|
|
| Felsefe Felsefe Rusya gibidir. Bataklık çoktur ve sık sık Almanlar tarafından işgal edilir.. |
Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!
Düşünüyorum öyleyse varımFelsefe içerisinde Düşünüyorum öyleyse varım konusu: "rendekar doğru mu söylüyor ? "düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul. fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. düşünen bir adamı düşlüyorum. düşündüğümü bildiğim ...

15-08-2008, 20:44
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 01-08-2008
Nerden: Ankara
Mesajlar: 172
|
|
Düşünüyorum öyleyse varım
"rendekar doğru mu söylüyor ? "düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul. fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. düşünen bir adamı düşlüyorum. düşündüğümü bildiğim için ben varım. düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. böylece o da benim kadar gerçek oluyor. bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. düşündüğünü düşlediğim bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
puslu kitalar atlası' nın arka kapağından...
|

16-08-2008, 00:06
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256
|
|
|
Düşlediğin tarafından düşleniyor olman mı seni ''Düş'' yapıyor?
Kuyruğunu yutan yılan misaline mi getiriyor bizi,bu Düş'leme zincirlemesi.

Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.
|

16-08-2008, 00:26
|
 |
Kış Armudu
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Yaş: 41
Mesajlar: 780
|
|
Alıntı:
vasko´isimli arızadan alıntı
"rendekar doğru mu söylüyor ? "düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul. fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. düşünen bir adamı düşlüyorum. düşündüğümü bildiğim için ben varım. düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. böylece o da benim kadar gerçek oluyor. bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. düşündüğünü düşlediğim bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
puslu kitalar atlası' nın arka kapağından...
|
Öncelikle, bu söz insanın öznel isteklerinin sonucu kurduğu düşlere yönelik söylenmiş bir söz değil...  Bir anlamda "Benim korteksim var haaa! EN bi değerli şeydir bu... Savulun!" anlamına gelmekte...
İkinci olarak, düşünmekle düşlemek sözcük olarak ses uyumu yapsa da kavramsal olarak birbirlerine taban tabana zıt olmamakla beraber, menşe göz önüne alınırsa zıtlıktan baya bir bahsedilebilir...
Üçüncü olarak, tam bir karmaşa çıkıyor. Adamın düşündüünü bir biliyorsun bir düşlüyorsun... Hangisi? Biliyorsan iş başka, düşlüyorsan başka kapıya çıkar. Biliyorsan adamın bu kurulan mantıkta bir gerçekliği olur, yoksa düşlüyorsa adama gerçek diyemezsin ki... O zaman seni bir "gerçek" değil, "gerçeklik" değil, bir düş düşlüyor olur...
Seni, kendi öznel ve ulaşmak istediğin <<gerçekliğin>> düşlüyor olur...
Ama bu durumda yine de sen bir düş falan da olmazsın...
Sadece gerçekten bunalıp düşe sığınan nevrotiğin ta kendisi olur ve gerçek gerçek varolmana devam edersin... Sadece piyasadaki mevcut kumaşlar arasında kendine aradığını bulamadığını sandığındaki gibi hissedersin: senin koltuğuna hazır o kılıfı meğer kimse (belki?? ve de henüz??) üretmemiştir...
O zaman... Demek ki bir biçki dikiş kursuna gitmek gerektir...
Not: E, bu dediğim "self-service" bişeydir...

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
|

16-08-2008, 03:09
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 01-08-2008
Nerden: Ankara
Mesajlar: 172
|
|
Tabi ki bu söz "düşünen insan vardır" gibi bir düz mantığı açıklamak için söylenmemiştir.
Bu lafın üzerine binlerce şey yazılır.
Ama yazar sözün sadece kelime anlamıyla (Düşünen insan vardır) ilginç bir yorum yapmış.
Bizde bu "düşünenin var olduğu" kabulünden yola çıkarak yazarın yorumunu tartışıcaz.
Düşünmek, düşlemek...
Kelimelerde taıkılıcaksak değiştirebiliriz:
"rendekar doğru mu söylüyor ? "düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düşünce olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşündüğüm bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşündüğünü düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşünüyor. O gerçek, ben ise bir düşünce oluyorum."
Ne kadar garip ve saçma oldu değil mi?
Düşlemek, hayal kurmak, rüyalar... bunların hepsi birer düşünce.
(Rüya tartışılabilir)
İnsanlar sadece kelimelerle düşünmez. İmgelerle resimlerlede düşünür, hemde tek bir kelime dahi düşünmeden.
Yani ben bir adamı hayal ederek (düşliyerek) düşünebilirim.
"Adamın düşündüünü bir biliyorsun bir düşlüyorsun... Hangisi?"
Düşlediğin için biliyorsun.
Biliyorsun çünkü düşündüğün yada düşlediğin şey sana ait bir şey. Sen öyle olmasını istediğin için oluyor, ve bu olan şeyi biliyorsun. Çünkü olan şeyi sen düşündün (yarattın)
Gözlerini kapadın ve süt içen bir kedi hayal ettin. Hayalindeki kedinin süt içtiğini Biliyorsun.
Bilip bilmemeyi düşüncelerimiz dışındaki gerçek dünya için sorabiliriz.
(Bir gerçek dünyadaki gerçek şeyleri bilmek vardır, birde düş dünyamızda ki düş şeyleri bilmek vardır. Bir şeyi bilmek gerçek olduğu anlamına gelmez.)
Ama düşündüklerimiz başka bir dünya değil bizim dünyamız. orda ki herşeyi biz yarattık ve düşlerimizde bir adamın varolduğunu biliyoruz. Hatta bu adamın ne düşüneceğinide düşünebiliriz.
Eğer muhteşem kapasitede bir beyine sahip olsaydık, o adamın her hareketini düşler, düşlerimizde ona bir yaşam alanı bile kurabilirdik. Adamın ülkesini, karısını, köpeğini, karakterini, ne zaman öleceğini vs, herşeyini düşler ve adamın kendi dünyasındaki herşeyin düşleyen tarafından düşlendiği için var olduğunu bilmemesini sağlayabiliriz.
Aslında muhteşem bir beyine sahip olmaya gerek yok, romanlar var. Belki bir anda düşünebildiğimiz (yaratabildiğimiz) şeyler değil. (Ne bir anda yaratılabilirki sanki..) Ama onlar bizim düşüncelerimiz. Bizim düşüncelerimizde onlar gerçektir. Ama düşüncelerimize gerçek dünyada bakarsak onlar birer düştür.
Şimdi asıl soru şu:
Biz gerçek olduğumuzu varsayıyoruz. Yada biliyoruz. Aksini söylemek garip ve saçma olur değil mi?
Çoğu kimse bir başkası tarafından hayal edilen bir düş olduğunu düşünemez kabul edemez. Bu korkunç bir şey
Ama düş olmadığımızı gerçek olduğumuzu kanıtlayabilecek bir şey var mı?
Bizden kat kat kat düşünme kapasitesine sahip bir varlık rahat koltuğuna yayılmış elinde bir kanyak ile, gözlerini kapatmış bizi herşeyimizi düşlüyor olamaz mı? O nun düşleri kadar gerçeğiz diyemezmiyiz?
Bizler uyuduğumuzda, saat için bir dk ama bizim için saatler geçen rüyalar görürüz değil mi?
Ya bu gerçekliğin doğum ve ölüm zamanı DÜŞLEYEN için çok çok çok kısa ama biz düşler için ise çok çok çok çok uzunsa.
Konuyu dağıttım kusura bakmayın.
"O zaman seni bir "gerçek" değil, "gerçeklik" değil, bir düş düşlüyor olur..."
bir düş tarafından düşlendiğini kendinin gerçek olduğu kabülünden yola çıkarak söylemiş olabilirisin.
seni düşünen düşünün aslında "düşlediği adamın (senin) kendisini düşlediğini görmesini isteyen bir düşleyen olmadığını nasıl kanıtlayabilirsin?"
Kötü cümle oldu tekrar edeyim:
Hayalini kurduğun Seni düşünen adamın gerçek, senin ise o adamın düşü olmadığını nasıl kanıtlayabilirsin?
Bu adamlardan biri düş(düşlenen) diğeri gerçek(düşleyen). Ama hangisi?
İkiside kendisinin gerçek olduğu iddasında.
Descartes "düşünüyorum öyleyse varım" demekle bütün bunları kastetmemiş olabilir.
Ama bence yazar ve ben bunu kastediyoruz :P
|

16-08-2008, 04:51
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256
|
|
|
''Bizden kat kat kat düşünme kapasitesine sahip bir varlık rahat koltuğuna yayılmış elinde bir kanyak ile, gözlerini kapatmış bizi herşeyimizi düşlüyor olamaz mı? O nun düşleri kadar gerçeğiz diyemezmiyiz?''
Buyur, burdan yak.O kat kat üstün varlığı da ben(yani sen)düşlediğine göre, O da bir düş.Hani nerde O'nun tarafından düşleniyor olmamız.Biz onu düşlüyor muşuz.Ne olacak şimdi?Kuyruğunu yutan yılana geri mi döndük?
Dalacak mısın bilinemezliğin dipsizliğine,oksijen tüpüne(akıl/his/ilham/......ne dersen de)sakın güvenme.

Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.
|

16-08-2008, 22:56
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 01-08-2008
Nerden: Ankara
Mesajlar: 172
|
|
baştan söylemek isterim bu kat kat üstün şeyle kastetmek istediğim hepimizn bildiği tanımıyla bir tanrı değil. Hatta tanrıda olmak zorunda değil. Ne bende bilmiyorum
Ben herhangi bir dinden veya -izm'den değilim. Bunlar tüm kalbimle savunduğum inanç sistemim flnda değil.. Sadece düşünmesi hoşuma gidiyor
Ve hoşuma giden bu forumda da bunları paylaşmak, konuşmak istedim.
Bu kat kat üstün falan filan, konuyu saptırmak üzere olduğumun göstergesidir.
Gelelim köpeğin kuyruğuna.
o kat kat şeyin bizi hayal ettiği içinde biz varolabiliriz, yada bizi yarattığını sanmasını istediğimiz içinde onu yaratmış olabiliriz.
İkiside olur olmaz.
Aynı anlatmaya çalıştığım resimde ki gibi:
Biri gerçek diğeri hayal. Gerçek olan düş olana kendisini hayal ettirmiş, ama hangisi?
köpek kuyruğumu ısırmış yoksa kuyruk mu köpeği? Hangisi kafa hangisi kuyruk :P
Ben yazarın dediğini tekrarlamıyorum.
"Düşüm beni düşündü aha düş oldum, yok bende onu düşünüyom o düş oluyo.. noluyo lan?"
Gibisinden bir şey anlatmıyorum. Bu hakkaten dediğiniz gibi köpeğin kuyruğunu ısırması oluyor
Bense hangisi hangisini ısırıyor diyorum? kuyruk sandığımız baş mı, baş sandığımız kuyruk mu?
Köpeğin başının nerde olduğundan şüpeliyim :P
Evet dediğin gibi bu bir bilinmez. Ama bu bilinmezi ortadan kaldırıcak bir cevap var mı?
Düş olmadığımızın kanıtı gene düş olduğu idda edilen gerçekliğimizden gösterilirse bu bir kanıt olmaz.
Ama düş olduğumuzun kanıtıda bu düş gerçekliğin dışında ki asıl gerçeklikten gösterilmelidir ki doğru olsun.
İkiside yerinde sayıyor.
En iyisi bir SİE!.. çekmek galiba....
Gözlerinizi böyle abidik gubidik şeylerle yorduğum için kusura bakmayın...
saygılar.
Kitabı okumak isteyenler için:
Sonu biraz sofinin dünyasını andırıyor. ilginç...
Konu vasko tarafından (16-08-2008 Saat 23:07 ) değiştirilmiştir..
Sebep: imla
|

17-08-2008, 00:17
|
|
Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 27-06-2008
Nerden: kendimde
Mesajlar: 256
|
|
|
''Bilinmezin ortadan kaldırılması''masum olan bir cümle.masumiyetine aldanma,zihnin alt taraflarına yerleştirilmiş,tabiata/doğaya ''batı'' yaklaşım tarzı,herşeye savaş açarak karşı çıktığı/onu rakip görerek anlamaya çalıştığı için...bilinmezliğin ortadan kaldırılması yerine içinde saygıyı barındıran ''bilinmezi bilinir kılmak''cümlesi daha iyi olacaktır.
Bilinmezi bilinir kılmak için oksijen tüplerine güvenmemek gerekir demiştim.Aklı başında dalgıçlar bilirler ki,oksijen tüpün(akıl,ilham,his,bilim......yine,ne dersen de) olsa da,oksijen solumaya devam etsen de yine de ''VURGUN'' yersin,derinlere dalmaya saygıyla yaklaşmadığın için.Bedenin derinlerden dolayı vurgun yemesi en nihayetinde fiziksel sonuçlara yol açar,çokda sorun değil,ancak aklın bilinmezlerin derinliğinde vurgun yemesi daha ağırdır.Akıl, hala sağlıklı bir şekilde çalışmaya devam ediyormuş gibi gözükür ve zaten aklın vurgun yemesinin ağır tarafı da budur.
O halde bilinmezlerin karşısında/bilinmezle karşılaşıldığında yapılması gereken;batılı anlayışta olduğu gibi,ona savaş açarak onu anlamaya çalışmak(ki çoğu zaman bu anlamak,onu yoketmekten geçer) değil,karşısında saygıyla durmak ve saygıyla onu anlamaya çalışmaktır.Bu öneri,sapına kadar ''batı'' yaklaşım tarzını benimsemiş insanlara/bizim insanlarımıza, batılılara bile değil, çok çocuksu ve hatta çok ilkel gelir.Zaten,ilkel -gelişmiş ayrımına yapan(özel anlamlarında) da batılı yaklaşım tarzıdır.
Bilinmezliğin ortadan kaldırılması değil,onun bilinir kılınması ya da onun doğasının anlaşılmasının ön şartı,SAYGI ve SABIRDIR.Belki o zaman,bilinmez ve hatta anlaşılmaz gibi gözüken çokça olgunun bilinir veya anlaşılır olduğunu görmeye başlarız.
''Saygının adı:bunu açıklayamıyorum/anlayamıyorum, Sabrın adı:ama anlayabilirim belki''dir.
Kim bilir?

Gerçek;kendi kanatlarıyla sonsuza uçan Hürr'lerindir,başkalarının malzemesiyle baraka yapan asalakların değil.
|

17-08-2008, 04:40
|
 |
Kış Armudu
|
|
Üyelik Tarihi: 16-04-2008
Nerden: Hiçbir Yer
Yaş: 41
Mesajlar: 780
|
|
|
Akıl sağlıklı çalışır. Yetememesi onun sağlıksızlığını gerektirmez. Akıl belli şeyler için dizayn edilmiş birşeydir.
Ruhanilik akılla özümsenemez bence. Bunu yaptığını söyleyen uzlaşıyordur ve olası ruhaniliğin sadece bir kısmına vakıf olabiliyordur. Ruhanilik gri hücrelerde cereyan etmez.
Batı düşünce sistemini yaratan Eflatunculuk ve Aristoculuk herşeyi kategorize etmeye, test etmeye ve bulabildiği, yaratabildiği çekmecelerden hiçbirine uyduramadıklarını reddetmeye yöneliktir. Buralara sığmayanı çöpe atar.
Bunlara saygı duyabilmek, en azından "belki de vardır" diyebilmek ve karşılığında yorumsuz kalmak, ancak zihnin kifayet sınırları hakkında şüpheye düşebilen kişilerce yapılabilecek şeylerdir.
Zihni sorgulamak ise can simitsiz yüzmeye çalışmaya eşdeğer olabilir...
Tıpkı inancı sorgulamak şeklinde...
"Düşünüyorum, öyleyse varım" önermesi "zihnim var benim" demekten öte bence hiçbir şey değildir. Sadece bir "aa bakın yahu, benim altın değerinde, yüceltilmesi gereken accaip bir korteksim var" demektir. Bu korteks zaman zaman, yine tarih içinde kendi edimlerinden oluşacak şekilde o kadar bir kifayetsizdir ki, bir hayvan hastalandığında anası ona söylemese de ne yapacağını çok iyi bilir; oysa ademoğlu ona yıllarca doğruluğu artık su götürmeyen birşey belletilmeye çalışılmış olmasına rağmen, gider gider baltayı taşa vurur ya da işin içinden çıkamaz. Korteks, amacının dışında kullanılmaya başladığında hastalık üretmekten başka pek bir işe yaramaz.
Ben zaten varım. Ve de buna ek olarak da düşünüyorum. Gelişmek üzere de, yokolmak üzere de bir potansiyel taşıyorum. Ve bu potansiyelin gerçekliğinin ne olduğunu belirleyecek olan, benim bu düşünme kapasitem yani korteksim değildir... O, daha çok hücrelerimde taşıdığım insanlığa dair bilgi ve vicdanımın gelişmişlik derecesidir. Ona bağlı olarak ben ya varolur ve varederim, ya da yokeder ve yokolurum... Ama yokolurken bile bunun adını bir "varolabilme savaşı" koyarım... Ne kadar BİLmezsem, o kadar bir bilmeye çalışırım...
Budur... Ben buyum... Kürsüyü bırakmam. Egom var benim...

Tökezlemişliğim 2. basamaktan geliyor
Konu alchemy tarafından (17-08-2008 Saat 04:43 ) değiştirilmiştir..
|

18-08-2008, 14:38
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 01-08-2008
Nerden: Ankara
Mesajlar: 172
|
|
şeyler ve alchemy
yorumlarınız için teşekkür ederim. Gerçekten
şeyler bilinmez konulara dalmadan önce dikkatli olmam konusunda kesinlikle haklısın.
Ben masumca düşünmesi hoşuma gidiyor diyebilirim. Ama dediğin gibi masumca derinlere dalarken vurgunu yer üşütü veririm  Koca okyanusta beynim hangi derinliğe kadar dayanabilirki... Ben bunu unutmuştum, uyarın için teşekkürler.
Saygı ve sabır. kesinlikle
alchemy motoru kapasitesinden fazla zorlarsan bozulur patlar, sağlıklı olan aklınıda yetebileceğinin dışında çalıştırırsan sağlıklı olan aklın bırtlar  Ama aklının sınırlarını bilebilmek için nerde bozulmaya başladığını görmemiz gerekiyor
O yüzden böyle şeylere kafa yormak dediğin gibi aklın sağlıksız olduğunu göstermez.
Söylediklerim ruhani mi emin değilim. yani düşünmek metafizik bir olay sayılamaz(ruha inanmıyorsan eğer), düşünmek ruhani bir olgu değilse benim anlatmaya çalıştığım şeylerde ruhani değildir diye düşünüyorum.
Yada yanlış yapıyorum ne bilim
Düşünüyorum öyleyse varım'ın o kadar basit olduğunu sanmıyorum. Aslında evde bununla ilgili kalın bir kitap var, onu okuduktan sonra "sanmıyorum"un yerine "değil" diyebilirim.
Evet biz varız. Aksi yok. ama hangi çeşit varlığız? Yada başka çeşit mi varda hangi çeşit diyorum :P
düşsel varlık mı? yoksa gerçeksel varlık mı?
Egomuz şüphesiz ikincisinden yana.
__________________________________________
"ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucuna çıkarıyor. ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? hangimiz düş ve hangimiz gerçek? düşünüyorum, o halde ben varım. düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. çünkü o, benim düşüm. varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. o gerçek, ben ise bir düş oluyorum." (s.237)
Ekleme gereği duydum 
|

18-08-2008, 15:21
|
 |
Taze Arıza
|
|
Üyelik Tarihi: 01-08-2008
Nerden: Ankara
Mesajlar: 172
|
|
bir mahzun ve şaşkın adamın düşatlası üzerine öttürmeler
---------------------------------------gözlerin
---------------------------------------güneşin okları gibi parlak
---------------------------------------aydınlatıyor karanlıkları
---------------------------------------bir şimşek gibi çakmak çakmak (*)
İhsan oktay anar'ın ilk romanı "puslu kıtalar atlası", iletişim yayınları'ndan 1995 yılında çıkmış. İkinci sayfadaki künyede, anar'ın 1960 doğumlu ve ege üniversitesi felsefe bölümü'nde öğretim üyeliği yaptığı düş'ülü...
Romana, hulki aktunç da genel değerlendirme niteliğinde ve anar'ın romancılığını ne derecede anladığını tereddüde düşürecek derecede önemsiz ve garip bir önsöz yazmış, "yeni roman ülkelerinde" diye...
Romanın mekânı ve zamanı
Mekân istanbul'dur, zaman ise1681-1684 arasıdır.
1681, çünkü:
"ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, isa mesih'ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı." (s.13)
1684, çünkü (1):
"ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek?" (s.237, abç.)
Romanın rendekâr'ı
1681, rené descartes'ın, kısaca "yöntem üzerine konuşmalar" (le discours de la méthode pour bien conduire sa raison et chercher la vérité dans le sciences, la dioptrique et des météores) olarak bilinen kitabının ilk yayım tarihinin kırkdört yıl sonrasıdır.
Anar, rené descartes'ı (röne dekart) rendekâr olarak deforme eder ve yedirir romanına. Aynı şekilde "yöntem üzerine konuşmalar"ı da çok güzel bir kurguyla "zagon üzerine öttürmeler" şeklinde... (2)
Gerçi, rendekâr, anar'ın buluşu mudur yoksa ilk çevirisinden beri mi böyledir; bu, edebiyat tarihçilerinin araştırıp bulacağı bir konudur.
Romanın ana problematiği
"düşünüyorum öyleyse varım"dan hareketle varoluşun temellerini arayan descartes'ın problematiğini anar, romanına, uzun ihsan efendi'nin problematiği olarak kırar, kaygılar, kurgular.
Mantık kartezyendir, kartezyen mantığı allak bulak eden soruysa muhteşem:
"(...) kendi kendine, 'düş görüyorum' dedi, 'düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum, öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?' (...)" (s.45)
"gördükleri ister gerçek ister düş olsun, bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu. Şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak o, vardı. 'Rendekâr'ın dediği gibi ben varım' diyordu, 'peki ama ben kimim? Ayna bana ihsan efendi olduğumu söylüyor, rüyamdaki ayna ise bünyamin olduğumu söylüyor. Ben kimim? Bütün bunları gören özne aslında kim?" (s.46)
"Düşünüyorum öyleyse varım", "Düşlüyorum öyleyse varım"a dönüşür. "Gerçek" nerede bitiyordur, "düş" nerede başlıyordur bilinmez. Hangisi hangisine göre gerçek, hangisine göre düştür? Gerçek düş'e, düş gerçeğe karışır, dönüşür.
İşte bu karmaşa, bu "gerçek'ten düş'üş", gidişli-gelişli ve kesişmeli olarak daire şeklinde bir sarmallar zinciri olarak gözler önüne serilir, serpilir...
Ve en son, anar, bu sarmallar zincirinden oluşmuş daireyi hınzırca makaslayarak zincirin iki ucunu da boşluğa salar:
"Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucuna çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, yelkenci hanı bitişiğinde ikamet eden uzun ihsan efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi izmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum." (s.237)
Romanın dokusu
Sarmallar
Anar, söz sanatlarının ve görsel sanatlardan özellikle sinemanın kurgu tekniklerinden en zorunu, helezonî (sarmal) kurguyu kullanarak, özellikle romanın ana/alt yapısını başarıyla dokur.
Sarmal kurgu; şeylerin, kişiliklerin ve olayların, farklı zaman ve/veya mekânlardaki -kimi kez aynı, kimi kez farklı- şeyler, olaylar ve kişiliklerle -geriye ya da ileriye yönelik gidiş dönüşlerle- bağlantılandırılması, biribirlerinin üzerine düşürülmesidir.
Burada anar'ın sarmal kurgusunun mistik/metafizik karakterinin altı da çizilmelidir.
Bu sarmal kurgu, sözkonusu karakteriyle birlikte, anar'ı (1992), özellikle "before the rain (yağmurdan önce)"(n)in (1994) manchevski'sine ve yer yer de "underground"ın (1995) kusturica'sına yaklaştırır (3).
a) Gerçek-Düş sarmalı
Gerçeğin düş'le birbirine karışması, romanın ana/alt yapısını oluşturmaktadır. İşte bu, hangisinin hangisine karıştığı oldukça belirsiz puslu (4) karışım, romanın başından sonuna değin belirleyici rol oynar.
b) Teori-Pratik sarmalı
Uzun ihsan efendi, ki ancak romanın sonunda romanın baş ve hatta tek kahramanı olduğunu anlayabileceğimiz bir güzellikte bezenmiştir. Bir "mapamundi" yani bir dünya haritası yapmayı kafasına koymuş, evinden hiç çıkmayan teorik bir maceraperest.
Dayı oğlu arap ihsan ise gerçek bir maceracı, ince ruhlu bir korsandır. Bünyamin de silik karakterine karşılık dayısı kadar olmasa dahi maceradan maceraya sürüklenen bir kişiliktir.
Uzun ihsan efendi ile arap ihsan arasındaki teori-pratik çatışması -ve aynı zamanda arap ihsan'ın ince ruhluluğu- romanda, arap ihsan'ın yatakta horul horul uyumakta olan uzun ihsan'a alaycı bir şekilde sarfettiği şu sözlerde öz olarak gözlenir:
"'Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri görmeyip gün boyu evinde oturan adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?'" (s.21)
Bu teori-pratik çatışması, uzun ihsan'ın, oğlu bünyamin ile olan ilişkisinde de mevcuttur. Bünyamin'in lağımcılara katılması bölümünde:
"Vardapet, bünyamin'in ağzından girip burnundan çıkarak onun maceracı ruhunu tutuşturur gibi olmuştu. Fakat babasına olan saygısından dolayı delikanlı kendi fikrini söylemeye çekindi. Bununla birlikte uzun ihsan efendi oğluna, 'buradan gitmek istediğini biliyorum oğlum' dedi, 'kendime hâkim olabilseydim belki de seni, çoktan içine girdiğim bu maceraya bırakmazdım. Sana olan sevgim biricik oğlumu tehlikeye atmama engel oluyor. Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. macera ise büyük bir ibadettir; çünkü o'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş degilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu, yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yolaçmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma'". (s.54-55)
Aynı teori-pratik çatışması, son kertede (düş atlasının sonunda) uzun ihsan'ın, oğlu bünyamin'e bir düşnot'u olarak ortaya çıkar:
"(...) büyük dayın arap ihsan, o muhteşem külhani, boşluğu ve karanlığı okuyan benim gibi bir korkağın, adım bile atmaya çekindiği gerçek dünyanın haritalarını çizen biriydi. Yıllar önce öldü, ama kahkahası hâlâ çınlıyor ve düşü zihnimde hâlâ yaşıyor. Onu neden mi düşledim? Belki de senin, biricik oğlumun onu tanımasını istedim, o kadar." (s.236, abç)
"Kendisinden düşler yarattığım boşluğun atlasını. Atlas Vacui'yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye." (abç).
Zihnimde bir düş olan sevgili oğlum, işte böylece zavallı babanın yaşayamadıklarını yaşadın ve dokunamadıklarına dokundun. Bir babanın kendi oğlundan bekleyeceği şekilde kahraman değildin. Son derece silik ve mütevaziydin. Bununla birlikte, arada bir senin kulağına, karakterinle bağdaşmayacak sözler fısıldamadan edemedim. Çünkü düşler görmektense, boşluğun kendisine tapan insanlar karşısında küçük düşmeni istemedim. Sonunda, senin için düşlediğim macerayı yaşadın ve böylece senin için yazdığım atlası okumuş oldun. Artık benden öğreneceğin nihai şeyi öğrenmiş oldun." (s.236-237)
c) Uyku/Uykusuzluk illeti sarmalı
Bir sefer dönüşü arap ihsan'a ganimet olarak düşen, esir, yedi yaşındaki "haşarat", uykusuzluk illeti çeken, yaramazlığı bayraklı velettir alibaz.
"Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya görmediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir âlemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi?" (s.23)
Ayrica, bkz.: meyhanenin gedikli demkeşinin anlattığı "mutsuz çocuk" hikâyesi, s.191-192.
Turan kahramanı efrasiyab'ın maceralarını kendisine gündüz düşü eden alibaz, daha sonra bir çete kuracak ve kentin tüm oyuncakçıları ile şekercileri başta olmak üzere bilumum esnafını talan edecektir. Anar'ın alibaz kurgulaması, büyüklerin düşlerine çocukların düşleriyle çelik çomak oynattığı önemli bir harçtır.
Anar, alibaz'ın uykusuzluk illetini sarmal bir biçimde, uzun ihsan efendi'nin kendisini uykusuzlukla cezalandırdığı tüccara bulaştırır. Oradaki bir başka sarmal da senelerdir uyuyan han bekçisi ile tüccarın uykusuzluğu arasındaki gerçekötesi sebep-sonuç ilişkisidir. (s.225-234)
Bilginin yüceltilmesi
Bilgi ve bilginin arayışı yüceltilmiş, dokunmuş ve yoğrulmuştur romanda. Bu arayış özellikle uzun ihsan efendi'nin evinden hiç çıkmadan yapmaya çalıştığı dünya atlası ile kubelik'in (5) insan atlasında net bir şekilde görülür. Bilgi, kubelik'te, ölümün göze alınması ile kutsanır.
Aynı arayış, ebrehe'de herşeyin ve hiçbir şeyin hammaddesi olarak düşünülen "boşluğun" imâlinde; bünyamin'de ise sadece ve sadece "gerçeğin" ne olduğunda ortaya çıkar. Bünyamin bir görgü tanığıdır. Ebrehe'de, -ki kendisini kıyametten kurtaracak zaman makinası için gerekli olan boşluğun hammadesi, "o para"nın, arayışındadır- "o para" maddi anlamının da ötesinde, merakın ve bilgi arayışının sembolüdür (6).
Fizik-ötesinin fizikle karşılaştığı noktalarda, berisinin kayırıldığı da gözden kaçırılmamalıdır. Bu, gerek kehanet aynasının, gerek mehdî'nin, gerekse kıyamet ile kıyametten kaçışı sağlayacak bir tür zaman makinası niteliğinde kabul edilebilecek "topaç"da net olarak görülür.
Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, sözkonusu arayışların hepsinin birbirine zincirleme şekilde bağlı olduğudur. Herşey ile hiçbir şey "bir"dir ve "bir" herşey ile hiçbir şeydir. Özellikle varlık-yokluk ("boşluk") (s.145-147), hareket-karşı hareket ("hız") (s.147-148) ses-sessizlik (s.200) ve karanlık-aydınlık (s.200) konularına ilişkin bölümler bunların birer çelişki değil de bir-biri olduklarını göstermektedir.
Doğu-batı sentezi
Anar'ın, bir doğu-batı sentezi kaygısı yoktur. Anar bu sentezleşmenin ötesinde, dışındadır. Haklı olarak, bu arayışın hangi kılık-kıyafette ortaya çıktığıyla ilgilenmemektedir Anar. Yaptığı, "bilgi" arayışının yönsüzlüğü ve milliyetsizliği ile bilginin evrenselliğini göstermektir (7).
velhasıl-ı kelâm, sanatçının sofrası deyince...
Herkes sırtlamış bir geçmişi, kervan olmuş, düşmüş yola. Hepsi bir başka geleceğe yollanmış. Sanatçı da işte bu dengiyle kuruyor sofrasını ve gene işte bu yüzden herkesin sofrası ayrı, aynı yahut da benzer oluyor.
Anar, tutkusunu tutkusuna tutkallayan, harman eden bir yazar; felsefeyi edebiyata kavlayan bir sanatçı; bir bestseller yolcusu olan puslu kıtalar atlası ise türk romancılığında değeri uzun süre anlaşılamayacak bir başyapıttır.
velhasıl-ı kelâm, bize gelince...
Uzun ihsan efendi'nin düşünden mi ibaretiz, yoksa oktay ihsan efendi'nin mi?
Ve, ya hepimiz birbirimizin düşüysek; ve zaman ve mekân, bu düşler çorbasının ortak tuzuysa?
dip öttürmeleri:
(*) romanın başındaki latince parçanın üçaşağı - beşyukarı çevirisi...
(1) anar, kitabın bitişine tarih atmış: 1992 (1992-308=1684) (; yer adı düşmüş: karşıyaka.)
(2) "yeteri kadar içmesine rağmen kubelik'in elleri bu kez endişeden titremeye başlamıştı. tercüme edilmesi istenen kitap kalın sayılmazdı, fakat ince olduğu da söylenemezdi. ne olursa olsun, onun bu kadar kısa süre içinde tercüme etmek mümkün değildi. işte! arap ihsan gömleğinin içinden bir tomar kâğıtla divit çıkarıyordu. bereket versin ki çelebilerden biri müdahale etti: bu kibar zat, kubelik'in lisan-ı frengiyi bildiğini ama tebaa-yı şahanenin lisan-ı şahanesinden habersiz olduğunu söylüyordu. onun fikrine göre, külhanlarda yattığı sıralarda kubelik'in ağzı kabadayı taifesi tarafından bozulmuş, lisanı ve lügatı murdar eylenmişti. yalnızca lisan-ı erazilden anladığı için 'zeker' yerine 'kıllı', 'hasen' yerine 'kıyak', 'hiyle' yerine 'katakulli' gibi kelamlara eğilimliydi. işte böyle bir zatın yapacağı tercümeden hiç hayır gelir miydi?" (s.34)
(3) anar'ı kusturica'ya yaklaştıran bir başka nokta da, kullandığı ayı ve maymun figürleridir (s.39-43; 213; 219). insanoğlu-hayvanoğlu ilişkisinin sıcaklık ayarı, kusturica'nınkine denk düşmektedir. aynı şekilde, geçtiği yerlere yıldırım düşürebilen dertli de kusturica referanslı olarak kabul edilebilir.
(4) kitabın isminin "puslu kıtalar atlası" olması da, büyük ölçüde, "gerçeğin" nitelendirilmesindedir. düş her zaman pusludur zaten, "pus" sıfatını hak eden "gerçeklik"tir...
(5) anar, kubeliği, uzun ihsan efendi'nin dünyanın atlasını yapma arzusunun paralelinde insanın atlasını yapma arzusu olarak tezgâhlar. bu arzu, kubelik'i uzun ihsan efendi'ye yaklaştırır. kubelik, daha sonra uzun ihsan efendi'nin kişisel tarihinde dönüm noktası olacak rendekâr'ı, arap ihsan'ın zoruyla tercüme edecektir. kubelik, insan atlasına ilişkin bilimsel merakını da, sonunda, hayatıyla ödeyecektir.
(6) "sofada bünyamin'le başbaşa kalan ebrehe ona şunları söyledi:
-'yolun sonu göründü sevgili bünyamin. benimle birlikte büyük bir bilgi kaynağı da yok olacak diye çok üzülüyorum. kastettiğim şey, teşkilatın yıllardır biriktirdiği bilgiler. uzak ülkelerdeki casuslar merkezden haber alamayacakları için artık dağılıp gidecekler. hazine odasındaki paraları yağma eden şu zavallılara bak. eğer kitaplıktakı ciltler dolusu bilgiyi kullanabilecek durumda olsalar, talan ettikleri paranın on katını, belki de yüz katını elde edebileceklerini bilmiyorlar. teşkilattaki altın ve gümüşten yapılma her şeyi yağmaladıktan sonra burayı ateşe vereceklerini de biliyorum. koskoca bir beyin böylece yok olacak. ben ise bir günahkâr olarak ölmüş olacağım. eğer varsa, ötedünyada bir tek şey hissedeceğime eminim: utanç. belki de yıllardır, kıyametten değil, bu duygudan kaçıyordum. sana gelince bünyamin, senin uzun ihsan efendi'nin oğlu olduğunu ta baştan beri bildiğimden eminsindir muhakkak. aradığım kişinin sen olduğunu, daha benim hayatımı kurtardığın gün anlamıştım. 'para' sendeydi, koynunda sakladığın o garip kitabın arasında. şaşırma! bundan da haberim var. sen geceleri uyurken odana girdiğimde farkettim. evet, odana da girdim. uyanmana imkân yoktu. çünkü içtiğin kahvelerde sana derin bir uyku verecek eczalar vardı. uyurken seni uzun uzun seyrettim. yüzünün asıl halini düşledim. babana benziyordun.
sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. bir duygu, anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten. seni ta baştan öldürebilir ve 'parayı' alabilirdim. ama bunu yapmak istemedim. çünkü nasıl olsa elimdeydin ve benim için neredeyse o para kadar değerliydin. sanki kasıtlı olarak karşıma çıkarılmıştın. böylece güçsüzlüğün ve silikliğin ne olduğunu öğrenme fırsatı buldum. aynı zamanda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu da bu sayede gördüm. hayatta kalabilmek için bizler kadar çaba göstermiyordun. yokedilmeye çoktan razıydın. senin amacın varlığını sürdürmek için değil de sanki bambaşka bir şeydi. sen bir şahittin. evet, artık bundan eminim. kesinlikle bir kahraman değildin. o küstahça sözlerini de sanki biri kulağına fısıldıyor ve benimle adeta alay ediyordu. sanki benim, onların ve herkesin başına gelen bütün şeyler senin görmen, öğrenmen içindi. güçsüz biri olan sen, her çeşit iktidarın sahibi olan benim üzerimdeydin. çünkü olaylara müdahale etmeden hepimizi gören, seyreden sendin. seni ezdiğimizde ağlıyordun. güçsüzlük belirtisi olarak yorumlanabilen bu şey aslında senin yaşamındı. oysa biz taşlar kadar güçlü, bir o kadar da cansızdık.
gücün kendisinin ölüm olduğunu da senden böylece öğrendim. çünkü seni seyrettim. ah! keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm. hayatım boyunca görebildiğim en iyi, en güzel şey sendin bünyamin. sana çok şeyler söylemek isterdim. ama dakikalarım sayılı. bu yüzden benim için son bir şey yapmanı rica ediyorum. o 'parayı' ben öldükten sonra ağzıma koy ve çenemi bağla. çünkü onun, hiç kimsenin eline geçmesini istemiyorum. hoşçakal! hoşçakal bünyamin!" (s.215-217)
(7) doğu-batı setezi meselesinde, bu satırların yazarının bir tavır koyması gerekirse: doğu-batı-kuzey-güney sentezi diye bir şey yoktur. tüm kültürler aynı bilgi arayışının dalgın kervanında karşılıklı etkileşimlerle ilerlemeye çalışmaktadırlar. doğu-batı sentezi tartışmaları, değerlendirmeleri, ileri sürmeleri, teorileri, pratikleri, yapaylıklarının yanısıra pratik faydalarının olmaması nedeniyle anlamsızdır da...
"bir mahzun ve $a$kın adamın dü$atlası üzerine öttürmeler", reha yunluel, imece, sayi: 10/nisan 1999.
imece.org
http://web.archive.org/...ce.org/arsiv/dusatlasi.html
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 04:03 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org
|
|
|
|