Bir “Mihriban’a Giriş” Denemesİ
BİR “MİHRİBAN’A GİRİŞ” DENEMESİ
“Dünyadaki hemen her şeyin içi boş fındıklar olduğu söylenebilir: yemiş nadiren vardır… ve çoğu zaman salt rastlantıyla bulunur.”
Schopenhauer
Mihriban çeşitli şekillerde ortaya çıkabilen bir ucubemizdir. Tarih bilimi ona büyük bir haksızlık yapmış ve adından hiç söz etmemiştir. Zira Mihriban Tarih’e hiçbir olumlu katkı yapmamış bir yaratığımızdır. Dahası yapabilecek bir tinsel yeterlilikten de çok uzaktır. Mihriban tarihe olumsuz bir katkı da yapamamıştır; yani bu tinsel yeterlilikten de uzaktır. Öte yandan Mihriban egemen olandır da…
Mihriban’ın başarısı, aslında çevreye uyum konusundadır. Biyoloji öğretmeniniz size: “Canlılar doğar, büyür, ölürler” şeklindeki eşsiz bir bilimsellikteki bilgiyi verirken söz konusu canlılar üzerine başka hiçbir bilgi sunmuyorsa bilin ki onlar Mihribanlardır. Uygarlık, kültür… her ne olursa olsun Mihriban’ımız bir hacıyatmaz olarak kendini şekilden şekle sokan bir ucubemizdir.
Mihriban’ın Tarih’e egemen olduğunu söylemiştik. Şimdi bunun nedenlerini açalım. Öncelikle Mihriban’lık kolaydır. Zihinsel bir gelişim sürecini gerektirmez. Mihriban’ın bir ruha sahip olup-olmadığı konusunda ciddi tartışmalar vardır. Schelling, Doğa için “uyuklayan tin” benzetmesini yapar. Ben doğal bir varlık olan Mihriban’da da bir ruh olduğunu düşünüyorum, ama bu ruhu bir tohuma benzetiyorum: Tohum hayatı boyunca, aklın ve ruhun kaplaması gereken alanda hep tohum olarak kalır; ya da daha uygun bir metaforla bu tinsel alanda zincirlenmiş, yok edilemediği için rahatsızlık veren, ömür boyu hep yenildiğinin ona söylenmesi için orada tutulan bir şeytandır. Böylece kişi onu her yenilgiye uğrattığında veya öyle sandığında –ki böyle biri için sanıyla gerçek arasında ayrım önemli değildir- o lanet tutsağa kendisinin bilmem hangi ‘düşünce’ ile ve/veya yaşantıyla tutsağın nasıl mağlup edildiğini gösteren nefret dolu bir mesaj gönderir – tekrar tekrar yenilen bu zavallı, gene de rahatsızlık vermeyi sürdürür… Mihriban, üzerinde pek bir bilgi sahibi olmadığı olanaklı zihinsel yetilerine ve olanaklı ruhsallığına karşı öyle korkakça bir tutum izleyen bir ucubemizdir ki bu özelliklerinin her ortaya çıkışında veya her ortaya çıktığını sandığı ortamda, ortama uygun bir köpekleşme sergileyecektir. Mihriban’ın bu nefreti onu dünya nimetleri konusunda güçlendiren temel etmendir; çünkü gelişkin zihinsel donanım onu pek çok maddi amaçtan alıkoyacak; ruh ise güzelim dünya nimetlerinden büsbütün uzaklaşmasını sağlayacaktır. Öyleyse Mihriban’ın tüm ussal-ruhsal gerçeklerine karşı bu sonsuz direnci onu yemeye, içmeye, sevişmeye ve bunlardan çıkardığı sayısız hazza yetenekli kılan olumlu bir a priori etmendir.
Fakat heyhat! Sadece a priori! Yani öylece, içinde bir sızı, bir hüzün, elem, keder ve kasvet ve… bilumum olumsuz duygulanım olarak kalır -edimselleştiremediği pek çok hazzı. Sorun büyüktür; çünkü tutunduğu, başarıyla uyum sağladığı çevresi de Mihriban’dır. Mihriban Mihriban’ın kurdu olur. Başka Mihribanlar ile cehennemsel ilişkiler yaşaması zorunlu bir gerçek haline geliverir. Öteki Mihribanlar da yeme, içme, sevişme… konularından çıkarsadığı sayısız yiyecek türünü, sayısız içkiyi, sayısız sevişme varyantını kendi sonsuz değerli kıçları için isterler çünkü. Ve hayat genel olarak bir Mihriban çatışması ile işgal edilmiş olarak yaşanır. Özellikle yemek ve içmek tek başına başarılıyorken sevişmek için en az iki Mihriban gerekiyor olması bu içgüdünün tatminini sayısız dandik aşk şiirlerindeki çaresiz arayışlara götürür… Bu dünyanın efendisi, Mihriban, aslında çok mutsuz, çok yalnız, çok güçsüz biridir. Bunun için sıklıkla güç gösterisi yapar. Varolup-olmadığı belirsiz benliğinin cüceliğine karşıt olarak devasa büyüklükte bir kibri vardır –ki öz-sakınım içgüdülerinin toplumsal (Mihribanlar toplumundaki Mihribanlar toplumsallığı) bir belirişi olmaktan başka bir şey değildir. Bu kibir, en ufak bir incinmede incinmesinin nesnesi ile ilgili-ilgisiz herşeyi, gücü elverdiğince herşeyi yıkmak için bekleyen bir yozlaşmış maymun özselliğidir.
Peki bu dünyanın efendisine, Mihriban’a yardım edilebilir mi? Böyle bir soruyu sormak bile cüret ister. Yanıt genellikle olumsuzdur. Fazla derine inmeden Kierkegaard’dan şu sözleri alıntılamak yeterli olacaktır sanırım: “…insanlar genelde en üst değer olarak gerçeğe uygunluğu, gerçek karşısındaki kişisel durumu görmekten çok uzaktadır, tıpkı mutsuzluklarının en kötüsünün hataya düşmek olduğunu söyleyen Sokrates’ten çok uzakta olmaları gibi; onlarda çoğu zaman duyular düşünsellikten çok daha üstündür. Hemen hemen her zaman biri mutlu göründüğü ve mutlu olmaktan övündüğü, ama gerçekte mutsuz olduğunda, bu kişiyi hatasından çekip çıkarmak çok zordur. Aksine bu kişi sinirlenir ve kendini ikna etmeye çalışan kişiyi en büyük düşmanı, bir suikastçi ve bu şekilde davranarak mutluluğunu öldüren bir katil gibi görür. Neden? Ama bunun nedeni, nefis düşkünlüğünün ve tamamen bedensel olan bir ruhun tutsağı olmasıdır; yaşamanın yalnızca duyuların kategorilerini, hoş olan ve olmayanı bilmesinden ve tini, gerçeği, vs. boşlamasındandır. Tin olmanın yürekliliğine, dayanıklılığına sahip olamayacak kadar nefsine düşkün olmasındandır.”
Mihriban’ın, aslında bu en çok tanınan ama hakkında en az şey bilinen yaratığın neden Tarih’te adının hiç geçmediğine bakalım şimdi. Bunun iki nedeni vardır: İlkin Mihriban, her yerdeki egemenliği gibi Tarih yazarlığında da egemendir. Mihriban’a rağmen varolan gerçek tarih yazılarına pek rastlanılamaz. Rastlanıldığında ise Mihriban’ın üzerinden atlanıldığını, ona hemen hiç değinilmediğini; tarihsel olaylarda, olgularda yer kaplayan sıradan nesneler gibi ele alındığını görüyoruz. İşte bu da ikinci sonucu doğurur: Mihriban’ın yokluğunu! Çıkardığım bu sonuç kulağınıza gelebilecek en tuhaf sonuçlardan biri, belki de birincisi olabilecek bir sonuç gibi gelecektir: “Nasıl olabilir?" diyeceksiniz, "Hayatın büyük bölümünü gasp etmiş böylesine güçlü, böylesine etkili bir şey nasıl var olmayabilir? Düpedüz delisin sen!” Size "deli değilim", demeyeceğim. Biraz deli tarafım vardır ve bundan gurur da duyarım. Ama gelin Mihriban’ın öyküsünü düşünelim tekrar. Söylediklerimde bazen “Mihriban” diye adı geçti onun; bazen “Mihribanlar” diye. Öyleyse Mihriban’da bir bireysellik tanımıyorum. Tanıdığım şeyler tümel ve tekil olarak Mihriban. Tıpkı bir mutfak rafında üst üste konmuş tabaklar ve aralarındaki bir tabak gibi. Mihriban’ın özselliği üzerine ise aklı ve ruhu onda tanımıyorum diye devam etsem, bu bir hakaret olabilir mi? Elbette ki hayır, hatırlayın o da kendisinde tanımıyordu aklı ve ruhu. Ne zaman kendindeki bu potansiyellerin gerçekliklerinden biri bir dem vursa, bir şeyi ortaya çıkarmaya çalışsa o tüm enerjisiyle direniyordu. Mihriban’dan -rahatlıkla- büyük bir yanlışlık sonucu onda varoluşmuş şeyleri, tümel olarak aklı, tikel olarak ben’inini ve ikisinin bir bireşimi olarak da ruhunu alırsak geriye kalan n’olacaktır ki? Doğası bozulmuş, yozlaşmış olarak tarif ettiğimiz bir hayvan. Şimdi Tarih bir insanbilimi olduğu için Mihriban’ın orada gözükmemesi, bir bağlamda orada varolmaması neden tuhaf olsun ki?
Mihriban hakkında daha pek çok şey söylenebilir elbet. Kişinin ondan, etrafındaki ve kendindeki Mihriban’dan uzaklaştıkça kendini daha güçlü bir şekilde varoluşta hissetmesi-özgür hissetmesi gibi bağıntılarında üzerine gidilebilir. Şimdilik bu kadarının, kendisi hakkında yeterli bir fikir edinilmesine yetecek kadarının verildiği kanısındayım.
Konu possible_outside tarafından (24-09-2007 Saat 01:58 ) değiştirilmiştir..
|