Bronte ve aşkın fiziği
BRONTE VE AŞKIN FİZİĞİ
Okuyucu için: Burada yazılan sadece taslaklardır. Aklıma geldiği anda, aklıma geldiği gibi yazılmıştır. Taslak halindeki bir metni görmek için iyi olabilir diye değil de aslında bunu net e koyup başka bir yerden bağlandığımda da geliştirebileyim diye (yani bir tür “boş” zaman eğlencesi olarak- hem ciddi takılıcam, hem de Nietzsche’nin söylemiyle arada geviş getiricem bu konuyla) Konu Emily Bronte’ün “Uğultulu Tepeler” adlı romanı etrafında dönmektedir. Bu roman benim için önemlidir; çünkü bu romanı hem bir klasik, hem de şu eski-dandik beyaz, pembe dizi romanları gibi bir roman olarak görüyorum.
TASLAK: -İleride tamamlanması umulan bir deneme olsun ki Bronte’ün “Uğultulu Tepeler”ini merkez alarak oluşmuş olsun-
“İri iri açılmış ıslak gözlerini ona dikti. Göğsü can çekişiyormuş gibi hızlı hızlı inip kalkıyordu. Bir an öylece kaldılar. Sonra, nasıl kucaklaştıklarını pek göremedim ama, galiba Catherine ileri doğru atıldı, Heatcliff de onu tuttu, birbirlerine öyle bir kenetlendiler ki, bu kucaklaşmadan hanımımın asla sağ çıkamayacağını düşündüm. Zaten bana iyice aklını kaybetmiş göründü. Heatcliff en yakın koltuğa oturdu, Catherine’in bayılıp bayılmadığını anlamak için, telaşla yanlarına yaklaştığımı görünce bana dişlerini gıcırdattı. Ağzı kudurmuş bir köpek gibi köpük köpük olmuştu. Catherine’i kıskançlık içinde bağrına bastı. Benim cinsimden bir yaratıkla beraber olduğumu düşünemiyordum. (Emily Bronte – Uğultulu Tepeler)
“Yeryüzünde sadece bir kadın vardır; pek çok yüzü olan.” [Günaha son çağrı(filminden)]
1
Schopenhauer bilginin teslisi olan felsefe-sanat-bilim üçgeninde sonuncusunun yapması çok daha doğru görünen işi birincisiyle yapmıştı. Aşkın metafiziği, ilgili konuda önce Freud’un Ruhçözümlemesinde sonra yakın zamanın genetik biliminde ana hatlarıyla doğrulanmış bir kitap oldu. Yine de geriye doğa aşkı, tanrı aşkı, insan aşkı vb gibi sayısız aşkımız kaldığını ileri sürenler için o aşklarımızın da bütünüyle gizemli olmadığını imkanı olanların onlar konusunda da bilgiler edinebileceğini sevinçle ve kolaylıkla ileri sürerim. Biz burada sadece bir tanesiyle, cinselliğinkiyle ilgileneceğiz. Schelling benim çok sevdiğim bir ayrım yapmıştı felsefede: Olumsuz ve olumlu felsefe. Buna göre olumsuz felsefeyi günümüzün pek çok bilim kitabıyla karşılaştırabiliriz: İnsandan sözetseler ve insana dair herhangi bir konuda uslamlamaları ve ispatları olgusallık-gerçeklik taşısalarda içinde yaşantı; bir durum içindeki insan, duygulanan, karar alan, en basitinde gündelik yaşamının içindeki yaşayan insan eksik olduğundan bu felsefe Varlıkbilimsel anlamda tutarlı, nesnesi olan gerçekliğe uygun düşebilse dahi onda varoluş eksik kalır. Ve bu eksikliği olumlu felsefe, insanı varoluşunda ele alan felsefe tamamlayacaktı. Aralarındaki karşıtlık bu anlamda diyalektiktir de: Bu bağlamda ikinci adım bellidir: Zorunluk bir varoluş felsefesicisini sanata götürecektir: Sanat yapmak ve/veya sanatı çözümlemek. Schellingle estetik bilgi artık çok belirgin bir biçimde insani gerçekliklerin içine dahil edilir; öyle ki o olmazsa ya küpün belli yüzleri hiç görülemeyecek ya da –çok daha iyisi- görülen şeyin bir küp olduğu “tam olarak” ispatlanamayacaktır. Schelling’i bu bağlamda izleyen Kierkegaard, Sartre bunun için edebi olanı felsefi savlarını ispatlamak için kullanmışlardır. Heidegger-hangi tablo olduğunu hatırlamıyorum- bir tablodaki ayakkabı görünüşünden dolayı, dahi ressamını varlıkta zaten varolan bu görünüşü açığa çıkardığı için kutsamıştır!... Halk bile dayanaksız da olsa basitçe “nehri geçen bilir” der. Peki ama neden buna gereci yaşam deneyimlerimiz, yaşantılarımızın birikimleri sağlamakta yetersiz olsun ki? Eğer sanatı savlarımızı ispatlamak için kullanmıyorsak -ve salt konumuzun yeterli, ideal olmasa bile yeterli bir bilgisi için felsefe, bilim ve deneyimlerimiz yetersiz kalsın ki? Kanımca sırf total uygarlık tarihimiz açısından dahi deneyimlerimiz yetersizdir. İnsan, kendi deneyimini daha yoğun, daha doğru ve daha gerçek olarak yaşamından çok sanatın sanal dünyasında yaşamıştır desem abartılı olabilir belki ama yanlış olmaz… Aşkı anlamada Bronte’ün Uğultulu Tepeler’i (Rüzgarın çılgınca estiği yüksekler) Schopenhauer’ın fikirlerinin benim için yaşamdaki karşılığıdır; açıklanışı, tamamlanışı, yaşanışıdır. Eylem halidir.
2
…uygun koşullarda toplum müsamahasını zorlamadan aynı toplumun bireyleri tarafından gerçekleştirilir; tensel haz genel belirleyici olduğundan etin biçimleri başrolü oynar: Ve bu biçimlerde aranılan normal cinselliğin aynısıdır: Gençlik: Hayvanda üreme dönemi simgesi. İşin dolayımına gelindiğinde: Şehveti ayıklanmış boktan kadın “beyaz”, “pembe” (benden de kahverengi) dizileri gibi aşkı ama aşkı konuştuğumuzda eşcinsellerin durumu n’olucak peki? Gayet basit, yukardaki ve burada adını anmadığımız belirleyiciler, kukla oynatıcıları aynı kaldığı için, ve libido sayısı üçe çıkmadığı için… okuyabilirsiniz, inceleyebilirsiniz. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın diye söylüyorum, bütün zekadan kıt olanlara; doğada 3-4 libido olmaması benim kararım değil -Ben olsam sonsuz libido yapardım! Hoş insanlık bu kadar yemek ve içki türü üretip, cinsellikte de olanaklı tüm hazları defalarca deneyip tüketiyor ya, ben insanlığa sevgimden sonsuz libido yaratırdım, ama heyhat…
3
. Şu daha da önemli ki Doğadan ve/veya uygarlıktan “alacağı” olanların bunu tahsil edebilecekleri kişi değilim: Beğenmediniz mi, havlayacak mısınız o halde? Adres belli, gidin alacağınızı Doğa’dan, Uygarlık’tan temin edin –hem bana da yüreğinizi, yürekliliğinizi göstermiş olursunuz. Ortak beğeniye gelince, hitap etmediğimi biliyorum. Zaten bu yazı sizden birilerine ulaşırsa (ki birine ulaşırsa siz en mümkünüsünüz) zihinsel meziyetleriniz bilmeye götürmeyecekse de en azından “ani iklim değişikliği hissiyatı” gibi anlamanız gereken bir şey ortaya çıkacaktır.Bu durumda okumaya devam etmeyiniz.
4
Son olarak dolaylı olarak ilgisi olan dinsel olan üzerine bir örnek vermek istiyorum: Yeryüzündeki milyar tane hristiyanın içler acısı durumunu düşünün: Tüm yangın zamanlarında İncil’deki İsa’nın Tanrı olmasını o denli istiyorlar ki bırakın utancı, özeleştiri bile yapamaz bir hale gelerek, bir cinnet durumu içinde bize “Ben onun Tanrı olduğuna inanıyorum” diyorlar; durumları, zayıflıkları, delilikleri özürleri oluveriyor ve biz onlara “yalan söylüyorsunuz” diyemiyoruz, acımadan değil ama anlayıştan diyemiyoruz; ancak “aslında bir zavallı duygusallığın içinde kendinizi aldatıyorsunuz” diyebiliyoruz. Herhalde acıma ya da ona benzer bir duyguyla demememiz gerekir bir hristiyan kadına: “Evet sen bu pek dini şarkıyı söylerken, tıpkı duyduğum gibi, ‘god is good’ diyorsun; ‘ben isteriğim’ değil.” Çoğumuz dürtü kökenli duygularımızın kölesi olarak kalmak için hemen her zaman büyük bir direnç gösteririz. Bu kitap köle ruhlu yozlaşmış bir maymun türü için yazılmamıştır. Onlardan tiksinenler için yazılmıştır. Benim gibi yarı-deli biri bile üstün bir bilgi alabilecekse bunu Logos’tan başkasından temin edemeyeceğini bilirken, kalabalık-çokluk gerçekliğin bilgisinden çokça nefret etmekte, yabancılaşmış biyolojik varlıklarının tezahürlerini gerçek olarak almaktadır. “Ruhlar aleminde sadece eken biçer” gibi bir sözü düşünelim. Bu sözü nesnelliğe keyfi olarak yerleştireceğim. Bilgi, anlama, sadece onlar için çalışanın; gerçek, sadece onun için gerekli fedakarlığı yapanındır.
Kitaba giriş
Bay Lockwood, adı Thrusscross Grange olan bir malikanenin yeni kiracısıdır. Öncelikle mal sahibi Bay Heatcliff’i ziyaret etmek ister. Onun pek insancıl olmadığını duymuştur, kendisiyle onun arasında benzeşim kurar; kendisi de insanlardan uzak biri olmayı seçmiş, yalnız kalabilmek ve kafa dinlemek için bu civarlarda kalmayı tasarlamıştır; ve önce tanışmak için Wuthering Heigts’a, Bay Heatcliff’in diğer malikanesine gider; ama kurduğu benzeşimden dolayı sempati duyduğu Heatcliff tarafından, hatta orada yaşayan hiç kimse tarafından sıcak karşılanmaz. Lockwood aslında sosyal biridir; ve tüm malikane sakinlerine, özellikle Heatcliff’e oranla çok daha insancıldır. Geceyi orada geçirmek zorunda kalır, doğrusu buna pek de gönülsüz değildir. Wuthering Heigts (Artık ona kısaca kitabın çevirimizdeki ismi olan Uğultulu Tepeler diyeceğim) sakinleri ilgisini çekmeye başalmıştır. Ama asıl merak uyandırıcı gelişmeler -Lockwood da meraklı bir adamdır zaten- kalması için kahya kadının gösterdiği odada başlar. Orada bu bayı, Brönte bu trajediyle tanışmasını istediği gelecekteki insanın, -özellikle çağdaşı insanların elbet- yerine geçirir. Yazarın bu didaktik dehşeti Lockwood’a ve bize öğrettiği ilk sahne bu ‘tekin olmayan’ oda sahnesidir. Bir tahtaya kazılmış yazıları okur kahramanımız: “...bu yazılar büyüklü, küçüklü, çeşit çeşit harflerle tekrar tekrar yazılmış bir addan ibaretti. Catherine Earnshaw; bazı yerlerde değişip Catherine Heatcliff, bazı yerlerde de Catherine Linton oluyordu.” Catherine Earnshaw romanımızın kahramanıdır; daha sonra evlenip Linton soyadını almıştır –ama asla Heatcliff soyadını almamıştır. Heatcliff romanın Catherine’den sonraki -iki numaralı- kahramanıdır. Lockwood gözlerini kapatır vee... “karanlığın içinden beyaz harfler belirdi, boşluk Catherine’lerle dolmaya başladı” Yazar, Catherine’i beyaz harflerle yazar, şu siyah boşluğun tümünü doldurana dek... Hiçbir yer Emily ile dolu değilse her yer Catherine’le dolmalıdır. Öte yandan bir kez Catherine ve Emily farklı iki hanım ise aralarında rekabet olanağı -hem de hemen hazır olarak- önlerinde bulunmaktadır. Boşluğu Catherine’le doldurmak küçük, sevimli bir ironidir işte. Kimbilir belki yazar tevazu da göstermektedir.
Catherine’e olan aşkı öylesine büyük, şiddetli, delirtici ve hayati önem arz etmekte olup, Heatcliff’e hayalet çağırttırır: “Gir içeri Cathy, n’olur gel bu defa beni duy.” Hikayenin aslı astarı nedir? Nelly anlatır: Nelly çocukların bakıcısıdır. Heatcliff, küçük yaşta çocukların babası tarafından sokakta bulunmuş, baba bu çocuğu –iyiliğinden- hızla evlat edinmiştir. Hani çok meraklı şu adam var ya, kiracı Lockwood, neredeyse bütün kitap boyunca hikayeyi Nelly’den, bu kırsal kesim masalcı teyzesinden dinler. Biz de öyle. Lockwood boş kafalı, zavallı bir adamdır. Belki Brönte için okuyucu böyle biridir. Her ne ise. Catherine, üvey kardeşi Heatcliff’i beğenir, öz kardeşi Hindley’in kıskançlığından korumaya çalışır mümkün olduğunca. Heatcliff’le kafaca da uyuşmaktadırlar.
“Ben Heatcliff’im” Emily Bronte kendisi için bi keresinde böyle demiş –eyvallah…
Heatcliff, bir şeytan mıdır? Doğrusu, maymun şeytanı içerir. Varoluşun bir tarzına yükselmek için kıyasıya yarışan spermler gibi varoluşa kavuşmak için elbet uygun durumu bekler. Maymun zemini hazırlayınca hemen her zaman davetsiz olan bu misafir şu güzelim yaşamın nimetlerini paylaşmak için gelecektir; ve ona yer olmadığını söylemek ancak bizim üstün maymunlarımıza yakışacak bir budalalık ve alçaklıktır. Heatcliff de davetsiz geldiğine göre Gerçekten de Baba Earnshaw onu bir rastlantı sonucu bulmuş, bir rastlantıyla eve getirmiştir. Ve Heatcliff evi ele geçirmiştir. Tıpkı Catherine’in Thrusscross Grange’a gelin giderek erimindeki tüm Varlık alemini ele geçirmek istemesi ve bir ölçüde başarması gibi –ve kitaptaki hangi tip bunu istemez? Sorun Heatcliff’in tarzındadır. Öyle ya Catherine’e, Hindley’e o büyük evler, malikaneler, babasından kalmıştır. Herhalde Edgar’a da kendi babasından. Aristokrat toprak ağalarının aşçısıyla, kahyasıyla hatta dadısıyla tam donanımlı aile evleridir –ve bunda ne kötülük vardır? Bir insanın diğerini kullanmasında onu aşçı, dadı yapmasında ne kötülük olabilir; hepsi Tanrı’ya bağlı iyi insanlardır. Hepsi verili rollerine sıkı sıkı tutunmuş, yaşamaya ve mümkün olduğunca, düzenleri, ilişkileri elverdiğince kendi önlerine ne nimet düşerse doğal hakları gereğince nasiplenmeye çalışmaktadır.
1800’lü yılların İngiltere’si en çok Sanayi devrimi ile anılır. Fabrikaların, manifaktürün, sefalet içinde yeni bir sınıfın doğuşunu ve neredeyse yüzyıl boyunca karışıklıklar içinde bir Avrupa’yı ve sadece üretim biçimlerini değil Dünya’yı geri dönülmez biçimde değiştiren Sanayi devrimi şimdi bütün bunların Brönte’ün dünyasıyla ilgisi ne? Babası bir papaz olarak cehennemden sakınmak için bir zemin oluşturmuştur onlara, o da fundalıklarda Heatcliff ve Catherine’le oynar. Kahramanlarının hiç birine sermayenin yükselen gücünü görmek nasip olmamıştır. Ölüm tarihi bir devrim tarihidir: 1848. Hoş özellikle 19.yy o kadar çok büyük çapta toplumsal olay, ve kısa süreli minik devrimciklerden oluşmuştur ki bu çağda yaşayıp dünyanın nereye gittiğini görebilmek oldukça güç bir şeydir. Marx ve Engels toplumsal olayları çözümlerken, mektuplarında devrim beklerler. Kaos hakimdir, ve nerede hangi iktidarın düşeceği belirsizdir. Yine de bir şeyler söyleyelim. 19.yy’ın ilk yarısı, şu Brönte’ün yaşadığı yıllar (1818-48) fabrikaları ve önceleri manüfaktür şeklinde beliren emeğin niteliğinde özsel bir dönüşüm gerçekleştirecek bir üretim tarzını, giderek sefilleşen işçi sınıfını ortaya çıkarırken asrın ikinci yarısı Sermaye’nin çılgınca büyüyüşünü ve örgütlü işçi hareketlerini getirir. Şimdi, toplumda bu çılgın gidişe karşı eski düzeni koruma yanlıları zorunlu olarak ve basitçe anlaşılacaktır ki ne büyük (ve büyüyen) burjuvaziye katılmış ne de işçileşmiş köylüler olacaktır: Bunlar küçük, yarı-aristokrat toprak sahipleridir: Henüz mülksüzleştirilmemiş, işçileştirilmemişlerdir. Şimdi bu adamlar zorunlu olarak Kralcı-‘senyör’cü bir çizgide olmalıdır: Çünkü eski düzende tarım, dolayısıyla toprak başat bir önemdedir. Ve toprak ağaları hiyerarşisi: şu kontlar, baronlar, dükler için kilise, ideolojilerini ayakta tutabilecek önemli bir aygıttır: Umulur ki kitleler de yükselen burjuvalar karşısında kilisenin kendilerinin tarafında olduğunu görecektir. Papaz da, ister Katolik olsun ister Protestan, altındaki sallanan zemine bakarak ne yöne evrileceğine karar vermelidir: İlk ve doğal yön tutuculuktur: Aristokrasiyi, toprak ağalarının düzenini, toprağı elinde tutmaktır. Ve mümkün olduğunca fırtınaların dışında kalabilmeyi ister -şu tüm zamanlarda rastlanan pek insani istek. Artık rahatlıkla görülebilir ki toprağa bağlı kalan ve iktidarını da tehlikede gören papaz kesimi, dindarlığı arttırmaya çabalayacaktır. Tekniğin, Sanayinin, dolayısıyla Bilimin yükselişine almaşık oluşu bu nedenledir.Yoksa kilise nelerle geçinmiştir; elbet Kapitalist üretim biçimiyle de, onun doğasından kaynaklanan zorunlu bilimciliğiyle de geçinmenin yolunu bulacaktır; yeni iktidarı da kutsayacaktır elbet –hikayenin devamını biliyoruz. Ama çağa geri dönelim: Papazlar için geri durma vaktidir, feodalitenin kapalı-küçük dünyasına tutunma vaktidir ve bunun için de çocuklara dinsel eğitim şart! Yoksa İsa korusun, deniz çalkantılı, alabora olur gemileri.
Maddesiz şeytan benim için ancak kendinde şeytandır. Öyle ki kendindeliği saltık olarak soyut olup Kiekegaard’ın tanımını kullanırsak saf tindir -ve bu haliyle kime ne kadar kötülük yapabilir, gerçek bir tartışma konusudur. Öte yandan şurası açıktır ki, Şeytan Uğultulu Tepelerin sakinlerine zarar verebilmek için maddi ilişkilere girmeli, dolayısıyla da maddeyle de ilişkiye girmelidir. Şimdi sanayinin eli henüz bu fundalıklara değmemişken, Şeytan ne yolla içeri girebilir, ona bakalım.
Bataille’de
Kefaret ödenmiştir, diye yazar Bataille. Pek basit bir çözümleme olacak ama, Aşk’ın iyiliği için yapalım. Bakalım nedir bu kefaretin içi? Catherine tutkunun insanıdır. İyi midir bu, yüceltebilir miyiz bunu? Sanki ölümü tutkudan olmuştur. İnce hastalıktan ölür ve şüphesiz bu hastalık Heatcliff’tir; ama sadece Heatcliff değildir. Yanında bir de topluma ödenen bir borç söz konusudur. “şimdi beni kötü, bencil bir insan olarak görüyorsun, fakat Heatcliff’le evlenirsem sürüneceğimizi hiç düşünmedin mi? Edgar Linton’la evlenirsem, Heatcliff’in yükselmesine yardım edebilir, onu ağabeyimin elinden kurtarabilirim.” Özellikle Yüksek sınıftan hariç kimseler “namuslu” olmak zorundadırlar. Yüksek sınıfta bile “namussuzluğa” çok az zemin bulunur. Tüm uygarlık tarihi boyunca aşk ilişkileri nasıl namus düzenine konulmuş olursa olsun, haz ilkesi, cinselliğin örgütlü düzenlenişinin yanı sıra sürer. Kocası zengindir, statü sahibidir; dolayısıyla kendisi de statü sahibi ve zengin olacaktır; anlayışlı, iyi huylu, kendisini seven bir adamdır da. Geriye bir tek aşığı kalır, onu da yanında götürecektir: “Hayır, Ellen, ben yaşadıkça fani herhangi bir yaratık uğruna onu bırakmam. Yeryüzündeki Linton’ların hepsinin yok olup gitmeleri pahasına bile Heatcliff’ten vazgeçmem”. Zenginlik, mevkii, iyi huylu bir koca; bir potansiyel anne için başka ne istenir ki? Bütün kadınlar bilir bunu: Doğru mu, Linton’un evlilik teklifini kabul etmesi? Nelly’ye sorar bunu: “Doğruluğuna diyecek yok” der kadın. İçgüdünün doğrusu, işte bu şekilde tezahür eder. Aklın değil duygularının seçimini yapar Catherine Earnshaw. Çünkü duygular, dürtü kökenlidir; çokça içgüdülerin, iç-dürtülerin ta kendileridirler. Catherine olduğu için değil kadın olduğu için seçer Edgar’ı. Hoş yağmasa da gürler, rüyasını anlatırken Nelly’ye: “Cennet’in bana evim gibi görünmediğini söyleyecektim. Dünyaya dönmek için öyle ağladım ki, melekler bana kızdılar, tuttukları gibi Uğultulu Tepeler’in yukarısındaki fundalığın ortasına fırlatıp attılar. Orada sevinçten hıçkırırken uyandım. İşte bu da benim sırrımı öteki kadar açıklayabilir. Cennet’te benim nasıl işim yoksa, Edgar Linton’la evlenmem de o derece saçma”. Rüyasını yorumluyorum: Heatcliff’le ‘müthiş kafa dengidir’ kahramanımız. İkisi de birbirini benliklerinin bir diğer parçaları gibi görmektedirler. Oyun oynadıkları fundalık mutlulukları için simgesel bir değer taşır. Melekler bile ona derler ki: senin için mutluluk da cennet de Heatcliff’le olmaktır. Görüldüğü gibi bu rüyayı yorumlamak için Freud olmaya gerek yok. Ama hikaye Freud’çu bir çizgide ilerler: Hindley ve aslında genel olarak Heatcliff’in zavallılık statüsü Catherine’in de gözünden düşürür Heatcliff’i: “şimdi Heatcliff’le evlenmek beni de alçaltır.” Hah, cennetten yeryüzüne geldik. Öyle ya, içgüdüsel olarak hissetmektedir ki ihtiyaçları, saygınlık dahil, Edgar’da. Ve evlenir. Başlangıçta –ilginçtir ki- her şey yolunda gitmektedir. Derken bir gün Heatcliff çıkagelir.
Genelde uygarlığa göre erdemsizlik, uygarlığa göreli olarak ilkel, daha üstün bir aşamadır. Bu bize tarihimizin bıraktığı sefil bir mirastır. Catherine ve oyun arkadaşı iyiye değil ‘daha kötüye’ karşı çıkarlar. Ve onlar gerçekten de çocukturlar: Duygularını denetleyebilecek, kontrol altına alabilecek ve kanalize edebilecek bir eğitimden yoksundurlar. Çocuksu, yabanıl kötülükleri kendilerine sunulan eğitimi ciddiye almaz. Tıpkı Brönte’ün papaz babasının verdiği eğitimi ciddiye almaması gibi. Kitapta defalarca bu eğitimle alay ettirir kahramanlarını Brönte; ama bunun üzerine hiç mi hiç felsefe yapmaz. O Sade gibi değildir, rakibini ciddiye almaz. Bunun için de rakibini yenmek onun için pek önemli değildir. Catherine de Heatcliff de eğlenmek için saldırırlar törel olana. Peki ama akla mı saldırmaktadır Brönte? Yoksa kendini süründürüp öldüren bir akıl-dışı karanlığa mı? Umudunu kestiği aslında hangisidir? Bu romanın saçmalığa, gizemciliğe bir destek olarak kullanılıp hiçbir şey vermeyecek olanların, hiçbir şey vermemek için, hiçbir şey adına Brönte’ü kullanmaları beni üzüyor. Ama siz de fazla sevinmeyin! Brönte’ü mahfeden siz değil, yukarılardan bekçilik yaptığınız efendiniz hiçliktir.
“Tragedya, aklın kabul etmediği cinayet ve ensest gibi temel dini yasaklarla ilgilenir.” Peki hangi aklın? Aklın bu adamların gözünde neliği de sınırları da iyice belirlenmiş midir, ya da Logos kurumsallaşmaya mı karar vermiştir Egemenleri, her tür akıl-dışı düzen bekçiliğini -törel olsun olmasın- karşısına alarak konuştu mu Bataille’ler; akla karşı konuşmuş olurlar. Brönte “ahlaki saflığı bozulmadığı için, kötülük uçurumundan köklü bir deneyim kazandı.” Bu cafcaflı cümle zavallı bir yanlış anlamadan başka bir şey değildir. Bozulmayan ya da en az bozulan Brönte’deki çocuktur. Şu saçma geceye karşı bu çocukla direnmiştir Brönte. Gece, kendindeki çocuktan korktuğu için o bencil, yabanıl, henüz zihinsel yetersizlik içerisindeki düşman, yani çocuk, eğitilip toplumsal çıkarlar dünyasına uygun hale getirilmelidir. Gasp üzerine kurulu bir sınıflı toplum mudur yani aklın toplumsal düzeni? Ortak uslamlamalar, ortak kavramlar –mantık; örneğin, kadının ve erkeğin libidosunun tezahürleri ve bu tezahürlerde evrensel ve zorunlu olan işte size akıl! Bunlardır aklın içeriği ve eğer akıl enseste itiraz ederse, bunu yapması için elindeki veri, yakın akraba evliliklerinden doğan çocukların sakatlık olasılığının yüksek olması gibi bir şeyden başka nasıl bir itirazdır? Akılla, toplumsal düzenin onay verdiği ilişkileri birbirine karıştırmak bu adamların büyüsünden başka bir şey değildir; kaldı ki ne Brönte’ün İngiltere’sinde ne de yazardan önce –ve elbette sonra- bir kez dahi toplumsal düzen üzerinde, ilişkiler üzerinde aklın egemenliğini şöyle gönül rahatlığıyla ileri sürebileceğimiz ussal bir düzen kurulamamışken Biz insanlık olarak bu tarihi miras aldık işte: Us belirdi, ama ussal olanın belirleyiciliği öyle az, öyle sınırlı ve öyle karmakarışık bir haldedir ki ona karşı karanlığı savunma işini üstlenen bir filozof, üst-düzey bir gereksizliğin içinde kendini harcamaktadır. Öte yandan Tin, ister Tanrı’nın yeryüzündeki belirişlerinin en üstünü olsun, ister maddenin en yüksek ürünü, anlamak için daima Logos’un temelleri üzerinde yükselmelidir. Doğrusu tinin anladığı her an, insanda öyle belirir ki bu an, ancak Logos’a sadık kaldığı bir andır. Yoksa elindeki malzeme, sanki şekilsiz bir şeymiş gibi darmadağınık olarak durur. Ama bu, güzel değildir; ya da daha doğru bir deyişle aklın ortaya çıktığı insanda yetersiz bir güzelliktedir –ve böyle bir insanda bu güzel, zorunlu olarak böyle anlaşılmalıdır. Tersi ancak akıl-öncesi insanı için bir özür olabilir. Geride kalmış insanın yükseklikleri: Mythos’u, gizemleri, çok seçkin duygulanımlarla tanrılardan veya Varlık’tan üstün bilgi ve üstün güçler alabileceği yanılgısı ve o çok seçkin iç-dünyasındaki pazarlıklar, bizim için yüksekler değil alçaklar olmak zorundadır. Gecelere, hiçliğe, saçmalığa, gizemciliğe kaçan tüm büyük, tüm gerçek yazarlar: Camus, Bataille yanlarında Brönte’lerden de avuntu götürmeye çalışırlar: Ama hissettikleri gibidir; iyi oyalanmalarla, iyi oyunlarla dolu yaşantılar için pek uygunsuz bir şeyler götürmüşlerdir
Bronte’de yalın, basit, iyi bir ifade gücü … ve hepsi de bu
Nereden kaynaklanır Brönte’üm kitabına ‘çok yüksek’ felsefi manalar yükleme…? Kahramanlarının konuşmalarından elbette. Kahramanlar çoğu kez salt kendi çıkarlarını yansıtırlar: Hayatta kalmak, çevreye uyum için gerekli olan veya olduğu sanılan bilinçler geliştirmek. Sadece Catherine ve Heatcliff değildir şeytan, hepsinde vardır kötülük. Nasıl ortaya çıkar? Bir, Nelly’nin hikayeyi anlatımında ve iki, tüm karakterlerin kendi ilkel öz çıkarlarını dile getirişlerinde. Hepsi çocuktur bu bağlamda, bir doğrudanlık daha belirgindir çocuklarda; öyle ki doğrudanlıkları belirdiğinde pek eğlendirir çocuklar bizleri. Bu doğrudanlıklar yaşamda kalmak ve buna göreli olarak oluşan kendi koşullarından maximum faydayı çıkarsama çabası okurda imgelem ve çağrışım yoluyla kendi çevresini, kendisinin ve/veya başkalarının yine yaşama isteminden ve çevreye uyum ve maximum faydayı elde etme çabası, bu kutsal emek saf ve çocuksu doğrudanlıkla belirdiğinde kitapla bence çoğu kez bilinçsiz (çağrışım yoluyla) paralellik kurdurur: Öyle ki hata yaşamanın kendisinde bulunur: Çağrışımları der ki yaşam kötülük üretmektedir: Schopenhauervari bir şekilde varoluşun kendinde suçu içermesinde bahsedebiliriz burada: Ama bu kadar ileri gitmek meşru mudur? İnsanın insanla ilişkisi aşağılık olmak zorunda mıdır ki… böyle karşı çıkışlar da ileri sürebiliriz pekala. Sorun şu: doğal ve toplumsal konumunun gereğini yapmaktan başka bir şey yapmayan bir insan –basitçe anlaşılacak ki- köledir. İçgüdülerinin kölesidir (ya da günümüzün daha belirgin bir anlatımıyla genlerinin kölesidir) İçinde bulunduğu sınıfın çıkarını yansıtıyorsa tüm değerleri, inançları, fikirleri yine birey değildir; kendisi değildir. Falan ailenin, filan cinsel düzenin (cinsel yaşamın filan örgütlenmesinin) çıkarını, üstyapıda belirişiyle ideolojisini yansıttığında… hatta daha genel konuşalım: Konuşmalarını, cümle kuruş biçimlerini, beden dilini dahi ait olduğu toplumsal koşullar, kurumlar belirliyorsa; yalnız kaldığında düşünürken bile başkalarının örtük düşünce biçimlerini kafasında yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyorsa… tüm böyle belirlenmiş kişisel özgürlüğü dışlayan herhangi bir şey gerçekten dikkat çekici olacaktır. Öte yandan ne Heatcliff ne de Catherine böyle biri değildir. Onlar tipik kötü çocuklardır (Aslında sadece az bi şey sıra dışıdırlar, hepsi bu) Çünkü tarihte böyle bireysel değil ama kişisel çıkarlarını dayatan bir nevi yarı-opportunist tipler çok görülmüştür. Kitabın bu kahramanlarını aykırı yapan nedir? Öncelikle onların teolojileridir; hristiyanlık-dışı düşünceleridir. Düşünceleri çok az gelişmiş bir düzeydedir, çocuksudur; bu anlamda etkileyici değildir. Öte yandan çocuksu bilinç arı-doğrudan bir şekilde olgusalı dile getirdiğinde -veya öyle sanıldığında- etkileyici de olabilir: Çünkü dogmalarda ussal olmayanı eleştirir, daha doğru bir deyişle dinin dogmalarını usun eleştirisine tabi tutar. Ve okuyucu da eğer çok bağnaz biri değilse imgelem-çağrışım yoluyla bunu çoğu kez farkında olmadan kitaptan alır. Dahası da var: Yazar, bu çocuksu din eleştirilerine kitapta ne doğrudan ne dolaylı karşı çıkmaz.
"Hanım'ı ömrü boyunca öptüğünden çok daha fazla öptü sanırım. Ama, önce Hanım onu öpmüştü." Bu Catherine ile Heatcliff'in öpüşmesinin bir nasıl'ıdır. Çocuksu bir kibirle erkekler için bırakılmış bir koku da vardır; ki hanımların sık ve sıkıcı sınav sorularındandır -kokuyu takip edip cevabı bulabilmesi... Yazar, okuyucu yanlış anlamasın diye araya Catherine'in Heatcliff'i sevdiği ruh kipleri sokuşturur -ki bunu kadınsı bir incelikle yapar: sessizlik, korkaklık, kibir ve haset vardır derinlerinde bu dandik karanlığın: "Benim bu dünyadaki üzüntülerim Heatcliff'in üzüntüleri olmuştur; hepsini de başlangıçta görmüş, duymuşumdur. Hayatta en büyük düşüncem o olmuştur. Herşey yokolup yalnız o kalsa, benim varlığım gene devam ederdi; herşey yerinde kalıp da o ortadan kaybolsa, evren bana büsbütün yabancı olurdu. Ben onun bir parçası olamazdım. Benim Edgar'a karşı duyduğum sevgi ormandaki bitkiler gibidir: Kış nasıl ağaçları değiştiriyorsa zaman da bu sevgiyi değiştirecektir, bunun farkındayım. Heatcliff'e karşı beslediğim sevgi ise alttaki ölmüsüz kayalara benzer: Görünüşte pek az zevk verir ama, gerçekten lüzumludur. Ben Heatcliff'im" Genel türk şiirselliği seviyesinde bir performans. Herhalde tüm tensel performanslar en çok bu düzeye çıkabilirler. Bunun için okuyucudan Catherine'in duygulanımını değil bu duygulanımdaki ussal-tinsel belirişlere göndermelerin neler olduğunu düşünmesini isteyeceğim. Çünkü bu sözler de bütünüyle gerçekliklerden muaf değil. Bunlarda dahi gerçekliklere götürecek yollar var... Şimdi, önce Heatcliff ve Catherine üvey kardeşlerdir. Evin iki yaramaz çocuğu, ebeveynlerinin verdiği dinsel eğitime saygısız ve birbirlerine karşı tensel hissiyatlar da duydukları bir çocukluk geçirmişlerdir. Çocukluklarında tensellik malum ereğine ulaşamamış duygu boyutlarında kalmıştır. İki alem vardır Catherine'in çocukluğunda kendi toprakları olan Wuthering heighs alemi; ve büyüyüp erişkin bir hanım olduğunda evlendiği kişi olan alemin delikanlısı Edgar'ların sahip olduğu Thrusscross Grange isimli alem. Catherine Earnshaw diğer aleme kendi rızasıyla gelin giderek hem sahanın ayak basmadık yerini bırakmayan bir performans gösteriyor; hem de ilk alemin zengin-efendi kızı, öbür alemin zengin-efendi erkeğiyle birleşince bir kraliçe oluyordu. Bir tür topraklar da sevişiyor, topraklar da birleşiyordu. Peki, Heatcliff'i almayıp Edgar'ı aldığında Heatcliff'e karşı hissettiği şey vicdani-'aşk'a karşı anlayış dolu bir şey miydi? Sorun bu değil, sorun bunun ötesinde. Heatcliff Catherine'in Edgar ile evleneceğini duyunca çiftlikten kaçıyordu. Ve Catherine'in üvey kardeşi Heatcliff zengin olarak geri dönüyordu. Bu zenginliğin ahlaki meşruiyeti üzerine yazar Heatcliff'in, bu iki kötü çocuktan daha kötü görüneninin kendine yakışır bir şekilde dolandırıcılıkla, insanları kullanarak edinildiğinin üzerinden atlar. İngiltere'de yükselen Kapitalizm'in, çocuk maden işçilerinin, bir ailenin geçimi yetmediği için çalışmak zorunda kalarak sosyalleşen kadınların... üzerinden atladığı gibi. Bir insan çiftliğin ayak işlerine yapan bir üvey evlat muamelesi gördüğü bir durumdan çok büyük bir varsıllığa bütünüyle iyi ahlakın yolundan giderek nasıl ulaşabilir? Bu Balzacvari bir şeydir veya Dickens'a da uyar... Bronte'e uymaz. Bronte'ün pek saf genç kız, tecrübesiz genç kız kafası böyle bir sınıf sıçrayışını (genellikle Kierkegaard'ın iman şövalyelerinin Tanrı'ya sıçramaları bile daha kolaydır) kafası basmaz bence - o yüzden Heatcliff dolandırıcının, sahtekarın biridir: Bir neden de budur bence, sadece Heatcliff'in kötü çocuk olması değil. Çünkü toprağın ağalarının soyluluk şeklinde belirlenmiş özellikleri, -davranışları, giysileri gibi- Doğa'dan, topraktan gelen bir hak'tır onlarca -Bronte'ün oralarda eski üretim biçiminin ideolojileri yürürlüktedir -özellikle Bronte'ün kafasında. Oralarda sanayi toplumu öncesinin, aslında ayırdedici özellliği geleneğe karşıtlık olan, geleneğin içini dışına çıkararak kusmuklarını gören ve yiyen biz modernlerin ayakları altında ezilecek toprakların doğruları, iyileri bütünüyle bozulmamıştır -ama bir bakire gibi saf ve tertemiz de değildir. Şu anda bile, ileri Sanayi toplumlarında bile köhnemiş ideolojiler varlıklarını sürdürmektedir. Her ne kadar yüce, ulvi bile bulunan bir çok düşünceye, inancaya şimdi tiksinti ve nefret verici olarak bakılsa da Bronte'ün geçişin sancısını -eğer yaşamışsa- ancak çok düşük bir farkındalık düzeyiyle yaşadığını söyleyebiliriz ancak... Şimdi, Heatcliff kendindeki para ve statü eksikliklerini tamamlayarak gelmiştir. Arzusu içinde Catherine'de olmak üzere iki varlık alemini de ele geçirmek, parası neyse vermek, dünün hiyerarşik yapılanmasını hiç bozmadan alemlerin en yüksek efendisi olmaktır... Bronte'de hayran olduğum şey, bütün dünya nimetlerinin kötülenerek, kötüleştirilerek elde edilmesidir. Kitap boyunca kötücülleştirilmeyen, kötü, üstelik adice bir şekilde konuşmayan tek karakterin Catherine Earnshaw'un - o henüz erken gençlik dönemini yaşarken vefat eden - merhum pederidir. Catherine çocukluktan başlayarak Heatcliff'e duyduğu 'sevgi' (ki bunu ileride açacağız) dışında tekbenci bir karaktere sahiptir; keza Heatcliff de Catherine'e duyduğu sevgi dışında tekbencidir. Adeta pek muhterem bir şarkımızı hatırlatırlar: "Sadece gökyüzü, sadece sen ve ben, sadece sevgiii, hepsi bu." gibi. Fakat bunun yanısıra Catherine'giller ve Edgar'gillerin bi tamamı da hemen öyle laflar sarfederler ki kitap boyunca onları iyilikleri olan ama bu iyilikleri kötülükleri ile karşılaştırıldığında değersiz bir oranda, değersiz bir niteliğe sahip bulunacaktır. Ve rahatlıkla varsayılabilir ki -hatta savım o dur ki- yazar romanda şu iki temel kahramanının çocuksu-ilkel-yaban kötücüllüklerini haklı çıkarmaya ama onları da yokoluşa da yazgılamaya karar vermiştir. Alemler önce Catherine tarafından ele geçirilir (Bu zor görülecektir; çünkü hemen herkes bu şekilde ele geçirmelerde bulnuduğu için neden söz ettiğim bile anlaşılamayabilir -aslında yeterince açtım ama ileride daha çok açmalıyım) Sonra Heatcliff tarafından ele geçirilir; Ardından Camus'nun deyişiyle ardlarından hiçbir şey... hiç bir üzerinde düşünülmeye değer konu, hiçbir fikir, hiçbir değerli şey, hiçbir çıkarsama... onun için bir absürd romandır gerçekten. Ama kararlılık da tam burada şüpheye düşürür kişiyi: Bronte, kararını vermiştir: Bir tür nihilistik özgürlüktür savı ki her tutulduğunda kaçan bir şey olması istenmiştir yazar tarafından (Yazar bunların hiçbirini tasarlamamıştır, bunlar çıkarsamalardır) Fakat Camus'nun ilkesiyle bakmayan ilkelere de sahip olduğum için sadece ve sadece bir şey anlatmamak üzere yazılan bir kitaba inanamam. Ve bu kitap yayımlanmıştır; yani başkaları ile paylaşılmıştır. Bronte'ün hiçliğe yazgıladığı bir tarafı ne kadar varsa anlaşılmasını istediği bir şeyler taşıyan tarafı kitabın o kadar da vardır... İlginç bir biçimde etkin olamayan libidonun aslında iki libido olduğu kadar da tek libido olan libidonun gölgesi tüm kasvetini kitaba yayar. Ensest, eril şiddetli nefret öykünmeleri, babaya suçluluk, Catherine'in çocuğunun olmamasıyla bebek arzusu konusunun üzerinden atlanışı-ancak sıradan, değersiz bir şeymiş gibi gösterilmesi, libidinal olanın sadece ve sadece libidinal olan olmaması (aslında gayet akılcı, ama anlağın direnci ile libidinal hakettiği gerçekliği sergileyebilmesi için...) ama öte yandan gölge-libidonun (kadın libidosu ki yokluğun varlığı gibidir; vardır ve etkin değildir, dolayısıyla şiddete geçişte zorlanır) olumsuzlamalarının hep arka-tasarda kalması, varlığı belirli-belirsiz bir kıvılcım gibi belirmesi ama yakması (aslında şiddetle yıkım arzulanıyor burada ve sadece arzulanıyor; tüm kötülükler toplumsal bilinçte olduğu gibi farkındalık-haz elde edişin gerisinde kalıyor ---Heatcliff'in kötülüklerinde 'yaratıcılık'da, yapılırken alınan hazda yoktur ki aşk-şiddet-tanrılar üçgeni etkin bir şekilde özne tarafından kurgulanabilsin/oysa bilinç-dışı hatta ön-bilinç üzerine ne denli yüksek bir farkındalık varsa bu görünürde gerçekten tuhaf geçiş aşk-şiddet-tanrılar geçişleri ya da bu içi açılmadan bırakılıp hatra geldikçe ferahlatan üçgen gerçekçi bir şekilde bir kızın libidosundan verilir ki şiddet onun erillikten tümüyle bihaber olmadığını Jung'taki gibi anima ile animus un birlikteliğini koyar: "Heatcliff'e karşı beslediğim sevgi ise alttaki ölmüsüz kayalara benzer: Görünüşte pek az zevk verir ama, gerçekten lüzumludur" şeytanı kendisidir ki diğer tamamlayıcı ve o denli de karşıtıdır ki dış aleme de heatcliff görüngüde, ve gerçekte dış alemden gelmiştir ve işin saltık gerçeği şu olabilir ki bu tini, Heatcliff'i onun dış tamamlanışıdır: "sadece sen ve ben" darlığı açılımın tikel doğasının darlığına ve budalalığına dirençle (ve elbet zorunlu bir acı) ile geri götürür de. Peki kibir ve haset bu tahliller de mi içerilir sadece... (buraya devam edicen)
Kadının meta olarak kullanımının yaygınlığı tarım devrimiyle başlamış olmalı -bütün veriler hep bunu gösteriyor. Tarım devrimi toplumsal düzenin örgütlenişi -cinsel örgütlenişi kapsıyor -Freud'un totem ve tabu'su ile karş. Orada da gensler arası cinsel ilişki geçişsizliği kuraldan hale getiriyor -ki Avustralya iyi bir labaratuvar olmuş -Malinowski'de... yine de tarım toplumu ile sül-aile, geniş aşiret örgütlenmesi -toprak merkez, ilke, tanrı -insanlar ona göre örgütleniyor -klişe tarihsel saçmalık... İlkellerde kadın kendini meta olarak ileri sürmüyor -yazıda dahi sevimlilik, sevecenlik libidodan gelmek zorunda değil -derin bir meta olmayı kabulleniş var -Ve Bronte'ün kendini meta olarak ileri sürüşü büyük bir hayranlık uyandıracak düzeyde az. Ama Heatcliff asexuel bir yazarın nasıl gerçekçi erkek kahramanı olabilir? Neden Bronte'ün ve döneminin İngiliz romantizmine karşı Heatcliff "kadınsı erkek" veya " bir kadının gözünden erkek" değil basbayağı erkek libidosunun tezahürlerine tastamam uygun erkek? Genel psikoloji kuramı içekapanıklığı (Bronte'ün dünyası da dışa kapalı -yukarıdakileri biraz açarsın- ) yaratıcılığa daha elverişli sayıyor (Jung'tan açıklamalar ile -ki özellikle ve ilkler arasında da o- ondan alıntı ama açıklayıcı olmak lazım.... Evdeyken daha çok kaynak kullan, ya da evde kaynak kullan, durum belirsiz canım... Bu arada Bronte'ün hakkını vermeme, sevdiği esere-yazara zarar vermeden doğan suçluluk gördüm -ki şimdi bir şey yazılmaz/ Diren ve kaç. Neydi soylu korkak stoisizm: dayan ve kaçın. Heyo be. İyi deneme olacak -master ödevleri bile, ancak meslekten edebiyatçılar ve/veya ayşe kulin sevdalinka born again idiot yan taraftan bi sürü hanım şiirselliği ile de bezenirse -bunun üzerinde dur -biraz light lık gerekir derdi m... Kitabın en iyi yerlerinden biri de küçük Cathy'nin Heatcliff-Catherine 'aşk'ının bir gölgesi oluşu-yani aşkı buluşu ve yazarın savı nedir ki... ve yazar veya kitap neden tam bir karanlık o halde, yani hakikaten "nedir ki" zorunlu olarak mutsuz mu etmeli -kitabın veya Bronte'ün teslim olduğu nokta-tıpkı bilinçdışının şiddete, 'kötülüğe' dalamayışı gibi -oysa kıyısına kadar da gelmişti_tam orada bırakıyor_sen dal! Burası mühim
Konu possible_outside tarafından (28-09-2007 Saat 21:29 ) değiştirilmiştir..
|