Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

BİLDİRİLER-im

Felsefe içerisinde BİLDİRİLER-im konusu: BİR POPÜLER KÜLTÜR FENOMENİ OLARAK İBRAHİM TATLISES Bu yazıda kültürün nasıl toplumun elinden alınıp insanlara satın alınacak bir şeymiş gibi geri sunulduğu; nasıl ve neden bu şekilde metalaştırıldığı ve bunun ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 23-06-2007, 20:39
sokakkizi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BeLaa :P
 
Üyelik Tarihi: 23-06-2007
Nerden: her yer
Yaş: 24
Mesajlar: 125
Standart BİLDİRİLER-im

BİR POPÜLER KÜLTÜR FENOMENİ OLARAK
İBRAHİM TATLISES


Bu yazıda kültürün nasıl toplumun elinden alınıp insanlara satın alınacak bir şeymiş gibi geri sunulduğu; nasıl ve neden bu şekilde metalaştırıldığı ve bunun Türkiye’deki izleri, yansımaları anlatılarak kültür sanayiinin bir nesnesi olarak İbrahim Tatlıses örneği incelenecektir.

Kültürün yalnızca insan türünün bir başarısı, insanı insan kılan özelliklerden biri olduğu felsefeciler tarafından çok uzun zamandır biliniyor. Klasik Alman felsefesinin önemli kavramlarından biri olan 'tinsel varlık alanı' tam da insanın bu başarısını dile getirmeyi amaçlar. Ama kültür kavramı tek biçimli, homojen bir olguya karşılık gelmez. Kültür, insan türünün başarıları anlamına gelmesinin yanı sıra yalnızca belirli bir toplumda taşınan ilkeler, kurallar, anlayışlar bütünü anlamına da gelir. Bu bütün ne bulunmuştur ne de birileri tarafından birdenbire ortaya konmuştur. O doğal bir süreçte, toplumun emeği sayesinde oluşmuş ve gelişmiştir.

Ama ister birinci anlamda alınsın, isterse de ikinci anlamda alınsın, İkinci Dünya Savaşı sırasında Horkheimer ve Adorno tarafından kaleme alınan “Aydınlanmanın Diyalektiği” kültür olgusunun artık bir sanayi üretimi sorununa dönüştüğünü ortaya koyar.

20. yüzyılın ilk yarısında gelişen kapitalizm sayesinde, kültürün de dahil edildiği seri üretim dönemi, gelişimini ve yayılmasını “halk için üretim” etiketine borçludur. Oluşan bu endüstrinin amacı insanların kapitalizmi benimsemesini kolaylaştırmaktır. Bu sistem düzenli olarak, yorgun insanların gerçek dünyadan kaçışı pişmanlık duymadan yaşayabileceği “oyalanma/tembellik yapma alan ve zamanları” yaratır. İnsan, iletişim araçları tarafından her gün tekrar tekrar uyuşturularak sıradan, standart bir tepki mekanizmasıyla yeniden yapılandırılır. Böylece siyasetten ve ekonomiden arınan insanlar yaşamları ve hakim ideoloji arasında bir bağ kurma fikrinden ve yetisinden uzaklaşırlar. Oysa iletişim, ulaşım, teknoloji gibi tüketim alanları sermaye sahiplerinin elindeyken ekonomiden ve siyasetten bahsetmemek mümkün değildir. Çünkü “sermaye sahiplerinin ideolojisi ticarettir, alışveriştir” ve bu ideolojiyle birlikte yüzeysel hale getirilen kültür, içerdiği her şeyi birbirine benzetmekte zaman kaybetmez.

Teknoloji ve bilgi çağının gölgesinde gerçeklik imajlara dönüşür. Her şey birbirine benzediği için artık bir umursamazlık ve unutkanlık vardır. Geçmişte silinmesi gerekenler silinir. Her şey önceden tasarlandığı ve önümüze sunulduğu için artık bilmediğimiz değil farkında olmadığımız bir geleceğimiz vardır. Yaşadığımız dünya televizyon ve internetten; duygularımız ve düşüncelerimiz kendini tekrarlayan şarkı ve romanlardan ibarettir. Böylece kültürün en üst biçimi olan sanat da artık bu aldatmacadan pay almaya başlamıştır. Popülerlik daha doğrusu standartlara uygunluk arayışı iliklerimize işledikçe sanat denilen şeyle günlük hayat arasındaki sınır siliniyor.
Öyle ki şu gibi cümleler neredeyse her an bir yerlerde kurulur olmuştur:

-“Benim hayatım var ya, ohoo-o.. roman olur!”
ya da
-… Ay Selma’nın kızı var ya hani nişanlısı askerde olan.. Arkadaşının sevgilisini ayartmış…
-A-aa o kilolarla nasıl tavlıyor bu oğlanları hayret!!
ya da
-“İbo mu dinliyor?! İğrenç! Ben Seksendört dinlemeyen biriyle ‘çıkamam!’ ”

cümlelerinin temelde hiçbir farkı yoktur. Tüm bunların gerçek yaşam, tükettiklerinin zorunlu ihtiyaçlar olduğunu kabullenmiş olan insanlar bilinçsizce güçlünün yanında olan eğilimiyle sistemin bir parçası haline gelerek yapay bir dünyanın oluşturduğu döngünün bahanesi olurlar. Söylediğimiz sözler, içtiğimiz sütler, giydiğimiz ayakkabılar, kıyafetler, saç rengimiz, kilomuz her şeyimiz aslında işletmeye aittir. Bizler işletmenin öznesi değil nesnesiyiz. Bizler dünyayı yöneten kültür endüstrisinin giderek maddileşen ürünleriyiz artık.

Dünya düzeyinde kültür konusu, altmışların sonuna doğru bir sorun olarak gündeme getirilmiştir. Bunun iki ana nedeni vardır: Batıda ekonomik kalkınma ve gelişmenin yetersiz görülmesi ve kültürel gelişme fikrinin ortaya çıkması ilk nedendir. Diğeri ise Üçüncü Dünya ülkelerinin yaşadıkları kültürel kimlik sorunu. Bu sorun kolonizasyon dönemi geçirmiş ülkelerde ve ‘çağdaşlaşma’ çabasında olan ülkelerde farklı görünüşlerle ortaya çıkmıştır. Bu noktada konunun Türkiye ile ilişkisi hemen göze çarpıyor olmalı. Türkiye’de ,1950’den sonra sanayileşme ile başlayan üretim ve tüketim heyecanının sonucu olan büyük kentlere göçler kültürdeki hiyerarşiyi iyiden iyiye gün yüzüne çıkarmıştır. Hükümetlerin ‘modernleşme’ arzusunun neden olduğu bu durum sermaye sahiplerinin yepyeni bir fabrikada biraraya gelmesini sağlar. Bu fabrikalar artık ‘popüler kültür’ üretmeye başlar.

Fabrika malı popüler kültür ürünleri 60’lı yılların sonunda itibaren ‘her şey halk için’ sloganıyla özellikle sinema ve müzik alanlarında pazarlanmaya başlar. Daha başından sonu anlaşılan filmler, şarkılar ve şarkılı filmler furyası başlar. Sanat ve ekonomi arasındaki bağlantı, popüler sinema ve müziğin çok büyük paraların döndüğü birer endüstri haline gelmesiyle kendisini kanıtlar. Böylece Türkiye’de de tembellik için zaman ve alan üreten işletmeler gayet akılcı ve planlı bir şekilde yönetilmeye başlar. Müzik bu eğlence endüstrisinin en önemli kollarından biridir. Müzik her yerdedir … Martin Stokes’un dediği gibi “Teybe bir kaset koymak basit bir tüketiciliğin kof bir hareketi değildir . Bilakis yapısal olarak bireyin birlikte olduğu grubu ve bu birlikteliğin yer aldığı mekanı tanımlayan bir davranıştır.”. ‘Modern’ ya da ‘geleneksel’ olması bir sorun değil ; müzik daima olacaktır. Bu yüzdendir ki Türkiye’de eğlence endüstrisi dönemin politikasının etkisiyle gözlerini Batı’ya çevirmiş ve meyhanelerin benzeri olan gazinoları ve tabii ki yeni plak şirketleriyle giderek genişleyecek olan müzik piyasasını halkın hizmetine sunmuştur. 70’li ve 80’li yıllarda ise amaç kolay yoldan köşeyi dönmek haline gelmiştir. Bu dönemde işletmelere teslim olup kendini iyi pazarlayabilen bazı şarkıcı ve oyuncular bu amaca ulaşabildiler. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Hülya Avşar, Ahmet Kaya, Küçük Emrah, Küçük Ceylan ve daha bir yığın insan bu pazarın içindeydi .

Popüler kültür sanayinin Türkiye’deki görünür öğeleri olan “sanatçılar” bilerek ya da bilmeyerek bu piyasanın ortaya sürdüğü birer fenomendiler.

Bu pazarın en önemli aktörlerinden biri, belki de en önemlisi İbrahim Tatlıses’tir. Onlarca insan gibi, “Bir Teselli Ver”ir umuduyla İstanbul’a geldi ve “ayağında kundura”sıyla hayatımıza girdi… İbrahim Tatlıses, içinde bir gün ‘Yılmaz Güney ‘ gibi olma arzusunu taşıyan, mahcup ve kendi deyişiyle “Allah vergisi” çok güçlü bir sese sahip bir delikanlıydı.
“Keşfedildi”…
O içtenliği ve güzel sesi ile türkü okuyarak girdi bu piyasaya . Zamanla “halk için üretim”in nasıl olduğunu başka bir deyişle nasıl bir İbrahim Tatlıses olursa tüketilebileceğini öğrendi. Böylelikle İbrahim Tatlıses, popüler kültür endüstrisinin bir oyuncağı değil, bir oyuncusu; piyasanın akıntısı içinde sürüklenen biri değil, piyasanın akıntısına yön veren biri haline geldi.

Türkü ile arabeski aynı kapta sunarak karışmış kent kültüründe yerini arayan herkesin isteklerini doyurdu. Filmlerde oynadı; daha doğrusu filmlerde kendini oynadı hatta kendi filmini kendi çekti. Filmler popüler kültürün en kolay tüketilen ,vazgeçilmez öğeleridir ne de olsa. Adorno’nun belirttiği gibi; sokağı biraz önce izlediği ve günlük dünyasını olduğu gibi yansıtmak isteyen filmin devamı olarak algılayan sinema seyircisinin eski deneyimi film üretiminin genel kuralı haline gelmiştir. Film üretiminin, ampirik nesneleri iki katına çıkaran teknikleri yoğun ve eksiksiz hale geldikçe, seyirciyi filmde tanıyıp izlediklerinin dış dünyanın kesintisiz devamı olduğu yanılgısına düşmesi bugün o denli kolay olmaktadır. Sesli film üretiminin başlamasından bu yana mekanik çoğaltım tamamen bu amaca hizmet eder duruma gelmiştir. Eğilim yaşamın sesli filmden farklı olmaması yönündedir.

Bu noktada arabesk şarkılı filmlerin hafife alınmaması gerektiğini vurgulanmalı. Hem dönemin toplumsal sorunlarının anlaşılabileceği hem de özellikle göç yorgunu seyircinin kendi hayatını filmdekiyle özdeşleştirebileceği trajik yapımlardır bu filmler. Toplumdaki köylü-kentli ayrımını bir grup seçkinin yaptığı gibi kültürlü-cahil ya da modern-maganda şeklinde değil; zengin-fakir ve ahlaksız –dürüst olarak yapar.

Örneğin 1985 yapımı Mavi Mavi adlı filmde minibüs şoförü olarak çalışan ‘İbrahim’ (şarkıcılar özellikle kendi isimlerini kullanmaktadırlar filmlerde; çoğu zaman kendi seslerini kullanmasalar bile…) akşamları servis şoförlüğünü yaptığı özel okulun öğrencilerinden birinin ablası (Hülya Avşar) tarafından kendisini ders verdiği aerobik kursuna götürüp getirmesi için tutulur. Böylece sahip olan ve olmayan ayrımını görmeye başlarız. İbrahim kadına aşık olur –ki bu kaçınılmazdır. Bu kadın izleyicinin arzularının sembolüdür. Erkek izleyici kendisini İbrahim’in yerine koyacak; kadın izleyici ‘Hülya Avşar gibi olsaydım’ı hayal edecek ya da o kadından nefret edecek, ona kızacak ve İbrahim’i kendi yanında isteyecektir. Kadın önce İbrahim’e kur yapar ama sonra ‘cahilliği’ ve ‘kabalığı’ yüzünden onu aşağılar. Buradan itibaren seçkin sınıfın yaptığı modern-maganda gibi ayrımlara karşı bir kırılmışlık ve tepki görülecektir. İbrahim, davet edilmediği halde kadının verdiği havuz partisine gider ve onu herkesin arasından çekip kaçırır. Oradaki insanlardan çekinmez ve bu yaptığından utanmaz çünkü asıl dürüst ve namuslu olan kendisidir ve onurunu kıran birini cezalandırmak onun için yanlış bir eylem değildir. Bu kadar cesur, onurlu, dürüst ve aşık bir adam kendisini onunla özdeşleştiren seyircinin bir iç heyecan yaşamasını ve tüm sorunlarına başkaldırmış gibi hissetmesini sağladığı; bu enerjisini , bu gerçekliği daha içindeyken parlatıp tüketiverdiği için seyirci filmden çıktığında kendini haklı ve onurlu yapması gereken her şeyi yapmış gibi hissedecek ve yaşamına kaldığı yerden aynı miskinlikle devam edebilecektir. Bu arada İbrahim kaçırdığı kadını ‘köyüne’ götürür ve eve kapatır. Bir süre onunla hiç ilgilenmez canının yandığından emin olunca da onu İstanbul’a geri götürür. Ancak aralarında bir ilişki yoktur artık, olamaz… Köylü ve Kentli; ikisi de değişmeyi haksızlık olarak görmüş, acı çekmiştir. Ellerindeki aşk aralarında bir köprü kurmaya yetmez. Tüm bunlar İbrahim’i bunalıma ve alkole sürükler. Nihayet toparlanabilmek için komşusunun kızıyla evlenmeye karar verir. Bu sırada olayları tekrar düşünen ve İbrahim’i ne kadar sevdiğini anlayan aerobik öğretmeni ona gider ama artık çok geçtir her şey için…Gün düğün günüdür; yollar kesin bir sınırla ayrılmıştır artık. Sürekli bir ‘ayrım’, tutunamama, onurunu koruma, bunalım, pişmanlık ve kadere boyun eğme… Film bitmiştir artık.

Filmlerinde, şarkılarında içten içe tepkili olan bu adam Yılmaz Güney’in filmlerini bire bir yeniden çevirmiştir. Ama kendisi Yılmaz Güney’in yerinde oynamaktadır. Sisteme tepkili, ancak artık arabesk dinleyenler pazarına, Yılmaz Güney kostümüyle kaset ve film satar. İbrahim Tatlıses ‘80 dönemiyle birlikte tam bir dönem adamı olacaktır. Değişim yolunda ilerler. Filmlerde kurmayı bile başaramadığı köprülerden geçmesini sağlayan da bu değişme yeteneğidir. Her gence ulaşamadıysa da sosyeteye bile dinletmiştir kendini. Turgut Özal da O’nu dinleyip keyif alanlardandır üstelik. Bu bir tercihten ibaret değildir elbette. Bu halka zevklerinin özümsendiğini düşündürecek ideolojik bir yaklaşımdır. Tıpkı İbrahim Tatlıses’in politikaya yaklaşımı gibi… İmajın apolitik yaşam olduğunu anlayan İbrahim Tatlıses arabeskin acı ve isyan içeren formunu züppeleşmiş bir forma dönüştürmüştür. Öyle ki “Kafelerde diskolarda sarabilseydim seni” demektedir sevdiği kıza İBO.
Tüm şarkıları tekerleme biçimiyle yazılmış olan İbrahim Tatlıses’i farklı kılan özellik şarkı da olsa türkü de olsa kendine has ağzı;söyleyişidir. 1989’da çıkan ‘İnsanlar’ adlı kasetindeki ‘Yandım Televizyon’ derlemesi buna örnek olabilir:

yandım televizyonun elinden
öldüm televizyonun elinden

akşamlar yorgun dönende yavah
usanıram şirin canımdan

(nakarat)

o günden televizyon gel
oglan okumakdan vazgel

kitabı düşmüş bir yana vallah,
defteri ellerde kaley

(nakarat)

oglan işinden tez gel,
televizyonu karşına al.

hiçbir şeyden haberi yok,
yüregimi derde saley

(nakarat)

Allah bak bu soğuk kış,
düşmüşem bir yaman iş.

derler yan gel televizyon seyir valla,
yanda ikimiz düşer hoşa.
(nakarat)
Görülüyor ki İbrahim Tatlıses’in her şey için her dönem için söyleyecek bir sözü vardır. Ancak bu sözün anlamlı ya da anlamsız olmasının bir önemi olmadığını belirtmek gerek. (not: şarkı sözleri başkasına aittir ama özellikle Tatlıses’in söylemesi istenmiştir çünkü…)
Önemli olan ‘İbo’ nun söylemiş olmasıdır. Bu anlaşılır anlaşılmaz televizyona adım atar Tatlıses. ‘93’te Mega Aşk adlı albümünün tanıtımı için başladığı program onu imparatorluğa bir adım daha yaklaştırır. Çünkü para kazanmanın en etkili yöntemini keşfetmiştir: Reklam yapmak. Bugün ‘İbo Şov’ bu amaca hizmet için var. Tam bir şölen bu program. Şarkılar, türküler bir yana, popüler insanların yaşamları ile ilgili seyirciye oylama yaptırılıyor ve alttan alta ‘her şey sizin elinizde’ masalı dinletiliyor insanlara. Program İmparator’un demagojileri, mutlaka dini öğeler içeren öğütleri ve konuklarını gülünç duruma düşüren belden aşağı ya da yersiz esprileriyle dolup taşıyor. Sözü bitiremediği yerde bir türkü okuyuveriyor. Tıpkı şu sözlerinin ardından yaptığı gibi: “Doğru da birdir eğri de birdir. İki tane doğru iki tane eğri yoktur. Yani doğrunun da eğrinin de “light”ı yoktur. Efendim, eğri tarafa gittiysen eğriye gidiyorsundur, doğru tarafa gittiysen Allah’a doğru gidiyorsundur.” Artık İbo’nun üslubunu belirleyen şey, “dinsel duyarlılığı olan insanlar”dır.

İbrahim Tatlıses’i böyle her söylediğini dinletecek konuma getiren yalnızca sesidir denemez. Çeşitli işletmelere yatırım yaparak insanlara iş imkanı sağlaması onu hayranlarının gözünde bir kat daha yüceltmiştir. Çünkü o hem onların arasından çıkmış hem de onlara sırtını dönmemiştir. Kendisinin refah içinde oluşunun , kabadayılıklarının, kadına bakışının hayranları için hiçbir önemi ya da kötü yanı yoktur. Çünkü halkın tek istediği kendi gerçeklerine en çok yaklaşanın peşinden gitmektir. Programında savurduğu küfürlerin seyirciler tarafından coşkuyla alkışlanması, o gün programın reyting rekoru kırması bunun açık bir kanıtıdır. O halk için günlük mutluluklar ve hüzünler yaratmayı o kadar iyi bilir ki gün gelir ‘van , tuu, tirii..’ diyerek başlar şarkıya , gün gelir Kürtçe söyler şarkısını, gün gelir ‘Mega Aşk’ı anlatır ve öyle zaman olur ki oturup ağlar İmparator, çocukken olmayan ayakkabısına…

O kendi kendini yaratan bir imparatordur. Ama başarı öyle döndürmüştür ki başını; cehaletinden mahcup “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık.” diyen adam gitmiştir; artık karşımızda “Servetim tahsilliye beş basar.” diyen bir lümpen durmaktadır. Tüketim ideolojisinin demoralize ve depolitize ettiği insanların gerçeklerden kaçışının yönetimini elinde tutan popüler kültür endüstrisinin ikonudur İbrahim Tatlıses.


Duru Koç.
eyes:


"sulu bir şaka bu hayat"

Konu sokakkizi tarafından (01-07-2007 Saat 11:43 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 23-06-2007, 20:48
sokakkizi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BeLaa :P
 
Üyelik Tarihi: 23-06-2007
Nerden: her yer
Yaş: 24
Mesajlar: 125
Standart Plastİk Cİnsellİk

PLASTİK CİNSELLİK
“BİRBİRİMİZİ SEVİYORUZ O HALDE SEVİŞMEMEK İÇİN BİR NEDENİMİZ YOK…”



İnsanın ilerlemesi biyolojik varlık olmaktan sıyrılıp birey olma çabasıyla başlar. Ancak kültürler Strauss’un da belirttiği gibi, genelde varlığın biyolojik özelliklerinin yani cinsellik, beslenme gibi doğal güdüsel alanların belirli bir yasa etrafında düzenlenmesiyle ortaya çıkmaktadır. ‘Ensest yasağı’nın evrensel oluşu ve toplumun ve kültürün oluşumunu sağlayan temel yasa olarak değerlendirilmesi bu bağlamda açıklayıcıdır. O halde kültürel bir özne olmak demek, insanın, itkilerini toplumsal sembollerle sınırlandırması demektir.

Özel alan, aile, evlilik, mahremiyet, ahlak ve elbette iktidar gibi belirleyici unsurlar bireyi ve toplumu yapılandırır. Bu yapılanmada temel olan maddeye egemen olmaktır. Burada G. Orwell’ın 1984 adlı romanını hatırlamakta yarar var: Büyük Birader’in hizmetindeki Parti’nin beslenme ve cinsellik üzerine uyguladığı politika, tamamen, insana hükmetmek üzere, zevkin ve nihayetinde içgüdülerin ortadan kaldırılması amacını taşır.

Parti üyesi O’Brien ve partiye başkaldıran Winston arasındaki şu konuşmalar konuya biraz açıklık getirebilir:

—İktidar insana hükmetmektir; bedenlerine ve özellikle kafalarına. Zaten şu anda, madde üzerindeki egemenliğimiz mutlak, çünkü aklı denetliyoruz. Ama gerçek güç, gece gündüz uğrunda çalıştığımız iktidar, madde üzerine egemenlik kurmak değil, insan üzerine egemenlik kurmaktır. Bir insan başkası üstünde nasıl iktidar kurabilir?

Winston, ona acı çektirerek, der…

—Çok doğru… İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir. İktidar insanın kafasını parçalamak ve istenen biçimde bir araya getirmektir.***
Bu durumda denilebilir ki iktidar, akla ve hazza hükmetmek ister. Bu bağlamda iktidarın ilk aracı “ahlak” , denetleyici kurumu ise “aile”dir. ‘Ahlaksızlık’ belirlenir, duyurulur ve aile kurumu da bunu dışlanma korkusu olarak yeni nesle işler.

Örneğin:

1913’te İngiltere’de evlenmemiş annelerin tımarhaneye kapatılmasına izin verilen bir yasa kabul edilir: Zihinsel Yetersizlik Yasası
1918’de Londra’da bir anne, bunun haklılığına inanarak her gece bebeğinin kulağına fısıldar:

“Evlenmeden önce cinsel ilişkiye girme, yoksa delirirsin…”

Geçmişi kulağına üflenen çocuk geleceğini doğurur…
Oyun bu ya; kulaktan kulağa zaman değişir ve modernleşme süreci, ahlakın zamana ayak uydurabilen, geçici ve toplumsal bir ürün olduğunu kanıtlar biçimde, cinsellik ve cinsiyet alanlarından başlayarak mahremiyeti dönüşüme uğratır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kapitalizmin özünde yaşanan değişmeler bireye alabildiğince doygunluk verme yönünde olmuştur. Tüketici kapitalizmi ve teknolojik gelişmelerle boy gösteren beden politikaları, modern bireyi yaratır zamanla. İsteklerin doyurulması, yalnızca ticari alanda değil cinsel alanda da yaygın bir eğilim haline gelir. Ne de olsa kadın-erkek ilişkileri oldukça iyi bir pazar oluşturmaktadır.

20. yüzyılda üreme teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde cinsellik üremeden ayrılmıştır. Cinsel birliktelik olmadan da üremenin gerçekleştirilebiliyor olması cinselliğe özerklik kazandırmıştır. Giddens, bu şekilde, üremenin ihtiyaçlarından kurtulmuş merkezsiz cinselliğe “plastik cinsellik” adını verir ve bunun son otuz-kırk yıldaki cinsel devrimin ön-şartı olduğunu söyler.

Cinsellik artık sadece ışıkların kapatıldığı özel bir alanda konuşulan değil kamusal alanda da pek sık gündeme gelen bir konu haline gelmiştir.

Tüm bunlara bağlı olarak buradan sonra bahsedilecek olanlar dört bölümde ele alınacaktır.


Barbie Evcilik Oynuyor

9 Mart 1959.

Güzel ve genç bir kadın doğar. Barbie Millicent Roberts.

Doğduğunda çoktan New York’ta bir liseyi bitirmiş, hatta Ken Carson ile romantik bir ilişki yaşamaya başlamıştır bile. Hayvanları çok sevmektedir, bu yüzden kedileri, köpekleri, atları, pandası, yavru aslanı ve bir de zebrası vardır. Pilotluk lisansı olduğu gibi jip de kullanabilmektedir. Bazen veteriner, bazen astronot, bazen de diplomat olarak karşımıza çıkar! Haliyle farklı ülkelerden pek çok da arkadaşı vardır; İspanyol Terasa, Afrikalı Christie…

1967’de siyah Barbie doğar; 1997’de ise pembe bir tekerlekli sandalyeye oturan Barbie çıkar karşımıza…
2003’te ise Barbie’ye bir tepki olarak(?) “Fulla” doğar. O da doğduğunda çoktan tesettürlüdür. Suriyeli Fulla’nın reklâmları, dürüst, sevgi dolu, şefkatli ve anne-babalarına saygılı diyerek yapılmakta; Fulla yetkilileri, Barbie'nin erkek arkadaşı Ken'in benzerini üretmek yerine kızların özeneceği 'Doktor Fulla' ve 'Öğretmen Fulla'ları çıkarmaya hazırlanmaktadırlar...

Barbie için tam olarak şu ya da bu diyemeyiz; şurada ya da burada yaşar da diyemeyiz… Zaten biz hangi koşullarda olursak olalım, etrafımızda olup biteni anlamaya çalıştığımız sırada o yanımıza gelecek ve bize geleceğimizi verecektir. O modern toplumun ikonu; yaratılmak istenen modern bireyin resmidir.

4–5 yaşlarından itibaren, bir şekilde, Barbie ile tanışıp hayatı onun gözünden yaşamaya başlayan, okula onunla birlikte giden çocuklar böylece çoktan modern-kapitalist düzene birer müşteri haline gelmiş olurlar. Kendisine model seçtiği anne-babasını oyunlarına konu yapan çocuk, verili cinsel kimliği, hakları, ahlakı ve yaşam biçimiyle bilir ki ileride onlarınki gibi bir yuvası olacaktır. İşten gelip yemek hazırlayacak, çocuğu ve kocasıyla ilgilenecektir. Kocasıyla demek gerek çünkü evcilik oynayan cins ancak kadın olabilir. Çünkü biz, bebeklerle oynadığı için kadın; silahlarla oynadığı için erkek kimliği kazanılan kültürler geliştirdik.

Peki, Barbie bu oyunda neleri değiştirmiştir?
Öncelikle o, bekârdır. Bir erkek arkadaşı vardır ama evlilikle ilgili bir kaygısı yoktur. İyi okullarda okumuş, kendini yetiştirmiştir. Her an dünyanın herhangi bir yerinde olabilir veya istediği her şeyi satın alabilir. Modayı ve popüler kültürün tüm ürünlerini takip eder. Barbie, asla hangi ayakkabıyı alacağına karar vermekten daha zor bir seçimle karşı karşıya kalmamıştır, kalmayacaktır da… O, yalnızca yararcı ama iyi niyetli, sevimli, tüketici bir bedendir. Böyle karmaşasız bir yaşamı kim istemez ki… Çocuklar bu masalla büyürler…


Barbie Soruyor

Çocukluk döneminden çıktıkça insan kendisini karmaşanın içinde bulur… Hiçbir şey inandığı masala uygun değildir. Barbie, ne onun gibi cinsel tacize uğramış, ne parasız kalmış, ne de siyasi bir eyleme katılmıştır. O da gerçeklikle fantezinin tutarsızlığının yaşattığı hayal kırıklığından kurtulmak için kendi senaryosunu o masala göre uyarlayarak uygun birey olmaya çalışır.

Bu, özellikle geçiş toplumlarında apayrı bir sorun yaratmaktadır. Modernliğe geçiş sırasında, kuşak çatışmaları, maddi ve manevi kültür arasındaki uyumsuzluk, giderek bireyci olan yaşam biçimi, yeni nesli bir şekilde özgürlükçülüğe itmektedir. Bu aşamadan sonra kişi “kim olacağım” sorusundan ziyade “nasıl yaşayacağım” sorusu doğrultusunda kararlar almaya çalışır. Hayallerine ulaşmakta yaşadığı sıkıntılar bir yana, özellikle, kendisine verilen cinsel kimliği, kendisinden yaşaması beklenilen cinsel hayatı ve bunlara rağmen kendi yaşamak istedikleri konusunda çelişkilere düşen bireyler yetişmektedir.

Hem bastırma mekanizmasıyla yetişen hem de özgürleşmeye çalışan birey sorar:

“Ben 21 yaşında bir gencim… Kız arkadaşımı çok seviyorum. O bakire. Onu sevdiğim için onunla birlikte olmuyorum. Peki ya o başka biriyle birlikte olur sonra da benim üstüme kalırsa o zaman ben n’aparım?”
Bu soru apaçık göstermektedir ki insanlar, geleneksel dönemin ahlakıyla modern dönemin yerleştirmeye çalıştığı ahlak arasında sıkışmıştır. Evlilik gibi aslında tamamen toplumsal ihtiyaçlar gereğince kullanılan bir kurumu henüz tamamen reddetmemekle birlikte bir biçimde cinselliğin üremeden ayrıldığını ve insanın doğası gereği tek eşli olmadığını da kabul etmektedirler. Ancak bu kabulü çoğunlukla yararcı bir yaklaşımla kullanmakta ve evlendikten sonra tekrar bastırma mekanizmasına yenik düşmektedirler.


Barbie Film Yıldızı

Daha önce belirtildiği üzere iktidar, akıl ve haz üzerinde çalışmaktadır. Verili toplumsal gerçekler, doğamızı ve hayal gücümüzü sınırlamaktadır.

Ancak bugün milyarlarca dolarlık porno sektörü; eş değiştirme ya da grup seks için buluşma amacıyla kurulan web siteleri insanın hayal gücünün sınırlarıyla yüzleşmek zorunda bırakmaktadır bizi. Porno sektörünün ticari kaygılarla geliştiği yadsınamaz ancak yalnızca insanlara dayatılmış bir pop kültür ürününe de indirgenemez. Bugün insanlar sanal dünyada kendilerine seks partnerleri arıyorlarsa tüketim kültürünün neden oldukları ya da cinselliğin özerkleşmesinin sağladıkları açıklamalarına girmeden önce gelenek ve modernitenin yarattığı çelişkileri görmek gerekmektedir.

Türkiye’ de kendi porno sitesiyle ayrı bir yaşam kuran bir genç kadın, gündüz kendisinden beklenildiği üzere işine gitmekte ve tabii ki gece yaptıklarını kimse, özellikle de ailesi kesinlikle bilmemektedir. Bilmemelidir de çünkü ona göre bu ailesine karşı bir saygısızlık olur ve onları üzer… Yine benzer bir şekilde iki çocuk annesi Diane Hutton, gündüz öğretmenlik yapmakta gece ise müşterileri için iletişim bilgileriyle birlikte çıplak fotoğraflarını ve ne gibi hizmetler sunduğunu belirttiği web sitesi sayesinde ayrı bir yaşam sürmektedir. Bu işi hem eğlenmek hem de para kazanmak için yaptığını söyleyen Hutton konuşmasına şöyle devam eder:
“Sürekli müşterilerim var. Seksten önce onlara bol bol sarılıyorum. Bu benim özel hayatım. Hayatımın bu bölümünü öğretmenlik kariyerimden tamamen ayrı tutuyorum”.


“Özel hayat” artık tam olarak özgürleşemeyen alanlarda kurtarıcı bir simge haline gelmiştir. Oysa Rostand’ın da belirttiği gibi iki insan vücudunun gizlice yaklaşmasında toplum her zaman bir şekilde üçüncü şahıs olarak bulunur.
Cinselliğin özgürleşmesiyle belki pornografiye ihtiyaç azalacak, toplum içinde toplumdan kaçacağımız uçlarda bir ‘özel hayat’a gerek kalmayacaktır. (bu olabilir mi diye hala soruyorum aslında kendime )


Barbie Evlenmek İstemiyor

Modern toplum ataerkildir ve tekeşli evlilik üzerindeki vurgusu otoriter karakter özellikleri geliştirmeye hizmet ederek sömürücü bir toplumsal düzeni destekler. Kapitalist olan modern toplumda iktidarın vaatleri özgürlük ve mutluluktur. Ancak bu haz vaadiyle bireye verilen yalnızca serbestliktir. Serbestlik özgürleşmeyle aynı şey olmadığı gibi getirisi de metalaşmadan öte bir şey değildir.

Cinsellik, temel bir politik mücadele alanı ve özgürleşme ortamıdır. Cinsel serbestlik aşkı ve erotizmi yitirerek metalaşmaya varmamıza neden olabilir. Özgürleşmenin sağlanması aklın ve hazzın bastırılmadan kurtulması ve eşlerin birbirlerine hükmetme çabalarından vazgeçmeleriyle gerçekleşebilir. Kadının erkekle eşit haklar istemesi, cinsellikte onun da haz araması eşcinsellerin dışlanmayı reddetmeleri bu anlamda iktidara karşı atılan adımlardır. Ancak modern toplumun sunduğu eşitlik oyununa kanmamak gerekir. Çünkü buradaki eşitlik otomatlık demektir. Yani tüm insanlar eşittir cümlesiyle tüm insanlar kızıl saçlıdır cümlesi eşdeğerdir. Oyuna kanmak demek Barbie gibi bir erkeğin yaptığı her türlü işi yapıp her yere gidebilme yeteneğim ve hakkım olduğu gibi diyet yapıp formumu korumaktan ve tüketmekten başka bir sorunum olmaması demektir. Ancak kişi kendine verili olanı tüketmek kendine bir sevgi nesnesi seçip devletle onunla sevişeceği üzerine bir anlaşma yapmaktansa bir özne olmalı ve karşısındakileri de özne olarak görmelidir. Özgür bir özne olmak kendinden sorumlu olmak demektir. Böylece tekeşlilik, aile ve özel alana duyulan ihtiyaç hissi azalacaktır. Ve belki böylece Barbie annesinin gizliden yaptığı “haydi evlenin artık” baskısından kurtulacaktır.




Duru Koç.
Mayıs–2007

*** Bkz. Orwell, George. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (çev. Nuran Akgören) CAN Yayınları, 2006, sf: 232–233

Kaynakça

GİDDENS, Anthony, Mahremiyetin Dönüşümü, (Çev: İdris Şahin), Ayrıntı yayınları, İstanbul, 1994

Orwell, George Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, (Çev: Nuran Akgören ), Can Yayınları, İstanbul,2006

Fromm, Erich, Sevme Sanatı, (Çev: Işıtan Gündüz), Say Yayınları, İstanbul, 1997

Reich, Wilhelm, Cinsel Ahlakın Boy Göstermesi, (Çev: Bertan Onaran), Payel Yayınevi, İstanbul, 1995


"sulu bir şaka bu hayat"
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 03-07-2007, 21:20
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 20-06-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 28
Mesajlar: 898
ooo... çok iyi. beynine ve ellerine sağlık
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 03-07-2007, 22:24
sokakkizi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
BeLaa :P
 
Üyelik Tarihi: 23-06-2007
Nerden: her yer
Yaş: 24
Mesajlar: 125
teşekkür ederim


"sulu bir şaka bu hayat"
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 03-07-2007, 22:30
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 20-06-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 28
Mesajlar: 898
Resmimdeki adam için de bir yazı hazırlasana benim için.
Alıntı ile Cevapla
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:04 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org