site devletler ve hepsini birleştiren bir devlet… İlkel insanların tanrılarını doğada özgürce uçuşan imgeleriyle bulmaları yokolmuş, yerine tarımla başlayan toplumsal üretim aracının (toprağın) özel mülkiyetiyle yeni bir metafiziksel düşünüş başlamıştır. Tanrılar, tek-erkin elinde tek bir tanrı olmuş, birçok tanrı melek-şeytan statüsüne düşürülmüş, anlamayı, bilmeyi amaçlayan ilkel insanın bilincinin yerini özelleşmiş bilinç, efendinin toplumsal statüsünün öte alemlerle uyum içindeki, öte alemleri bile gaspetmiş bilinci almıştır. Ne zaman insan, mülkiyet ilişkilerinin bataklığında yozlaşmış, yabancılaşmış hayvanlığından kurtulabilmiş, temel gereksinimlerini halletmek için yaşamaktan biraz uzaklaşabilmiş, Kral-tanrıların baskısından kurtulabilmiş bir döneme kavuşunca, bu kez ilkelliği de geride bırakmanın, uygarlığın birikimlerinden faydalanarak yeri-göğü bilincinde daha iyi kurabilmiş, Varlığı biraz olsun özgürce anlamaya bilmeye yönelecek bir ortam bulabildiğinde ürettiği ontolojik tasarımlar, uslamlamalar bin yıllar boyunca sevilecek, hayranlık duyulacak insani maneviyatın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Böyle bir ortam, oluştuğunda insani varlıkbilimi en güzel tasarımların, fikirlerin eşliğinde sunmuştur: Herakleitos, Parmenides, Empedokles, Anaxogoras, Demokritos… ve sonunda Sokrates, Platon ve Aristoteles… Marx’ın Komünizm’i ussaldır, tümel ve zorunlu olarak ussal. Ama bir şeyi eklemek istiyorum, eğer Komünizm gerçekleşirse ileride bütün insanlar materyalist mi olur bilmiyorum sanmıyorum da; ama şu olacaktır: geleceğin insanlarının düşünceleri, ontolojisi, giderek tüm felsefeleri, varlık felsefeleri, ahlak felsefeleri, metafizikleri herhangi bir toplumsal konumun ideolojisinden özgürlük kazanmış bir biçimde özgür anlama, bilme çabaları olacaktır. Bu Tarih de hak ettiği gibi insanın tarih-öncesi olacaktır. Bazen, uçsuz bucaksız bir erimi olan nefret duygusu, uçsuz bucaksız bir yok etme arzusu sarıyor beni. Tarihi bir saçmalıklar yığını olarak görüyorum, üstelik kabuslar doğuran bir saçmalık gibi, onda çok az değerli şey var, yıkıntıların arasından bulunup toplanacak, bu malzemeden anlamlı bir bütün haline getirilecek –tarihin sunduğu malzeme bolluğuna kıyasla- çok az değerli şey. O değerli şeylerin kaderi de genelde hücre cezası gibi olmuş, bodrumun bir yerlerine tıkmışlar onları. Neydi? Varolan herşey yokolmayı hak etmiştir –sadece az bir şey abartılı bu bağlamda. Ben bodrumdan kendi malzememi toparlayayım da bu görkemli bina yansın gitsin, kimin umurunda. Hatta yanışını seyrederken üzüm yemek de fena değil. Bu tarihi değiştirmek, dönüştürmek, akla uygun bir dünya düzeni, ilk kozmos olacak bir düzeni kurmak bir yana, bu tarihten bir şeyleri anlamak, bilmek bile sürekli bilmece çözmeye benziyor. Bilmecenin genel-geçer kuralı şu: Genellikle bir şey görüldüğü gibi, duyulduğu gibi, üzerinde yazdığı gibi değildir. Şimdi, bir etkide bulunmaktan çok uzağım. Şimdi ne kadar romantik kalıyorsam kalayım, insanın karamsarlığa kapılıp bu tarihi sonlandırıp yeni bir tarih başlatma umudunun olmadığına da inanmam, zira: “Koşuldan dolayı yanılsamalardan vazgeçme isteği, yanılsamalar doğuran bir koşuldan vazgeçme isteğidir.” (Marx)
&
“Maneviyat benim konum” dedi genç adam öfkeyle. “Sen, ailene tutundun, 7 yaşından 17 yaşına kadar okuluna tutundun. Arkadaşlarınla piknik yaptın, bilardo oynadın, kızlara asıldın. Sonra üniversiteyi kazandın. Aşağılık gönlündeki beğenilere uygun diye eşitlikçi oldun, solcu oldun. Ardından koordinatör yardımcısı oldun bir iş yerinde. Hiçbir değerin üzerinde kafa patlatmadın. Etrafındakiler değerlerini nasıl gündelik yaşama uyguluyorsa sen de öyle yaptın. Hiç ‘boşuna kitaplar’ almadın, hiç içinde düşünsel fırtınalar kopmadı, cumartesi gittiğin bir sanat filmi şurasıyla burasıyla, şuna buna evrilerek sende yaşamadı; nereye konulmuş bir film olduğuna baktın ve onu orada bıraktın.” “Ve sen, verili olarak dindardın, büyüyünce bir cemaati izledin, evlenip çoluk çocuğun arasında gizlendin. Hiç açığa çıkmadın, çünkü sen açığa çıktığında seni görecek düşünceleri hiç yanına almadın, hiç böyle düşüncelerin yanına da gitmedin.” Daha pek çok şey söyleyebilirdi, ama bu kadarının yeterli olduğunu düşündü; yine de son birkaç laf etmeliydi, bu yozlaşmış maymunlara: “Siz, tutundunuz, verili uyumlar arasında tercih yaptınız, biri, bir kişi olmaya katlanamadınız, düşünceler içinde boğulmadınız, düşüncelerden düşüncelere sıçramadınız, tutarsız, yalancı, ikiyüzlü, şaşkın biri olmadınız iç dünyanızda, hayvanınızın içgüdülerinin bilinci olan duygularınızdan düşünceler, düşüncelerden bir ben yaratmadınız. Ne tanrı, ne adalet… siz hiçbir fikir üzerine konuşma hakkına sahip değilsiniz. Haydi, şimdi gidin; yemeğinizi yiyin, sevişin, yavru kediler gibi oynaşın aranızda, eğlenin. Doğrusu siz bu konularda kofsunuz, hiçbir şeysiniz. Örneğin, bundan dolayıdır sizde tanrıya, tanrılara bağlamadıkça ruhun hiçbir şey olması… Evet, gidin şimdi; ama şunu da anlayın —doğrusu nasıl yapabilecekseniz: Siz köpekler, bahçeye, alanınıza yaklaşan bir yabancıya nasıl kızar, saldırırsanız; aynen öyle, ben de aynen öyle, benim maneviyat alanıma yaklaşan bir yabancıya aynen öyle davranırım.”
&
Yeryüzünde görülmüş neredeyse tüm siyasal oluşumlar, krallıklar, devletler, kitle partileri iyi ideasına dayanırlar. Egemenlik alanlarına girenlere söyledikleri şudur: “Hepinize mümkün en çok iyiliği yapacağız.” Yönetici sınıf veya yönetime talip olanın söylediği budur; ülkesini ya “mümkün dünyaların en iyi” sine çevirecek ya da mümkün dünyaların en iyisine giden yola sokacaktır. Bu iyi, yararlı olandır; önce: aş, iş, az da olsa gereksinimlerin sağlanabileceği maddi varsıllık; sonra: yüksek bilgiler, önemli makamlar, sanatçı yaratılacaktır, bilim insanı falan; ve en son: aralarında biri kralların saraylarına dahi kabul edilebilir: prens, şu bu güzellik sahibini prenses yapmaya karar verebilir. Bu genellikle iyi ideasına dayanan siyasal oluşumlar, genellikle nüfusun büyük bölümünü maddi ve manevi bir sefalet içinde yaşatırken kendileri hemen hiçbir zaman yoksulluğun, başkaların gözünde değersizlikten kaynaklanan aşağılık komplexi türünden şeyleri yaşamazlar; tersine belirli bir ölçüde ülkenin yazgısını ellerinde tutan, belirleyen önemli insanlar olmanın kıvancını yaşar, hatta üzerlerinde toplanmış yarar, eşlerine, dostlarına, ailelerine de paylaşır; onlar da maddi sefaletten kurtulur ve eğer değersiz görülürlerse ancak benim gibileri tarafından yapılacak bir kişilik çözümlemesi ile değersiz görülebilirler, yoksa ahlaki bir yanlışı gerçekleştirmedikleri, veya böyle bir yanlış açığa çıkmadığı müddetçe değersiz bulunmazlar —hele suçlu! Hayır, ancak en cılız sesli radikallik onları suçlu bulabilir. Bu siyasal oluşumların gerisinde öyle bir insan doğası vardır ki üzerinde ciddiyetle düşünülmeden oluşturulmuş, aceleye getirilmiş bir şeydir. Örneğin, bilge ve soylu bir kişiliği öldürmekle, aptal ve alçak birini öldürmek aynı cezaya çarptırılır. Aptal ile kültürlünün, iyi ile kötünün her seçimde bir oy hakkı vardır; ve hiç de eşit olmayan bu insanları eşitlemek ilerici, demokrat bir fikir olarak takdis edilir. Tıpkı yardım derneklerinin tanıdığı bir insan doğasına benzer: öyle ki bu derneklerin insanlara yardım edebilmesi için ortada yoksul insan olmalı veya bir yerlerde savaş veya deprem olmalıdır.
Ruhsal yardım ise ancak zihinsel özürlü olanlar için veya toplumun ruhtaki otoritesi olan psikoloji, giderek psikiyatri tarafından gerçekleştiriliyor olmalıdır; ki kabaca diyebiliriz ki insanı hayvandan ayıran şey onun ya zihinsel özürlü ya da şizofren olmasıdır. Hegel haklı olarak felsefeyi bilimden ayıran şeyin her bilimin temelinde yatan tasarımların, ön-kabullerin, saltık başlangıç noktalarının felsefede eleştirmeden kabul edilmemesi olduğunu söyler; ki haklıdır, bunun felsefenin çaresizliği ve üstünlüğü olduğunu gösterirken de. Ruh üzerine bilimin de bir insan doğası ön-kabülü vardır ki, bu da bilimi tıpkı geçmişte dinin kapladığı yer gibi, doğrular, gerçekler üzerine egemen bir siyasal baskı aracı haline getirir. Örneğin, çocuğunu salt mutsuz, hüzünlü bir mizaca sahip olduğu için kolundan tutup derhal psikoloğa götürür ebeveyni. Zira bilime inanan çağdaş bir televizyon izleyicisi, gazete okuyucusudur. Mutsuzluk ve hüzün mahkum edilir: Stres ve depresyon. İlk ikisinin (mutsuzluğun ve hüznün) varsıllığına ve nasıl büyük varsıllıklara gebe olacağını düşünün; bir de stres ve depresyon sözcüklerinin tanımlarındaki sığlığa, darlığa, budalalığa. Neyse, çocuğa ilaç tedavisi uygulanır. Hani ilacın bir yerinde yan etkiler de vardır; ama ne önemi var: yan işte, asıl belirleyici değil ki. Bir popüler bilimsel kültür tarafından bulunan ve bir de yaklaşık olan çözümler, dünyanın her tarafında aptal, kötü ahlaklı, zihinsel yetersiz toplumsal kültürlerin doğurduğu üniversiteler, o üniversitelerden mezun olacak kalın kafalı, ruh ve ahlak yoksulu yüzbinler, milyonlar; onların laboratuarlarında farelerle yapılan deneyler, yaklaşık sonuçlar, uzun vadede neye ne kadar ve nasıl sonuçlar açacağı üzerine ancak yaklaşık bilgiler taşıdığını gizleyerek, kendi makamlarını, değerlerini koruyan bilim kürsüleri, doktorlar… ve işte çocuk, genç adam, bu doğruları ve gerçekleri söyleyen devasa yapı, bu olağanüstü erk karşısında bir fareden çok da güçlü, maddi veya zihinsel olarak kendini iyi sunabilecek, iyi koruyabilecek bir erke sahip değildir; şu ya da bu tikel ruhsal rahatsızlık yüzünden bilmem hangi yüksek yapılanmanın, kesin doğruların ve bilmem hangi özel koşulun hangi özel koşulunda bulunan, bilmem hangi kişiliğin, hangi zekanın, bilmem hangi kurumsallaşmış içgüdülerin, tutkuların elinde oyuncak olur; hatta, örneğimizde görüldüğü gibi mizacı yüzünden bile bu aşağılık zihinsel sefaletin bir mahkumu, bir kobayı olabilir. Ve şimdi de şu sefalete bir bakın: İnsan çok mutsuz, çok hüzünlü olmaması gereken, örneğin, öfke nöbetleri geçirmemesi gereken, yalnız ve kötücül olmaması gereken, kendini eve kapatmaması gereken, kapalı yerlerden veya açık alanlardan korkmaması gereken, düzenli ve haz dolu bir cinsel ilişki yaşıyor olması gereken, çevresine giderek insanlığa karşı sorumluluk duyması gereken bir şeydir: Hayır! Bu aşağılık şey sadece siyasal baskıdır. Ve açık olan tek şey ise, siyasal olanın iyi ideasının, kendisi için iyi ideası olduğudur.
&
İnsan eşeysel üreme yoluyla çoğalır. Nüfusumuz bu denli artmadan önce, eski çağlarda, halkların nüfusları azdı ve türün devamı için belirli bir nüfus artışı zorunludur. S.J.Gould, Darwin’in doğal seçiliminde her türün mümkün en çok sayıda yavrulama isteğini evrimin temel bileşenlerinden biri sayar. Eşcinsellik tarihin ilkellere dek uzanan hemen her toplumunda görülen bir şeydir. Böyle iken Tanrı neden özellikle Sodom’u seçmiştir? “Onlar erkeklerden başkalarına bakmaz oldu.” Sodom’da döllenme olmayacaktı ve Sodomluların soyu kesilecekti. Tanrı türün devamını korumak için kızar; ama biraz daha bekleyebilseydi eşcinsel Sodomlular eceliyle ölecek, kimse yavrulamadığı için Sodom bir süre sonra zaten kendiliğinden yokolacaktı. Tanrı sabırsız davranmış, sinirlerine hakim olamamıştır.
&
Sen arkadaşım, dinsel duygularda yücelik buluyorsun: iyiyi, görkemli bir güzel içinde görüyor ve bunu dine bağlıyor, din ile uzlaşıyorsun. Hayır, inan bana, o din değil, o sensin. O yücelik senden kaynaklanıyor; ve ne kadar aptallık, çirkinlik ve en aşağılık olan varsa onlar da en çok dinsel olanda bulunuyor, orada saklanıyor, orada ürüyor; dinsel alan: yılanların yumurtalarını bırakmayı en çok tercih ettiği, çünkü en yüksek güvenliği bulduğu alan… Şimdi dinle, çünkü ben sana konuşuyorum. Şu mümkün geldi mi senin kulağına, bir özne olarak Tanrı’nın saçmalıktan ibaret olması? Hayır, bu bir tek yandır, bir perspektiftir sadece. Ve tüm tek yanlılıklar, tüm tikel perspektifler gibi küçümsenir. Sadece öznel bir bakış, der tüm geri-zekalılar. Doğrusu sadece tek bir insana ait olan bir bakışın bulunabileceği saçmadır desem, ne dediğim üzerine ne kadar ve ne değerde fikir oluşturabilirler ki? Eğer öznel bakışlar –gerçekte salt öznelliklerinde vurgu olduğu için- küçümsenebilseydi, hatta yokedilebilseydi böyle diyenlerin kendi hayatlarında değer verdiği onca düşüncesine, onca duygulanımına da öyle davranmak gerekirdi. Ama ben onların düşüncesizce davranışlarına karşın onların kendilerine reva gördüğü bu aptalca tavrı onlara reva görmem. Çok daha önemlisi, Akıl, yani Tanrı’nın özü ya da özünden bir şey olan Akıl da bunu yapmaz. Onların düşüncelerine, duygularına hak ettikleri değeri, uygun düştükleri, uyum sağladıkları karşılığı verir. Veya dinsel dile uygun çevirirsek (bu, anlaşılması için-dinlerle uzlaşmak için değil) Tanrı her şeyi saklar, zira her şeyin uygun bir karşılığı vardır, zira herşey bütündür, ve varolan her şey birbirine zorunluluk yasasıyla bağlıdır, öyle ki biri olmadan öbürü olamaz. Örneğin, çirkinin mutlaka güzele en az bir faydası vardır; öte yandan çirkin ve güzel ayrı şeylerdir –ve zorunlu olarak özne olan çirkinin nesne olarak karşılığı çirkin-lik olacaktır; ve bu evrik olarak da doğrudur… Şimdi, çelişmeyen yaşantılar istenir, hiç tutarsız olmamak istenir. Bir hayvan bakar bir yabancı şeye, örneğin size: ve görür ki ya dostsunuzdur ya düşman, ya yenilebilir bir şeysinizdir ya yenilemez… Ve siz bunların tümü birden olabildiğinizde bu bütün hiç sizi verebilir mi? Tek bir yan, tek bir görüş sonsuzluğun görüşü, sonsuzluğun özünün görüşü değilse, o Tanrı değilse daima eksiktir. Öte yandan tek yanlı olmak iyidir ve olunmalıdır; çünkü insan oradaki değerli olan şeylerin öneminin vurgulandığını görecektir, yeterince detaylıca ortaya çıkarıldığını görecektir…
Sen de al daima dinsel olanın içindeki yüce bakış açılarını, yüce estetik kavrayışları ama onlarla el sıkışma, en çok onlardan kork: Onların soyu bizim soyumuza düşmandır. Onlarda da bize benzer şeyler bulabilirsin ama neye yarar ki: Onların kararını şeytan verir, onları şeytan yönetir. Her şeyin düşünülüp her şeyin eleştirilebileceği onlar için ancak boş bir lakırdıdır, arada kendileri de dile getirip iç geçirirler, esrirler. Mevlana onlar için büyük bir şair değildir. Türbesinde bilmem hangi zayıflıklarının, hangi korkaklıklarının acısını çıkarabilecekleri, yüce bir makamdan gizlice dilenebilecekleri, yaltaklanıp bilmem hangi bastırılmış erotik duygularının verdiği enerjiyle veya bilmem hangi hınç duygusuyla dolu aşağılık komplekslerinden bir an olsun kurtulduklarını onlara düşündürten enerjiyle iç geçirdikleri efendilerin efendisi olan tanrılarından istedikleri, lütuflar olarak (yani şeytan’ın –gerçek tanrı efendi değildir; hiç olmamıştır ve hiç olmaz) sıkı sıkıya tutundukları maddenin derin özünden çıkabilecek kadarıyla duaları… Babasıyla yatamadığı için acı dolu kadın oradadır: Güç olarak gördüğü, geçmişte kalmış bir güç olarak gördüğü, geçmişte kalıp kendisini düzmemiş bir güç olarak gördüğü babasıyla şairi karıştırıp, Mevlana’dan güç ister. Başarısız olmuş, yani takdir edilmemiş, yani toplumda istediği saygın konuma gelememiş adam oradadır: O da kavrar ki, her türlü büyüklük geçicidir, insanlar, toplumlar yitip gider ve böylece şairi kullanarak içinde başarısız olduğu toplumdan öcünü alır. Ne kadar hayatları boyunca düşünsel konularla, ruhsal konularla ilgilenmemiş insan varsa oradadır. Hani cehennem için adam seç deseler, ilkin ibadethanelere ve türbelere uğramak gerekir. Hepsi oralarda toplanır: Aptal, bayağı, iş düşünce olunca, ruh olunca tembel, iş madde olunca açıkgözlü, yalancı, hemen her şeyi düşünmeden alıp bir de Tanrı gibi “doğru budur” diye dayatan dogmacı, aslında puta tapan, çirkin totemleri yücelten… hepsi oradadır. Seyrek de olsa arada yolunu şaşırmışlar da bulunur oralarda; daha mühimi insanın potansiyelinde yolu şaşırmaya eğilimli ama yine de kendilerinde ussal güzellikler, iyi işlenmemiş ruhsal cevherler de bulunur ki sözüm onlara idi. Ve şimdilik bu kadarı yeterli gibi görünüyor. Hem zeki bir okuyucu, kendinde derin bir ruhsala yetenek olan ve bu yeteneği çok çalışarak kazanmış olan zeki okuyucu buradan çıkarabileceği Tanrısal olan üzerine fikirleri, ilgisiz gibi görünen başka yazılardan, düşüncelerden, yaşantılardan, ve kendi yaşantılarından, kendi kişisel tarihi gibi genel insanlık tarihinden de… Tanrı her şeyi kapsayan bütün, bu evren ve bilmem kaç tane öte alemlerin hepsini kapsayan bütün olup, günümüzün insanı da yüzbinyıl önceye nazaran çok daha fazla, ve çok daha özsel önemi olan bir usayatkınlıkla doğduğu için, daha baştan bu bütünden bayağı iyi derecede pay alarak doğduğu için… Ben şimdilik şunu söyleyeyim: Bence Tanrısalı bulmak, hiç mi hiç böyle dar ve sığ ve pek de değerli ussallıklar içermeyen tersine genelde Nietzsche’nin köle ahlakının belirlenimlerinin bulunacağı kestirme yollarla olacak bir şey değildir… Öznel bir şey daha eklemeden edemeyeceğim: Ben kendi tanrısalıma en yakını, ona hep en uzak görülen şeylerde buldum. Örneğin, ateistler arasında, konuyla fazla ilgilenmeyen insanların agnostik diyebileceğim tutumlarında; veya yazın dünyasında: “tanrısızlıkla suçlanan” Spinoza’da, kişisel bir (aslında sadece insanbiçimci, çok aptalca bir kişisellik anlamında kişisel) tanrıyı tanımadığı için Tanrı’ya inanıp inanmadıklarının sorgulandığı Aristoteles’te ve Hegel’de —Hatta giderek Blake’de, Lautremont’ta, Sade’da. Örneğin, benim öznel inancıma göre Sade’ın Tanrı’sal bilgiye dindarların çoğundan daha yakın olduğunu söylemek ussal bir şeydir; hem de çok yalın, basit bir ussallığı vardır. Ama bu düşüncem birçoklarına çılgınca gibi gelecektir. (En azından üzerinde durmaya değer bir bilmece gibi gelebilseydi.)
&
Bir Çin özdeyişi der ki: “Bir adamın odasındaki ders kitaplarının sayısı, onun okumak için aldığı kitapların sayısından fazla ise böyle bir adamı Kung-fu antremanlarında, üzerinde tekmelerinizi denemek için kullanmak, yüce Tao’ya uygun bir davranış olur.”
&
Ülkemizde bir burjuvazi’nin olmadığından bahsediyor küçük-burjuvalar. Ne tahlil ama! Neyi bekliyorlar: Michalengelo’yu ya da Rembrandt’ı, Kant’ı ya da Rousseau’yu, Saint-Just’ü ya da A. Lincoln’ü. Evet, bekledikleri tam olarak bu türden bir şey: Bir burjuva tipi bekliyorlar: Feodal dönemin krallıklarına, beyliklerine karşı, soyut özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten bahseden sanatçı kişilikli bir tip. Ne yazık! Ama bu tip evrensel olarak yokoldu, iktidarı alınca ataları Saint-Just’ün, A.Lincoln’ün etik-soyut-idealist karakterlerinin yerine, şimdi dev gemilerle dünya seyahatine çıkan, plazma tv’li ve jakuzili ama -dilerlerse onların gönülleri için ekleyeyim ki- küçük çocuklarını yine de piyano ve keman kurslarına gönderebilen bir burjuvazi var… Burjuva değerlerin yozlaşması, bu sınıfın ilkin Fransız Devrimi ile iktidarı artık geri döndürülemez bir şekilde ele geçirmesiyle başladı. Kapitalist düzenin ayıredici bir özelliği olan üretici sınıfın mülksüzleştirilmesi ile iktidarın mülkünü ele aldı, yeni sanayi toplumunu bütün dünyaya yaydı ve bizde de burjuvazi’nin feodal ağalardan dönüşmeleri ile (aslında her yerde öyle) tarih sahnemizde yerini aldı. Ayırt edici olan şu genelde burjuvazinin tanımı: toplumsal mülkiyet araçlarını ele geçiren sınıf olması. Özelde ise bu sınıfın Rönesans’tan başlayan kent-soylu orta kesimin Fransız Devrimi’ne, Dünya iktidarını ele geçirinceye kadar olan kimlikleriyle ayırtedici olmalarını sağlar; ama Kapitalist sistemde iktidarı, gerçek iktidarı elde tutan sınıfa da “yüksek”, “büyük” burjuvazi veya kısaca burjuvazi denir. Onlar soyut erdemlere sahip etik-idealist entelektüalizmi görmek istiyorlar, lakin heyhat! Şimdi Amerikan Burjuvaziside Lincoln’lerden, Fransız Burjuvazisi de Saint-Just’lerden oluşmuyor. Burjuvazi iktidarı aldı, mutasyon geçirdi ve o yüzyıllar geride kaldı. Yine de aradıkları türden yetiler-erdemler taşıyan insanları bizim tarihimizde de Tevfik Fikret veya Atatürk olarak görebilirler. Küçük de olsa sadece o soylu, soyut erdemlerle dolu sınıfı izleriyle dahi görme özleminde iseler Avrupa’nın eski bir itibar biçimine, sadece kralların ve saray aristokratlarının değil ama burjuvaların da rağbet ettiği bir yapma saçın, hukukta yaşamaya devam ettiğnin görsünler; örneğin, Avrupa İnsan Hakları mahkemesine baksınlar, onların da perukları, perukaları var: Bir itibar şekli olarak soyut insan hakları için, soyut düşünce özgürlüğü için… aslında Dünya’yı kendisi için bir fabrika haline getirmiş, milyarları maddi olduğu kadar manevi sefalete sürüklemiş bir sınıfın, bir egemenlik aracı olan hukuğunun hizmetkarlarına baksınlar: Biraz perukanın altındakine; ve estetik bir özlem için çok daha iyisi, çok daha değerlisi olan şeye, perukaya.
Yaklaşık olarak günümüzde burjuvazinin bizim için durumu da budur, Rousseau’nun kafasından çok peruğu kalmıştır bize. Onun görüşleri salt saf, soyut bir uslamlamalar dizisi değildir; dahası öyle olup olmadığı dahi bizi ilgilendirmez, bizim zamanlarımız için öyledir. Bizim toplumsal koşullarımız doğruyu, iyiyi ve güzeli giderek daha da vulgarlaşan bir materyalizm açısından görmemiz için bize en büyük yardımı yapan, en güçlü sestir. Sanırım, Kapitalizm öncesi çağlara, insani olanın daha çok kendine zemin bulabildiği çağlara da dönme özlemi var bu burjuva tip arayışında, ama böyle bir zemin ancak orta-kesimin kültürlü insanlarının kaçak yaşantılarında biraz hayat bulabilir, hepsi bu. Yine perukalar alınacak, bu kez onlar çirkinin değil, güzelin sembolü yapılacak, Schiller’in estetik üzerine yazdığı pasajlar okunacak, Voltaire’in düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmasına hayran olunacak, Campenella’nın güneş ülkesi ya da Moore’un ütopyasına saygı duyulacak, kendisi dindar biri olmasına karşın müziği dinin iyi öteciliğinden ve kötü buracılığı olan, siyasal gücünden kurtarmış Bach’ın açtığı döneme kayacak duygular. Veya olumsuzlaşacak: Karşı bir romantizm sevilecek bu kez: Blake, Sade, Gaugin; Tevfik Fikret’in insanlığın üzerine bir kabus gibi çöken bir düzenin altında ezilirken attığı insani, yalnız ama soylu kalabilmiş bir bireyin çığlıkları; veya umutsuzlukla karışan bir ironi: Oğuz Atay’ın kent-soylu küçük burjuvaların kendilerinden de toplumdan da sıyrılmaya, insaniliklerini şu bu toplumsal makine olmaktan korumaya çalışırken düştükleri sefaletin içinde kaybolup giden verimlilikleri… eski burjuvalardan insani olan ne miras kalmışsa farklı şekillenişlenişler, uyarlanmalar şeklinde elden geldiğince yeniden üretilecek, onların yardımıyla bu metalar cehenneminden, bu cehennemin ürettiği ucube insaniliklerden kaçılmaya çalışılacak… ama sonunda bu yol da kendini tüketecektir. Dünya, bir süredir kriz halindedir ve bir düzenin bu kez sürece yayılmış, bir anda değil ama sürece yayılmış tükenişiyle yeni bir dünyanın eşiğine doğru sürüklenmektedir. Belki de 100 yıl sonra kurulacak yeni dünya düzeninin insanları bizden kalacak olanlara bakıp, bir dolu yargıya vardıktan sonra bizim için şöyle diyeceklerdir: Tümü de Dünya’nın nereye gittiğini bilmeden, hatta bu konuda net bir fikri dahi olmadan yollarına devam eden çaresiz ve tuhaf insanlardı.
&
Felsefe’nin patolojik vaziyetleri olabilir mi? Yani felsefecinin patolojisi değil, felsefenin patolojisi olabilir mi? Tuhaf veya tuhaflığı barındıran bir soru. Yaklaştık: Hume, Kant, Nietzsche. Bir şizofrenin dünyası salt içten çözülemez. Mümkün olduğunca sadece o dünyanın içinde kalmaya çalışan biri başarısız olacaktır –o dünyanın içine yanına Tanrısal aklı bile alıp gitse. İlerledik: Heidegger, Sartre, Derrida. Bu şeyleri çözümlemek için onları modern kültürün açınımlarından biri, bu kültürün birkaç yan varyantı olarak görmek daha doğru olur. Sub specie euternatis görüş değil. Mantık veya Hegel’in mantığı olan, felsefi-metafiziksel bir mantık açısından da değil. Felsefe’nin patolojik bir vaziyeti olamaz. Sorun, modern kültürün patolojik vaziyetlerinde aranmalı; ve bu şeyleri çözümleyebilmek için onların eserlerinin içinden gitmekten çok daha fazla, dışında kalınmaya özen gösterilerek araştırmamızla ilgili bütün modern patolojik verileri yardıma çağırmalı -ve onları oluşturan toplumsal koşulları da. Pek çok ussal çözümlemeye varılacaktır. Tek sorun, bu araştırma sürecinin, en itici, en sıkıcı araştırma süreçlerinden biri olacak olması.

&
1 lira ile bir poğaça ve çay alabilirsiniz. Küçümsenebilir bir anlamı olan bir varlıktır. Ederi nedir: poğaça ve çay… İnsanlık tarihi, öngörülememiş, eski çağlar için akıl almaz bulunacak icatlara sahiptir. Uçaklar vardır: saatte 500-600 km’ye rahatlıkla çıkabilirler, satürn’e robot yollarlar ve o robot satürn’ün fotoğraflarını çeker, hani fotoğraflar için onun geri dönmesini beklemek de gerekmez, fotoğrafları oradan gönderiverir. Bir jet uçağı 10 milyon dolarlar eder, bir cpu yapabilmek çok yüksek, çok zorlu bir bilgi birikimi gerektirir, uranyumu zenginleştirmek kadar olmasa da ciddi zorlu bir eğitim sürecini gerektirir. Benim 15 kitabım 10 lira ettiğinde sevinmiştim; çünkü ederinin üzerindeydi. Önce içgüdülerin tatmini, sonra kişinin sosyal varlığına uygun hazlar: kadın, sigara, içki, dvd’ler ve patates cipsleri, rock müzik ve klima, güneye inmek ve fotoğraf çekmek, güzel giysiler, kitap okumak, felsefe, psikoloji… hepsi satın alınabilir şeylerdir. Öte yandan insanlığın bunca öngörülememiş buluşuna, keşfine karşın herhangi bir duyguyu, bir fikri bir meta ile eşleyememiş olması da her fikrin, her duygunun tüm insanlık düzenleri için genel-geçer belirleyici varlıklarının tüm anlamı kabaca yaşamda kalmak ve mümkün olan en çok hazzı duymak için yararlanım olmasıdır. Örneğin kültürlü birinin, kültüründen bazı fikirlerin, bazı duyguların reklam sektöründe somut varlık kazanabildiğini, kendisine ayda 2 bin ytl olarak geri dönebildiğini düşleyelim. Yararlanım olarak görülen bir fikir, bir duygu somut varlık kazanacaktır. Bunun dışında fikirlerin kendinde varlıkları olmaları, ya da taşıdıkları veya içinde bulundukları herhangi bir ruhsallık ancak vicdani bir karşılık bulacak, veya marjinal bir görüş olarak yaftalanacak, veya gizli, bulanık umutlarla… ama böyle bir fikir, böyle bir ruhsal şey Darwin’in doğal seçilmeyen hayvansılıklarından başka bir varoluş kazanamayacaktır. Böylece, görürüz ki Tarih, Doğa’dan çok farklı bir şey değildir. Ve böyle bir dünyanın yaratıcısını düşünün: Eğer siz de benim gibi bir yaratıcıya inanma lüksüne sahipseniz. Şimdi siz onu yargılayın: Ona değerini bir meta ile, para ile -şu joker meta- ile eşlemesini söyleyin. Rahatlıkla göreceksiniz ki onun da sizden bir farkı yok. Bulabildiğim en değerli fikir olan Tanrı fikri, en değerli ruhsal varlık olan Tanrı da hiç 1 lira etmemiş.
&
Hegel, atın üzerinde Napolyon’u görünce “Dünya tinini bir atın üzerinde gördüm” diye yazmış. Fena değil, hiç mi hiç fena değil. 20. yy’da yaşasaydı ve Stalin’i ve Hitler’i görseydi, dünya tinini çok daha iyi gözlemleyebilir, çok daha iyi sonuçlara ulaşabilirdi. Yine de yetmezdi. Dünya tininin en iyi belirişi şudur: “İt’s a Sony”: İnsanlık tarihinin doruk noktası, ulaşılmış ve cisimleşmiş erek, tamamlanmış saltık, Fukuyama’ların ötesi. Hegel idealar aleminden baktığında Saltığın en yüksek tanımının onun tin olması olduğunu görüyor; ama biz dünyalılar için bu inanılır gibi değil! Bizim için onun en yüksek tanımı: onun en iyi, en çok haz verici meta birikimi olması. Dünya tini, dünyanın anlamıdır ve ayaklarımız yere bastığı müddetçe görebiliriz ki dünya tini: sonsuz yararlanıma, sonsuz metaya, sonsuz paraya mümkün olduğunca yaklaşma arzusudur. Bizim çağımızdan önce yaşayan bilgeler bunu bilemezdi. Hegel de bilemezdi, dünya tini açıkça ancak bizim için belirgin oldu. O ancak günümüzde, tüm utkulu yengileriyle dünyanın nesnelleşmiş tini olduğunu ispatladı. Kıta ussalcılığını bir soyutlamalar lüksüne çevirdi, Robespierre’i ve Saint-Just’ü diktatörler olarak sundu, Hegel’ci idealizmi ters-yüz etti ve içinden Marx’ı çıkardı, Lenin’in dünya cennetine giden ilk adımı attığı varsayılacaktı ki Stalinler tözü madde olan cenneti daha doğmadan ele geçirdi, bir tepki olarak Doğa’cı bir güç uslamlamasına dayanan Nasyonal Sosyalizm’in kaba gücü kısa sürdü, Marxizm bir Rus deliliğine boğuldu –ve bütün rakiplerini yenen dünya tini ne olduğunu ortaya koydu: O bir hayvanın yaşam-kalım ve mümkün en çok haz mücadelesi idi. Bu tin, bir tözdü ki her şey buna göreli olarak oluşuyordu. Dünyadaki herşeyin, varolan her şeyin hem belirleyicisi, hem değişmez iktidarıydı: Bir sultan-ı yegâhtı. İdealar alemini bilmem ve şu an umurumda da değil. Ben şunu biliyorum ki iş sadece ve sadece dünyayı açıklamaksa kazanan Schopenhauer oldu. (Şimdilik üstad Schpoenhauer kazandı diyelim –oyun devam ediyor çünkü)

Konu possible_outside tarafından (18-09-2007 Saat 01:43 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 17-09-2007, 13:09
paradoX
Guest
 
Mesajlar: n/a
Eline sağlık çok uzun ama azmedip okuyacağım şimdi, sen bilgiyi madem masamızın üstüne getirdin bizde emeğine karşılık okuyalım değil mi? tekrar teşekkürler...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
felsefeyi, dikizleyen, adamin, izlenimleri


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Bir Adamın Ölüsünü Kucakladın duarden Hayata Dair.. 0 25-03-2007 17:12


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:01 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org