Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..


Marx-Engels "Kapitalizm öncesi üretim biçimleri"nden seçmeler

Felsefe içerisinde Marx-Engels "Kapitalizm öncesi üretim biçimleri"nden seçmeler konusu: MARX-ENGELS - KAPİTALİZM ÖNCESİ EKONOMİ BİÇİMLERİ’nden seçmeler (sol yay.) “…eski ilkel topluluklar, dış dünya ile ticaret, içlerinde dağılmaları sonucu veren servet farklılıkları meydana getirmeden önce, bugün bile Hintliler ve Slavlarda ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-09-2007, 18:03
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Post Marx-Engels "Kapitalizm öncesi üretim biçimleri"nden seçmeler

MARX-ENGELS - KAPİTALİZM ÖNCESİ EKONOMİ BİÇİMLERİ’nden seçmeler (sol yay.)


“…eski ilkel topluluklar, dış dünya ile ticaret, içlerinde dağılmaları sonucu veren servet farklılıkları meydana getirmeden önce, bugün bile Hintliler ve Slavlarda olduğu gibi, varlıklarını binlerce yıl sürdürebilirler. Buna karşılık, topu topu üçyüz yıllık bir geçmişi bulunan ve ancak büyük sanayinin ortaya çıkmasından sonra egemen duruma geçen modern kapitalist üretim, bu kısa zaman parçası içinde, bölüşümde onu zorunlu olarak sonuna götürecek çelişkiler —bir yanda sermayelerin elde, öte yanda da varlıksız yığınların büyük kentlerde toplanması— yarattı.
“Bölüşüm ile bir toplumun maddi koşulları arasındaki bağ, her durumda yansıması halk içgüdüsünde düzenli olarak bulunacak kadar doğaldır. Bir üretim biçimi, evriminin yükselme çizgisi içinde bulunduğu sürece, kendisine uygun düşen bölüşüm biçimi tarafından yoksunlaştırılmış durumda bulunan kimseler tarafından bile yeğ tutulur. Büyük sanayinin ortaya çıkması zamanındaki İngiliz işçileri gibi. Hatta bu üretim biçimi toplum için normal olarak kaldığı sürece, bölüşümden genellikle herkes hoşnuttur ve o anda egemen sınıfın kendisi içerisinden yükselen protestolar (Saint-Simon, Fourier, Owen) ilkin sömürülen yığın içinde hiçbir yankı bulmaz. Ancak söz konusu üretim biçimi, iniş çizgisinin büyücek bir kısmını tamamladığı, ömrünün yarısını doldurduğu, varlık koşulları büyük ölçüde ortadan kalktığı, ve ardılı (halefi) gelip kapıya dayandığı zamandır ki, —işte ancak o zamandır ki, gitgide daha eşitsiz bir biçime bölüşüm haksız görünür; işte ancak o zamandır ki, yaşam tarafından aşılmış olgular, ölümsüz denen Adalet önüne çağırılır. Ahlaka ve hukuka bu başvuruş, bizi bilimsel bakımdan bir parmak bile ilerletmez; iktisat bilimi, ne kadar haklı olursa olsun, ahlaksal öfke içinde herhangi bir kanıt değil, ama sadece bir belirti görebilir. İktisat biliminin görevi, daha çok, ortaya çıkan toplumsal bozuklukların bir yandan varolan üretim biçiminin zorunlu sonuçları ama bir yandan da, başlayan bozulmasının belirtileri olduğunu göstermek, ve bozulan iktisadi hareket biçimi içinde, üretim ve değişimin, gelecekteki bu bozuklukları ortadan kaldıracak yeni örgütlenme öğelerini bulup çıkarmaktır. Ozanı yaratan öfke, bu bozuklukların betimlenmesinde, ya da bu bozuklukları yadsıyan veya süsleyip-püsleyen egemen sınıfın hizmetindeki şarkıcılara saldırıda tastamam yerindedir; ama her durumda ne kadar az tanıtlayıcı olduğu, tüm geçmiş tarihin her döneminde, bu öfkeyi besleyecek yeteri kadar şey bulunması gerçeğinden de anlaşılabilir.”
“Eğer yaşlı Hegel, öbür dünyada, Almanca ve kuzey dillerinde “Genel”in “Ortaklaşa mallardan” ve Sundre’nin, Besondre’nin (Özel) de ortak mallardan ayrılmış tikel bir parçadan başka bir anlama gelmediğini öğrenseydi, acaba ne derdi? Demek ki, mantıksal kategoriler, “insani ilişkilerimiz”in sonucudurlar.”

Marx’ın Vera Zasuliç’e mektubundan ( 8 mart 1881)
Marx bu mektubu yazmadan önce üç taslak yazmış. Alıntılarım mektubun özgün halinden: “Son on yıldan beri bana musallat olan bir sinir hastalığı yüzünden 16 şubat tarihli mektubunuzu daha önce yanıtlayamadım.” (16 şubat 1881’de, Vera Zasuliç, Marx’a şöyle yazıyordu: “… tarım topluluklarımızın olanaklı yazgısı üzerine ve dünyanın tüm halklarının, tarihsel zorunluluk gereği kapitalist üretimin tüm aşamalarından geçmelerini zorunlu sayan teori üzerine görüşünüzü açıklamakla ne büyük bir hizmette bulunurdunuz…” —dipnottan)
“Kapitalist üretimin doğuşunu tahlil ederken şöyle diyorum: “Demek ki, kapitalist sistemin temelinde, üretici ile, üretim araçlarının köklü biçimde biri-birinden ayrılması vardır… Bütün bu evrimin temeli tarımsal üreticinin mülksüzleştirilmesidir. Bu, şimdiye kadar, köklü biçimde ancak İngiltere’de oldu… Ama Batı Avrupa’nın bütün öteki ülkeleri aynı hareketi geçirmektedirler.”
“Gerçekte toprağın komünal mülkiyeti, Hindistan’dan İrlanda’ya kadar bütün Hindu-Avrupai halklarda, örneğin Java’da olduğu gibi Hint etkisi altında kalmış olan Malezyalılarda bile, geri bir gelişme düzeyinde bulunan bir kurumdur. 1608’de yeni zaptedilmiş olan İrlanda’da toprağın komünal mülkiyeti, İngilizlerin bu toprağı sahipsiz ilan ederek taç adına zorla almaları için bir bahane oldu. Hindistan’da bugüne dek birçok komünal mülkiyet biçimi varlığını sürdürmektedir. Almanya’da bu, genel mülkiyet biçimiydi, bugün yer yer raslanan komünal topraklar bunun kalıntılarıdırlar; çok kez özellikle dağlık bölgelerde bunun açık seçik izleri görülebilir: dönem dönem komünal toprakların dağıtılması vb. gibi… Polonya ve Küçük Rusya dahil Batı Avrupa’da, bu komünal mülkiyet, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasında belli bir engel, bir fren durumuna gelmiştir ve yavaş yavaş tasfiye olmuştur. Büyük Rusya’da (Asıl Rusya’da) tam tersine, bu komünal mülkiyet, burada tarımsal üretimin ve onun karşılığı olan toplumsal ilişkilerin hala pek az gelişmiş olduğunu kanıtlayarak (nitekim öyledir) varlığını koruyabildi. Rus köylüsü, kendi topluluğu içine kapanmış kalmıştır; geri kalan dünya, ancak söz konusu topluluğun içine karıştığı ölçüde onun için mevcuttur… Ülkede birbirinin benzeri, ama hiç de ortak olmayan çıkarlar yaratan toplulukların bu tam tecrit hali, Doğu despotluğunun doğal temelidir; Hindistan’dan Rusya’ya kadar, bu tarımsal biçimin egemen olduğu her yerde, bu temel, despotluğu yaratıyordu ve onda kendi tamamlayıcısını buluyordu.”
“Gerçekte gens’ler toplumundan doğma tarımsal komünizm, hiçbir zaman ve hiçbir yerde kendiliğinden kendi yıkımından başka bir şey üretememiştir… Hindistan’ın bazı bölgelerinde ve olasılıkla Rus Komün’ün anası olan Doğu Slavlarının yerleşik topraklarında (zadruga) hala kolektif olarak kalmış olan toprağın işlemesi ayrı ayrı aile işletmelerine yerini bırakmak zorunda kalmıştı.” (Engels, Rus tarım komünü üzerine düşünceler -283)
“Tüm ya da hemen tüm halkların ilkel tarihini iki doğal olgu belirler: Halkın akrabalık bağları temeli üzerinde örgütlenmesi ve toprağın ortak mülkiyeti.
“(FRANSIZ BURJUVAZİSİNİN GÖZÜNDE)” özel toprak mülkiyetinin kurulması siyasal ve toplumsal alanlarda her ilerlemenin vazgeçilmez koşuluydu. “Kafalarda komünist eğilimleri teşvik eden bir biçim olan” komünal mülkiyetin korunması (Ulusal Meclis Görüşmeleri, 1873) sömürge için olduğu kadar, metropol için de tehlikelidir; aile mülkiyetlerinin paylaşılması teşvik ediliyor, hatta buyururcasına teşvik ediliyor; birincisi, boyun eğmiş olan, ama her zaman ayaklanma eşiğinde bulunan kabileleri zayıflatmak için…” (Marx –Fransız işgali sırasında Cezayir’de toprak düzeni 326)
“Milletvekili Didier, 1851’de, Ulusal Meclise verdiği bir raporda şöyle diyordu: “Kanbağı üzerine kurulu komünal toplulukların yıkımını hızlandırmalıyız: bizim egemenliğimize karşı muhalefetin önderleri burada bulunuyor.”
Alıntı ile Cevapla
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:55 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org