Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Felsefe

Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Sanat Üzerine

Felsefe içerisinde Sanat Üzerine konusu: Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır. Ama yatışmış bir kişiye karşılık, nice yatışmamış ve duygunluğa erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer, gerekli ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 10-03-2007, 08:58
Henüz arızalanmış
 
Üyelik Tarihi: 10-03-2007
Mesajlar: 89
Standart Sanat Üzerine

Her istek, bir gereksinimden, bir yoksunluktan, bir acıdan doğar; giderildiği zaman insan yatışır.

Ama yatışmış bir kişiye karşılık, nice yatışmamış ve duygunluğa erişmemiş insan vardır. Üstelik, istek uzun sürer, gerekli olan şeylerin ardı arkası kesilmez; oysa duyulan haz, kısa ve ölçülüdür. Yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki, şu iradeyi yatıştırabilsin ya da belirli bir biçimde olduğu yerde durmaya zorlayabilsin.

Alınyazısından kopardığımız her şey, dilencinin ayağı ucuna atılan paraya benzer: verilen sadaka, duyduğu acıların sürüp gitmesini sağlayabilmek için, dilencinin hayatını biraz daha uzatmaktan başka bir iş görmez.



İşte bundan ötürü, isteklerin ve iradenin boyunduruğu altında kaldığımız; varlığımızı, bizi sıkıştırıp duran umutlara, acı çekmemize yol açan korkulara bıraktığımız ölçüde, ne durup dinlenmek ne de mutluluk söz konusudur. İster bir amacı gerçekleştirebilmek için canla başla çalışalım, ister bir tehlikeden sakınmak için çabalayalım, sonuç değişmez: iradenin istek ve gereklerinin başımıza açtığı belalar ne biçim olursa olsun, hayatımızı berbat etmekten ve acı çekmemize yol açmaktan başka bir sonuç vermez.

Böylece, isteklerin tutsağı olan insanoğlu, İksion'un çıkrığına ebediyen bağlanmıştır; bitimsiz bir susuzluğun kemirdiği bir Tantalos'tur o.

Ama kimi zaman, dış bir gerçek, ya da iç uyumluluğumuz, bizi, bir an isteklerin bitimsiz selinden kurtaracak; ruhu, iradenin boyunduruğundan sıyıracak, iradenin yöneldiği nesnelerden uzaklaştıracak ve çevremizdeki varlıklar, istek ve umutlarımıza değer şeyler olmaktan çıkarak hiç bir menfaat duygusuna yer verilmeden düşünülebilen nesneler halinde görülecek olursa; o zaman isteklerin peşinden giderek gerçekleştirmeye çalıştığımız ve hiç bir zaman ulaşamadığımız iç rahatlığı boy gösterir ve huzur duygusunu bütün doygunluğuyla yaşarız.

Epiküros'un, iyiliklerin en iyisi ve tanrıların bahtlılığı olarak gördüğü şey, işte bu acılardan kurtulma haliydi. Gerçekten de, böyle bir durumda, bir an için de olsa, iradenin ağır baskısından kurtulmuş, isteğin zorbalığından sıyrılmış oluruz; İksilon'un çıkrığı durur o zaman... Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.

** *

Katışıksız düşüncenin istek üzerindeki egemenliği; bu iç bağdaşıklık, her yerde gerçekleşebilir. Küçük nesneleri, bunca nesnellikle görebilen ve böylece düşüncelerinin ne kadar bağımsız olduğunu açıkça ortaya koyan o eşsiz Hollandalı ressamları düşünelim. Bu resimlere bakan bir kimse, duygulanmadan edemez. Bu önemsiz nesneleri, bunca dikkatle canlandırabilmesi için, sanatçının ruhça ne kadar dingin ve yatışmış bir halde bulunması gerektiğini düşünmekten alamaz kendini. Üstelik, kendisine dönünce, günlük hayatının endişeleri ve istekleri yüzünden karmakarışık ve anlaşılmaz hale gelen duyguları ile bu dinginliğe erişmiş ressamların ruh hali arasında ne büyük bir fark olduğunu daha iyi görür.

** *

Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece. Özellikle, şiirin ışığı bu görünüşleri aydınlatıp ışıttığı zaman ve yaşamanın ne olduğunu bilmediğimiz gençlik yıllarında kavrarız bunu.

** *

Kaçamak, esini yakalamak ve onu mısralara dökerek tenleştirmek, lirik şiirin işidir. Lirik şairin dile getirdiği şey, insanlığın en iç varlığıdır. Geçip gitmiş milyonlarca kuşağın ve gelecek kuşakların, belli koşullar içinde her zaman duydukları ve duyacakları şeyleri dile getirmek ve onlara, aslına uygun canlı bir anlatım kazandırmak şiirle kabildir. Şair, evrensel insandır: bir insanın yüreğini kabartan bütün duygular, insan doğasının her koşul içinde duyduğu ve ortaya koyabildiği bütün şeyler, ölümlü bir insan oğlunun gönlünde yer etmiş olan ve oluşup duran bütün izlenimler, onun kendi öz alanıdır. Bundan ötürü şair, şehveti de, mistik duyuşu da anlatabilir. Angelus Silesius ya da Anacreon olabilir; trajediler ya da komediler yazabilir. Yatkınlığına ya da ruhsal durumuna göre, soylu ya da bayağı duyguları dile getirebilir. Soylu, yüce, ahlaktan yana, dindar, Hristiyan olmasını; kısacası şu ya da bu olmasını ona kimse söylemez. Çünkü şair, insanlığın aynasıdır ve insanlığın ne duyduğunu, aslına uygun bir biçimde gösterir insanlığa.

** *

Trajedinin eğilimi ve son amacı, bizi; razı olmaya yöneltmek, yaşama iradesini olumsuzlayacak hale getirmek olduğu halde, komedi, bunun tam tersine, yaşamaya yöneltir ve yüreklendirir bizi.

Gerçi komedinin de, bütün öteki hayat betimlenimleri gibi, gözlerimizin önüne bir yığın acıyı ve iğrençliği serdiği doğrudur. Ama komedi, bütün bunları geçici kötülükler gibi gösterir bize. Sonunda, hepsinin, neşe ile biten şeyler olduğunu, her zaman yengi kazanan umutlar gibi görülmeleri gerektiği anlatılır. Bundan başka, hayatın sayısız terslikleri arasından sadece gülünebilecek ve neşelenmeye yol açacak yanları seçer. Böylece, koşullar ne olursa olsun, sevincimizi ve iyimserliğimizi sağlamak ister. Bütün olarak ele alındığı zaman, hayatın çok iyi olduğunu ve her şeyden önce, eğlenilecek garip bir yanı bulunduğunu ileri sürer. Ne var ki, daha sonra neler olup bittiğini görmemiz için, mutlu ve sevinçli bir olayla perdeyi kapamak gerekir. Oysa trajedi, artık başka bir olayın ortaya çıkamayacağı biçimde sona erer.

** *

Müzik, hiçbir zaman fenomeni (görünüşleri) dile getirmez. Müziğin dile getirdiği şey, bütün fenomenlerin iç özü ve kendinde varlığıdır; Yani iradenin ta kendisidir. Bundan ötürü, müziğin belli bir neşeyi, şu ya da bu hüznü, şu ya da bu tutkuyu, iç rahatlığını dile getirdiği söylenmez. Müzikte dile gelen şey, her çeşit ruhsal dürtünün ve koşulun dışındaki genel ve soyut özdür. Ve müzikte, bu soyut özü, kolaylıkla ve eksiksiz bir biçimde kavrarız.

** *

Melodinin yaratılması, insan duyarlığının ve iradesinin en derin sırlarının keşfedilmesi, dahinin gerçekleştirdiği temel iştir. Dehanın çalışması, burada her yerdekinden daha bağımsız, daha kendiliğinden, daha bilinçsizdir. Burada gerçek bir esin söz konusudur. Olumlu ve soyut şeylerin önceden edinilmiş bilgisi, yani fikir, sanatın her alanında olduğu gibi, müzikte de yetersizdir.

Çünkü müzikçinin dile getirdiği şey, dünyanın en iç özü ve en derin bilgeliktir. Müzik bunları kendisinin de kavrayamadığı bir dille anlatır. Bu bakımdan, uyandığı zaman hakkında hiçbir şey bilmediği nesneler üzerine sorulanlara şaşırtıcı cevaplar veren bir uyurgezere benzer. Müziğin özü üzerine uzun zaman düşündükten sonra, artık, bu sanattan zevk duymanın en tatlı bir haz olduğunu söyleyebilir ve bu hazzı tatmanızı öğütleyebilirim size. İnsanın ruhunu daha dolaysız ve daha derin biçimde etkileyen bir başka sanat yoktur. Çünkü hiçbir sanat, dünyanın gerçek özünü, müzik gibi dolaysız ve derin bir biçimde dile getiremez. Güzel ve yüce melodiler duymak, ruhu yıkamak gibidir; insanı bütün pisliklerden, bütün zavallılıklardan ve bayağılıklardan arıtır.

Arthur Schopenhauer

Konu akeboshi tarafından (10-03-2007 Saat 09:02 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 21-10-2007, 05:03
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Peki ya sanat mevcut durumda dünyayı kurtarır mı...?

Auschwitz'i anımsayın. Düşünen insanın yaşamının sonu karşısında davranışı neydi? Estetik ölümün kampta yeri yoktu. İnsanlık böyle bir deneyimi de yaşadıysa, sanata düşen bütünüyle susmaktı, nitekim II.Dünya savaşı sonrası da yavaş yavaş bu oldu. Gerçek sanat yerine, imitasyon sanat anlayışı, hakiki estetik yerine pop-art (populer sanat) ve nihayet modernizmden, postmodernizme birçok alanda geçildiği gibi, sanatta da geçildi. Sanat dünyayı kurtarma gücünü elinden kaybetti.

Nitekim İlhan Berk'in de dediği gibi "Şiir dünyayı kurtarmaz ama insanın elinden tutar "

Çok şey mi bekliyoruz ne bazen...
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 21-10-2007, 05:28
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 30-04-2007
Nerden: Universe
Mesajlar: 1,794
"Gerçek sanat yerine, imitasyon sanat anlayışı,"
çok ağır olmuş bence

pop-art bi akımdır , sanatın tümü değil.
postmodernizm ile sanat yeni bir boyut kazanmıştır aslında.
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 21-10-2007, 14:21
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Ağır mı olmuş LYNX?

Sizin evde sanıyorum orjinal bir Van Gogh tablosu ya da Michelangelo'nun bir heykeli var yok yok en azından geceleri ebru çalışıyorsundur sen kesin; ya da büyük bir konçerto besteliyorsundur ve bizden gizliyorsundur? Oysa yukarıdakilerin bir çoğunun imitasyonları/taklitleri piyasada kapış kapış.

Öncelikle kabul edilmesi gereken, kavramların bir oluşum üzerine konumlandırıldığı, kavramlar üzerine oluşumların eylemleşmediğidir, en basit mantıkla... Bu anlamada da sorgulanması gereken, postmodernizmin "var olan" gerçeklikleri açıklayıcı bir kavram olup olmadığıdır. Bu kesinlikle var olanın nedenlerini ve kavramın ne'liğini görmemizi engellemez....
Misal; tv dizileri, imitasyon takılar, orjinal tabloların kopyası resimler, hafif filmler, gerilim-aşk-bilim kurgu üzerine kurulmuş romanlar, eklektik bir dolu şiircik, popüler müzik; bizde arabesk-pop vs ...Bunlar günümüz "sanatında" anılmaya başlanmamış mıdır?
Günümüz "sanatçı" etiketiyle anılanlardan hiç bahsetmeyeceğim.

Ne derler kötü para, iyi parayı kovar; kötü sanat, iyi sanatı kovmamış mıdır?

İşin tarihsel sürecine baktığımızda modernizmin de kapitalist düzen üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz, modernizmin de oluşumunda kaynak olarak endüstrüyel ve siyasi fenomenler göz önüne alındığında haksız sayılmayız... Postmodernizm olsa olsa "yeni" kapitalist görüşün uzantısı, farklılaşmış halini açıklayabilir ancak bize, sanıyorum...

Sanayileşme sonrası, liberal düzen, büyük buhranla allak bullak olup, Keynesyen teoriler tarih sahnesine çıkmıştır bilindiği üzre. Keynesin devletin müdahale anlayışına, yetmişlerde neo-keynesyenlerin de eleştiride bulunduğu çıkış noktaları, uluslar-ötecilik gibi yine menşeinde kapitalizmin buram buram koktuğu modeller oluşturulmuş, nihayet postmodernizim tüm belirginliğiyle kavramsallaşmıştır...

Modernizm, "daha iyi bir dünya" adına yola çıkarken, aklı ve rasyonalizmi evvellemiş, ancak "kaybolan düşler"in yerine postmodernizim yeni ütopyalardan sakınarak, daha özgür bir ortam çizer görünümüne yeltenmiştir.
Postmodernizm öncelikle mimaride kendini göstermiştir; moderniteyle "barınma merkezleri", "toplu konutlar" iş sonrası emekçi sınıfın uyumaya gidecekleri alanlar oluşturulmuştu. Kentleşmenin artmasıyla, suçun arttığı, hakim sınıfın bu orta sınıfı dağıtma istemi postmodernist yapılara ve nihayet kent dışındaki alanlara ve "gecekondu"lara sürüklenen emekçi sınıfa yol açmıştır.

Ekonomik-sosyal değişimler, diğer alandaki değişmeleri de tetiklemiş ve o alana uygun kültürü de beraberinde yaratmıştır.

İşin sosyo-ekonomik boyutu, sanata da yansımaktadır.
Postmedern sanat "kitle"yi öngörüp, "eğlenmek isteyen kesimin "kültürel"! gereksinimlerine" yanıt vermektedir, bu hemen her alanda imitasyonun hızlı ve kolaylıkla yayıldığı yeni kapitalist-emperyalist sistemlerin kitlelere öngördükleri yepyeni "sanat" anlayışıdır.

Sence nasıl bir "boyut" kazandı LYNX?

Postmodernizmle konuyu bölebiliriz bu forumda, dilersen aşağıdaki linkten tartışmaya devam edebiliriz, oraya da beklerim.

http://www.anarsist.org/felsefe/946-...postmodernizm/ (Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm)
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 22-10-2007, 02:42
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 30-04-2007
Nerden: Universe
Mesajlar: 1,794
Alıntı:
Sizin evde sanıyorum orjinal bir Van Gogh tablosu ya da Michelangelo'nun bir heykeli var yok yok en azından geceleri ebru çalışıyorsundur sen kesin; ya da büyük bir konçerto besteliyorsundur ve bizden gizliyorsundur? Oysa yukarıdakilerin bir çoğunun imitasyonları/taklitleri piyasada kapış kapış.
annemin orjinal resimleri var , olurmu?
kendisi bir ressam...


Alıntı:
İşin tarihsel sürecine baktığımızda modernizmin de kapitalist düzen üzerine inşa edildiğini söyleyebiliriz, modernizmin de oluşumunda kaynak olarak endüstrüyel ve siyasi fenomenler göz önüne alındığında haksız sayılmayız... Postmodernizm olsa olsa "yeni" kapitalist görüşün uzantısı, farklılaşmış halini açıklayabilir ancak bize, sanıyorum...
zamanında hamilerinin istekleri ile resimler yapan bir çok ünlü ressam ve besteci , istemesede dini motifler üstünde çalışan 10larca sanatçıyı aklıma getirdi sözlerin.
Politika her zaman için sanata müdahale etmiştir , ya yaptırım bazında ya sansür olarak , yada nadir de olsa destek olarak.

Bu arada yazın biraz popilist bir yaklaşımla yazılmış gibi geldi bana , ama umarım bu sözlerim seni kırmaz çünkü sonuçta aklıma empresyonizm ve neo-empresyonizm akım zamanında çok ağır eleştrilerle karşı karşıya kalan Vincent van Gogh geldi.
O zamanlar kendisinin yarattığı eserle de sanat sayılmıyordu , kendisi Dışavurumculuk (ekspresyonizm) in öncülerinden idi ve tıpkı bu gün klasik akım görüşünü savunanların modern ve post modern sanatı eleştirmeleri gibi.

Genel olarak bağlarsak bu konu tartışmaya açık bile olsa bir çok sanatçının ve düşünürün ortak paydada buluştuğu nokta sanatın tanımalanmasının zor olduğu ve yaratıcılık ile dehanın buluşması ile oluşan eserlerin bir kalıp yada tanımla sınırlandırılmasının imkansız olduğudur.
Sanat sınırsızsır , sanat yaratıcılıktır ve sanat en güçlü hisler bütünüdür.
Anlayamadığımz şeylerden korkmamız bazen bazı sanatçıların eserlerinden de korkarak sanat tanımından uzaklaştırmamıza yol açmamalı bence.
Ve sanata politika veya diğer etkileşimlerin açısından bakmak yanlıştır.
İyi sanat , kötü sanat yoktur
kötü eleştri vardır , çünkü sanat da relatif bir kavramdır.

Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 22-10-2007, 02:45
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 30-04-2007
Nerden: Universe
Mesajlar: 1,794
Konuyla ilgili bazı notlar


İzlenimcilik veya empresyonizm ;

19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkmış ve bütün sanat dallarını etkilemiş bir akım. Doğadaki unsurların kişinin içinde yarattığı izlenimleri, duygusal izleri yansıtmayı hedefler. Bu akım içerisinde yer alan sanatçılar, doğayı objektif bir gerçek olarak değil, kendilerinde yarattığı izlenimini resme (veya edebi esere) aktarırlar.

Neo-Empresyonizm:
sanat eleştirmeni Félix Fénéon tarafından ortaya atılmış bir sanat terimidir. Terim 19. yüzyılın son dönemlerinde ortaya çıkmış Fransız akımı tanımlamakta kullanılır. Bu akım pointilist tekniklerin kullanımı, empresyonizmi özellikle şekil bazında daha netleştirmek ve şekil ile renklere sistematik bir yaklaşım sunmak gibi özellikleriyle öne çıkar.


Dışavurumculuk (ekspresyonizm) :
Doğanın olduğu gibi temsili yerine duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl Avrupa sanat akımıdır. Bozulmuş çizgi ve şekiller, abartı renkleri ile duygusal bir iz bırakmayı hedefler. Vincent van Gogh bu hareketin öncüsü kabul edilir.
Ekspresyonist bir sanat eserini yorumlarken çizgilerin, renklerin kullanımına dikkat edilmelidir. Sivri keskin çizgiler, kırmızı ve tonları öfkeyi ön plana çıkarırken, dairesel oluşumlar, mavi ve tonları daha çok sakinliği vurgular.

Konu LYNX tarafından (22-10-2007 Saat 02:50 ) değiştirilmiştir..
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 22-10-2007, 03:20
maria - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
...
 
Üyelik Tarihi: 27-08-2007
Nerden: izmir
Mesajlar: 1,088
Çok ezberden gitmişsin LYNX ilk yanıtında, demek istediklerimi anlamaktan uzak olmuş üstelik bir de "populist" söylem olarak görmüşsün ki, bu dediklerimi içselleştirmekten uzak bir minvalde konuşlanmandan olsa gerek.

Çarpıcı bir metin var elimin altında;

"Örneğin, Auschwitz'de, düşünen insan'ın ölüm karşısındaki tavrı neydi? (...)

Kamptaki tutuklu, ölümle kapı komşusu olarak değil, birlikte aynı odada yaşardı. Ölüm her yerdeydi. Gaz odalarına gönderileceklerin seçimi düzenli olarak yapılırdı. Tutuklular, bir hiç için toplantı odalarında asılırlardı ve arkadaşları da, "sağa bak!" komutuyla, marş eşliğinde dar ağaçlarının yanından yürüyüp geçmek zorundaydılar. Her yerde kitleler halinde ölünüyordu (...)
Hiç dikkat etmeksizin ceset yığınlarının üstüne tırmanarak yoluma devam edip gittiğimi, ayrıca hepimiz ölenleri kaldığımız barakadan çıkaramayacak kadar yorgun ve umursamaz olduğumuzu da anımsıyorum (...)
Düşünen insan, ölümle işte bu koşullar altında karşılaşmış olurdu. Önünde ölüm vardı, iç dünyasındaysa hala düşüncenin kıpırdanışları. Düşünce, ötekinin, yani ölümün karşısında - hemen belirteyim ki, boşuna bir çabayla- onurunu ayakta tutmaya çalışıyordu. İlk yaşanan ise, estetik ölüm tasarımının mutlak anlamda ve bütünüyle yıkılması oluyordu.
(...)
Edebiyat, felsefe ve müzik alanlarındaki ölüm yorumuna, Auschwitz'de yer yoktu. Auschwitz'deki Ölümden, Venedikte Ölüme'e hiçbir köprü uzanmıyordu...."

"Eğer insanlık, deneyimler dağarcığına yukarıdakileri de eklemişse, o zaman sanata düşen ya bütünüyle susmak, ya da bundan böyle eskisinden çok farklı bir gerçeklik anlayışıyla işe koyulmaktı...."*Jean Amery,"Suç ve Cezanın Ötesinde"

Özellikle ilk dünya savaşının ardından bir çok moral değeri yıkılan anaküre insanı "barış filizlerini" tomurcuklandıramadan hanicek, yirmi yıl sonra, tarihi bir soykırımla sarsılmış, insanın insandan çıkışına sahne olmuştur Orta Avrupa...Çok geçmeden de ikinci bir dünya savaşı 20.yüzyılın ortasına bırakılan lanettir...

İki dünya savaşı ve soykırım yaşamış insan için artık kesin bir şey vardı ki, bir şeyler değişmiştir. Bu ola-gelen sıradan tarihi değişimden epeyce de farklıdır aslında.

Din bir çöküş sürecinin arkasından, insanın insana kıyımını Tanrı'nın gücüyle bağdaştıramaycak, tüm bu olan bitene göz yuman bir Tanrı'yı kutsal kitaplarda sorguya alacaktır. "Beraber var olma", "kardeşlik" kavramları ırklara-ırkçılığa ve ideolojilere terkedecekti yerini...
Çünkü savaşların etkileri insanın üzerinden sanıldığının aksine hemen temizlenemeyecek, yeni yeni düşünleri tetikleyecekti. Öfke, nefret, savaşma eğilimi gibi anlık güdüler, yıllarca taze tutulmak için "propaganda" denen körükle alevlendirildik sıra, savaşın uslardaki izlerini de, hiçbir şey olmamış gibi bir gecede değiştirmek mümkün olmayacaktı...Hiçbir buyruk artık içine kapanan, yalnızlaşan insanı durdurmaya, eskiye döndürmeye yetmeyecekti...

Felsefe, edebiyat ve güzel sanatların da durumu değişikliğe uğrayacak, yaratı sürmekle beraber, etkilinliği anlamsızlaşacaktı...
Madem ki yaratı "değiştiremedi etrafındaki hiçbir fenalığı", karamsar bir bakıştan söz edilmese de kısmen, artık yeni bir "gerçeklikten" söz etmenin vakti gelmişti: Postmodernizm...

Sanat etkinliği; her daim tanımlanması güç bir eyleş olmuştur, doğru, tüm soyut kavramların tanımlanması göreceli ve öznel yoruma muhtaç olduğundandır, bilim gibi mutlak tanımlar sunmaz ki, bilim dahi mutlaklığı reddeder... Özellikle de Sanayi Devrimi sonrası ve iki büyük dünya savaşı atlatan yerkürenin "sanat" yaratısı da başkalaşmalara uğramışlığını yukarıda kabul etmez bir görünüm çizmişsin de, net olarak ne'ye karşı çıktığını anlayamadım...?

Alıntı:
LYNX´isimli arızadan alıntı Mesajı göster
zamanında hamilerinin istekleri ile resimler yapan bir çok ünlü ressam ve besteci , istemesede dini motifler üstünde çalışan 10larca sanatçıyı aklıma getirdi sözlerin.
Hangi sözlerim bunu çağrıştırdı bilmek isterim...?

Sanat etkinliği devam etmiyor demiyorum yalnız dikkat et; sanatın işlevi değişmiştir diyorum...
Çok daha net bir soru yönelteyim o zaman; "devlerin omuzlarından bakmalı" diyen Newton'dan esinlenerek; 1950-60 sonrası bana bir dev gösterebilecek misin?
Müzikte, resimde, tümden plastik sanatlarda, edebiyatta vs vd vb....?

İlgin için teşekkürler, güzel gidiyor...
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 07-11-2007, 04:31
napolyon - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
is god and unhappy
 
Üyelik Tarihi: 07-11-2007
Nerden: istanbul
Mesajlar: 342
arkadaslar arkadaslar!bu kadar tartısmadan zamanın tadını çıkarmak lazım bence.düsünsenize mozarta 21. yüzyılı anlatıyosun.sanat ne hale geldi bi bilsen üstad diyosun.sizce ne der?bence der ki:inanılmaz böyle bi ortamda sanat üretmek nasıl olur acaba?bi benzetme yaparsak;seks yatakta yapılır,insanlar yalnız kaldıklarında öpüsürler vs vs... ama fantazi denen sey farklı deneyimlere yöneltmis insanları.özellikle seks konusunda.seksin ne büyük bi sanat ne büyük bi üretkenlik olduğunu da sanırım herkes içten içe kabul ediyor.


her ne kadar inanmasam da,bir tanrının varolduğunu kabullenmek gerekir
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 07-11-2007, 10:40
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 08-10-2007
Nerden: Almanya
Yaş: 21
Mesajlar: 444
Sanat Yasam Trazidir
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
uzerine, sanat


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Ölüm Üzerine duarden Felsefe 13 26-09-2008 16:05
Delilik ve Sanat detays Sosyoloji & Psikoloji 4 17-12-2007 21:57


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:07 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org