küçük yazılar
Bir satranç oturumu
Neden hep karanlıkta dolaşıyordum böyle. Tanrı’ya gidemedim, peki iblis olabilir miydim? Gidebilseydim ve Tanrı bana sorsaydı:
- Nereden geliyorsun? diye. Deseydim ben de:
- Dünya’dan, orada dolaşmaktan ve gezinmekten. O ben Şeytan isem derdi ki:
- O halde Eyüb’ü görmüşsündür, onun gibisi yok orada –şu aralar.
Ama orta kalite bir iblis bile değildim. Üstelik Eyüp’te yoktu o aralar. Ve delilik de geri dönüyordu. İşte bakın satranç tahtasında ne gördüm:
Kahve tepsisinin içinde bir melek. Kötü ruhlu çocuklar alay ediyor onunla:
- Gel hadi, bak bir cennet kurduk şimdi, diyor biri.
- Gelmez mi hiç, nasıl canlandı bakın hele. Yüzüne renk geldi, verin şuna şurdan bir cennet, her an ağlayabilir baksanıza, diyor ötekisi.
Ne zalimler, olayın öncesi mi vardı da ben mi göremedim? Şu melek bir şey yaptı onlara da intikam mı bu?
- Hayır, hayır, üç kere hayır, dedi kahve tepsisinin içinden melek bana. Korktum bir an. Ben aralarındaki meseleye beni karıştırmayacaklar sanıyordum. İçimden sormalıydım meleğe merak ettiğimi –melekse duyar. Hem satranç oynadığım tanışıklığıma da bir şey çaktırmamalıydım. Nasıl derdim ona: “Sen tahtaya bakıp düşünüyorum sanıyorsun ama ben bir kahve tepsisi görüyorum orada, hem de ne tepsi!” Der miyim böyle hiç! Deli derler adama. Seslendim meleğe -içimden tabi:
- Peki neden sana zülum etsinler? Doğru söyle bak. Meleksin, dikkat et.
Melek dolmuş. Neler söyledi neler:
- Ben çocuk düşlerinden sorumlu melektim. Lanetli bir ülkedeydim, güneşin hiç doğmadığı topraklardaydım -işim gereği. Oysa siz insanlar sanırsınız ki ben şanslı bir melektim. Yapabileceğim pek bir iyilik yoktu: Şöyle dişe dokunur bir şeyler. Doğrusu buraları da iblisle doludur. Ve ne iblisler, bir sürü kuvvetli iblis burada çalışıyordu aksi gibi.
- Senin hiç gücün yok muydu onlara karşı? dedim dayanamayıp, masal dinleyen çocuk gibi atladım hemen heyecanla.
- Dinle hele. Güçlerim vardı, çok çocuğun düşlerini gerçek kılabiliyordum bile. Aslında daha çok yardım edebilirdim…
- Niye etmedin peki?
- Tanrı, dedi melek. Tanrı izin vermiyordu.
Öfkelendim, yalan söylüyordu. Tanrı iyidir.
- Yalancısın, öyleyse melek olmaz senden, deyip ekledim: “Güle güle sana. İyi yapıyor çocuklar işte. Defol. Dikkatimi dağıttın bir de. Oyunu kaybedeceğim senin yüzünden.”
- Bekle, dedi. Bekle bitireyim. Sonra neye istersen inan.
Merak işte, dayanamayıp “peki” dedim. Keşke demeseymişim.
- Nice iyi, nice güzel düş vardı. Gerçekleştirebilirdim çoğunu. Yenerdim şu kuvvetli iblisleri, aşardım engellerini iblislerin. Ama ya engel Tanrı ise? Hiçbir şey yapamazsın. Tanrı nice düşe hiç izin vermediği gibi, nicesinin de kabusa dönüşmesi için iblislere yardım etti. Belki bir bildiği vardır, belki sen haklısındır, Tanrı iyidir, senin umduğundan bile iyi. Derin mevzu doğrusu. Ama çocuklar ne bilecek Tanrı’yı, beni sorumlu tuttular anlayacağın. İşi de bırakmak istiyorum, Tanrı izin vermiyor. Cennet’e dönmek istiyorum da dönemiyorum ya, çocuklar damarıma basıp beni üzüyorlar, gördüğün bu. Haklısın intikam, intikam alıyorlar kendilerince. Çocuk işte, n’aparsın.
Üzüldüm meleğin haline ama bir an önce de oyuna yoğunlaşmam gerekiyor. Bu p*şt hakkaten iyi oynuyor. Son olarak dedim ki:
- Üzüldüm sana. Çok üzüldüm. Söyle yapabileceğim bir şey var mı? Hem kötü yanılıyorsun. Söylemeyeyim dedim seni daha çok üzmemek için. Tanrı, evrendir. Evrenlerdir.
- Aman iyi olduğu söylediğin dedi, gülerek bana. Büyük bir bilgelik bu doğrusu.
Ben, o şaşıracak sanmıştım oysa… neyse devam etti konuşmasına:
- Aslında yapabileceğin bir şey var, dedi. Sen de çocukken Peter Pan olmak ister, kaybolmuş çocuklar için savaşmak isterdin. Eğer onların düşlerine yardım etmek istersen, belki bir gün sana devredebilirim bu işi, hem meleklerin zamanı değil artık zaman. Ama unutma, bu işte aslolan, onların düşlerini bilmekten duyacağın tatmin değil, yardımdır.
- Eğer bir gün hazır olursam denemek isterim.
- Öyle bir zaman gelirse satranç tahtasında kahve tepsisi görmen gerek, bu yeteneğini kaybetme ki şu işten kurtulabilmeme yardım edebilesin –yani belki, kim bilir?
- Olur dikkat ederim, dedim meleğe ve vedalaştık. Yine de bir gün onunla görüşmek isterim. İş olsun olmasın.
Ama işte bak şuna, mat olmak zorundayım. Hoş bu p*şt beni daha önce de çok yenmişti ama bu kez melek yüzünden yenildim. Mızıkmıyorum, melek yüzünden.
ŞİFRELİ BİR MESAJ ELE GEÇİRDİM Şöyle yazıyordu, hepsini aktarıyorum, herkes bilsin:
“Böyle, böylesi, böylesine kabullenmeler. Sessizlikten başım dönmekte. Sis bulutları insin. İnsin ki kin ve aptallık görülmesin. Oyunun kurallarını kaçırın. Bulabilecek olanlar için boyayın, iyi boyacılar yaratın. İyi boyasınlar ki, ya anlamasınlar ya reddetsinler ya da umutsuz olsunlar. Aile, okul, arkadaşlık, aşk… tüm kurumları siz belirleyin. Zaten sizden olanları, maaşa bağlayın. Unutmayın, bu böyle olabilir, ama hep böyle gidecek anlamına gelmiyor. Onları inandırın “hep böyle gidecek” dedirtin; ama siz önleminizi de alın. Bilin ki en az Macbeth kadar saygı-değersiniz. Peki niye açtım şimdi Macbeth konusunu? Unutmayın, krallık için öldürmek yetmez. Kralken öldürmek daha mühim, daha zor. İnce işçilik ister: Düşmanı öldürün; yavaş ölmesi gerekeni yavaş, hızlı ölmesi gerekeni hızlı. Ben görevimi tamamladım. İletişimlerin de, her türlü ilişkinin de derinliklerine sızdım. İşimi sağlama bağlamak için her şeyi yaptım: Öyle ki bir gören olursa beni, işbaşında; paronayak der tımarhaneye atarlar. Efendim, böyle, böylesi, böylesine kabullenmeler gördüm ve pekiştirdim; tamam, emin olun sağlama da bağladım. Ama efendim, zehirlendim galiba. Galiba delirdim ben de: Sessizlikten başım dönmekte. Bari paramı gönderin. İş bu mektubu size arz ederim.”
Not: Yüz milyar Japon yeni olacaktı, bir yanlışlık olmasın lütfen.
Kabil için
Ne kötü bir Tanrı değil mi, bu İsrail’in Tanrısı. Habil ve Kabil ikisi de sunaklarla erişip bir şeyler istemişlerdi onun kalbinden. Habil’in sunağı Kabil’inkine göre çok daha değersizdi. Tanrı, duraksamadan Kabil’inkini kabul etmişti. Hem Tanrı hem de onun en büyük düşmanı olduğu kadar en büyük dostu da olan Şeytan (Zaten ikisi, yani Tanrı ile Şeytan o kadar benzerler ki birbirlerine sık sık karıştırılırlar) Kabil’in n’apacağını görmek istiyorlardı. Aralarında bir bahse girdiler. Tanrı kıskançlığın Kabil’i katil yapmayacağını, Şeytan da katil yapacağını ileri sürmüştü. Ve iyi bilinir burası: Şeytan kazanmıştı. “İşte günah pusuya yatmış, seni bekliyor. Sen onu yen.” Ama çok geçti. Kabil yaralı yüreğinin intikamını almıştı Tanrı’dan. Bu arada Kabil, katildi –bu onun bir edimiydi; iğrenç, saçmalıkla dolu ve evet, evet kötü. Ama bu bir edimin dışında ve ötesinde Kabil, Kabil’di, değerli olandı; daha değerli olandı –ve öyle de kalacaktı.
Bir metin kahramanına
Bir metindi aslında, hepsi hepsi iki gerçek içeren bir metindi. Ve sorunları vardı bu iki gerçeğin, metne hapsettikleri sorunları. Bir metnin içine hapsolmakta bulmuşlardı en yüksek istekleri için aradıkları yolların sonlarını. Buldukları da pek söylenemezdi zaten. Zekice bir kaçış, birbirlerinden alacaklarına karar verdikleri tinsellikleri. Birine x diyelim, birine de y. Y istiyordu ki x alsın götürsün diyaloğu; o eşlik etsin sadece, bir onaylama mekanizması olsun, yalan makinesi gibi. Ama kısa süre geçmeden Y vazgeçti bu verdiği karardan, yalanından. Aslında X’e demek istiyordu ki: “Canım arkadaşım, şüpheciliğimi bağışla, kimsin-nesin bilmiyorum, gördüğüm bir öykü kahramanının yansımaları yazıya –biz yazılar olmayan yazılarız. Ve istediğim iyi vakitler geçirecek oyunlar oynamak. Ama bak, bir dolu asalak var bizimle birlikte bu hücreye bizimle gelmiş bu ucubeler. İnsan parçacıkları gelmiş bizimle her taraf onlarla dolu. Sen iyi oynamayı becerebilsen bile, hatta oyun oynamak istesen bile ayaklarına dolaşır onlar, korkundan o taraftan buraya gelemezsin. Dahası bende senin tarafına gelemem, beni “acaip anlama yetileri” olan şu ucubeler, şu insan parçacıkları durdurur hemen senin yüreğinde. Ama sıçrayabiliyorsun sen. Ben buna hayran oldum. Niceleri var, bilgi-kültür dolu iyi oyuncular ama çok az onların üzerinden atlayabilirler. Sen ise çok az zamanda onların üzerinden defalarca atlamayı başardın… Ben bilmiyorum böyle becerikli bir oyuncuyu üzdüm mü –farkında olmadan. Hiç istemezdim, inan. Ben yarı-deli biriyim sadece, biraz narsist, garip bir şekilde çok dindar birine benzetilen, yani dogmatik kafalı birine de benzetilen biri… sen ise iyi bir iz sürücüsüsün ve daha çok çok yolun var. Umutlanıyorum senden, sayıyorum seni, seviyorum seni ama mutsuzsun, kötü karanlıklara düşüyorsun, hep şu yerde sürünen insan parçacıkları yüzünden –inan!”
|