Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Muhterem Kadın

Edebi Mevzular içerisinde Muhterem Kadın konusu: MUHTEREM KADIN İşte onu iyi görebilmek için fazla parlamaması gerekir. Hatta bakmak bile gerekmez. Yararı yeterlidir. Bazıları yanlışlıkla inceledi onu –rüzgarlarla üzerine sürüklenip onun ne olduğunu gördüler; çok iyi göremeyenler ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 13-09-2007, 02:21
possible_outside
Guest
 
Mesajlar: n/a
Angry Muhterem Kadın

MUHTEREM KADIN

İşte onu iyi görebilmek için fazla parlamaması gerekir. Hatta bakmak bile gerekmez. Yararı yeterlidir.
Bazıları yanlışlıkla inceledi onu –rüzgarlarla üzerine sürüklenip onun ne olduğunu gördüler; çok iyi göremeyenler ve iyi ve ilginç ve iğrenç ki şanslı olanlar kavrulmadan dönebilmişti. Ve işte O iktidarsızdı. Arada kazayla ilaç oluyordu çocukları da, yapabiliyordu. Ben, onun öz çocukları, ilaçlar hakkında konuşmak istemiyorum şimdi. İşin bir boyutu vardı ki, öteki, onu herkes rahatça görebilir: O ki, Şüphesiz kendini parlatandı.
Peki Armstrong mu bozdu onun kızlığını, yunan tanrıları varken – Zeus, Apollon nelerle düşüp kalktılar; Ay, uygunsuz muydu? Acı yanıt: Evet. Peki bu denli bayağı mıydı? (Siz bayağı demeyin lütfen, ben derim. Yalanı size yakıştıramıyorum da...) Ne mutlu, hayır, hayır değildi. Aslında şiir yazmışlardı; şiir, yazı, bir sürü yazı yazmışlardı. En iyi ve en çok kim becerdi biliyor musunuz onu? Zaman. Tam zamanı, sadece benim için... anlatacağım.
Bilmeden binlerce yıl gemi maketi yaptılar. Konuyla ilgilenen herkes ama herkes el birliği yaptı –yüksek amaç, yoğun sevgi, kutsal emek: Hepsi bilmeden uygun rüzgarı bekledi. Birikip patladı rüzgar: Tanrı’ya, güce, en büyük hazlara gidecek olanlar ne buldularsa kaydettiler. Vaki oldu ki buyurdu bilge kişi: “Amacımıza uygun olan herşey ayıklansın ve aynı türden olanlar bir araya getirilip sandıklara yerleştirilsin ve fırtınayı ve işi bitirecek olan adamları bekleyelim.” Ayrıksı otlar çığlıklar atıp bağırdılar: “Unutmayın, unutmayın bizi. Formül bizde, formül bizde.” Gerçekten de ellerinde çok değerli inciler vardı. Ve sırf şu birşeyleri ispatlama sevdası yok mu, ah ayrıksı otlar ah; hemencecik alıverdi incileri domuzlar ve makedin yapımı için kullandılar; ve tabii ki bilmeden aldılar, bilinerek alınır mı ayışığında onlar hiç. Madem ki ağaç büyüdü de dalından elmayı dışkıladı –neler düşünülüyordu neler- öyleyse o da alınsın gemiye. “Ey aşağılık köleler koyun onu geminin bir yerine!”. “Yakıt olur, yakıt en çok bu” diyerek güldü bir köle. “Yakıt olur, yakıt en iyi bu” deyip sevindi bir başkası. Hazırlık tamamdı. Beklediler, oynadılar, oynaştılar bir süre. Ve sular yükseldi, şimşekler de gürleyip yağmur sonrası beklenen gökkuşağı görününce, Güneş’in değil ama Ay’ın gönderdiği bu belirtiyle de (Gökkuşağı’na kavuşmak, nereden geldiği gerçeğini sordurmadı bile, biz Güneş demiştik ve hiç sırası değildi aykırı bir sorunun) işin manevi boyutu da hazırlıklarını tamamladı. Ve bakın artık gökyüzüne; neşeyle bakın, çünkü artık boşluk görmeyeceksiniz orada. Gemi, gemi geliyor. “Gidebileceğiz artık, gidebileceğiz.” Mutluluğun, sağlığın ve şölenin adına yeminler olsun ki şarkılar söylendi, ziyafet sofraları kuruldu, elmalar kutsandıktan sonra geminin geldiği gece için tüm halklar temsilciler gönderdi; ve onlar yazıcılara dedi ki : “Dağlara yazın bu geceyi, silinmez mürekkeplerle.” Dünyanın her yerinde bayram vardı. Kimsenin bayramdan kaçmasına izin verilmiyordu. Kaçan ya da kaçtığı sanılan herkes gemiye ihanet mührüyle damgalandı. Hep gemiyi bekleyip de sürünün halini beğenmeyen bazı gemi işçileri gizlenmenin yolunu arıyordu şimdi. Doğrusu bu acaip işçilerden intihar edenler bile oldu. Birkaç tanesi yalnızlığa kaçtılar. “Aman boşver, nihayetine erer bu macera da. Kitabı çıkar, okuruz” diyerek yatmayı seçenler de vardı. Öte yandan vazgeçmeyenler de vardı, onlar gizlice örgütlendiler, öyle ki Dünya’nın her yerinde böyle acaip gruplar oluştu; hepsi de tek bir sesti: “Hele gemiye bir atlayalım da fırsatını bulup kaptanı öldürür, dümeni ele geçiririz.” Kimi grup Tanrı’ya, kimi güce, kimi mutluluğa, kimi de Güneş’e gitmek istiyordu. Ben Güneş’e gitmek istiyordum. Her gruptan adamla tanıştım ama hiçbir gruba kaydolmadım. Kayıt tarihi dolana kadar ben nerede bana göre ne kadar haz varsa onlarla oyalandım. Kayıtların son tarihinden bir gece evvel de geç yatmıştım -ve saati kurmayı unutmuşum. Öğle saatleriydi, kalktım, hızla giyinip en yakın grup başvuru merkezine koştum. “Ben grubunuz hakkında bilgi alabilir miyim?” dedim. Orada iki kişi vardı, gülüştüler. “Neden gülüyorsunuz, nereye gittiğinizi bilmeden gelemezdim herhalde” dedim. “Ben Güneş’e gidiyordum, eğer sizde...”. “Bilgi alacakmış” dedi, biri öbürüne dönüp gülerek. “Sevimli çocuk” dedi kadın olan ötekisi ve ekledi: “Senin gruba dahil olabilmen için sana torpil bile yapardım da...” Erkek olanı kıskançlıktan mı nedir onun sözünü keserek “elinin altında bulunsun değil mi, ayıp ayıp, Tanrı’ya gidiyoruz; ya bu güce gidenlerden olsaydı?” Neyse kadın sözünü tamamladı: “Kayıtlar doldu. Sana bir kişilik yer açardım kayıt zamanı gelseydin, doğrusu temiz bir yüzün var, yazık oldu.” Yazık olmuşmuş, aptallar! Daha gemi bile gelmedi. Pisliksiniz hepiniz, şimdiden yerleri dolduruyorlar, hem bakalım gemi kaç kişilik? Hem bakalım kumandayı ele geçirenler onu nereye götürecek? Derin ve ince düşünemez bunlar; kalın kafalılar! Hem karıya bak be... Çok ama çok kızmıştım. Ben de sürüyle giderdim. Ayrıca kararım artık kesindi: Din, dil, ırk, mezhep ve sınıf ayrımı yapmadan kim Güneş’e gidecekse onunla gidecektim. Ama işte ben, temkinliydim –gemi gelsin de...
Gemiler, geldi. Bu kadar kalabalığız, bu kadar farklı hedefler var –ben yukarıda dördünü saydım işte, olası ki başka hedefler de vardır- hiçbirimiz birden fazla gemi beklemiyorduk. Hızla uyanıp anladık gerçeği: “Benim bir hedefim var ya gemi de bir olmalı” böyle söyleyip kendimize güldük bir süre; ama kısa sürdü eğlenmemiz: Gemilerin hepsi aynıydı. Bu yeryüzündeki en büyük şaşkınlık haliydi. Muhalif şarkılara bile malzeme oldu. Nereye olursa olsun gitmekten, gitmek denilen şeyin kendisinden bile pek umudu olmayanlar, alay ettiler bizim bu şaşkınlığımızla. Alın size o dönem dünya listelerinde bir numaraya kadar yükselmiş “Gelen güzel, ne de güzel” adlı şarkıdan bir pasaj:
Boştu, boşunaydı hey
Anlamsızdı, söylemiştim hey
Bakın ben yorulmadım hiç
Bakın şaşırmadım ben
Hadi bulun, hadi bulun gemiler niye aynı
Sizi cüceler
Gelene de bak ne güzel
Ne ne ne ne
Ne de güzel
Uğraş uğraş dur hey
Sor ara kaç bul hey...
Kimimiz pratik çözümler buldu. Gökyüzüne açılmak için yeterli mi, yeterli dediler, e o halde... yani akla uygun işte. Yine de birkaç kişi haricinde kimse gemilerin neden aynı olduğunu bulmadan onlara binmek istemiyordu. Korkuyorlardı; hedeflerimiz arasında önemli farklılıklar vardı ve... bilinmeyenden korkuyorlardı. Birkaç kişi binmeye çalışmıştı
-evet doğru bu- gizlice gece sızmışlardı gemiye; ama kaldırmasını beceremeyip yakalandılar. Bu olaydan sonra “geniş güvenlik önlemleri” alındı. Hoş yine herbiri küçük çaptada olsa birçok “sızma” denemesi yapıldı ama polislerimiz karşısında başarılı olamadılar -bu güçsüz, bu çılgın insanlar. Sonunda “En birleşmiş gruplar birliği yüksek komitesi değerlendirme kurulu” bir yasa hazırladı. 12502 maddeden oluşan bu yasanın ilk iki maddesini gazete yazmıştı:

1) İş bu gemilerin neden aynı olduğu sorusuna verilecek tüm yanıtlar her milletten seçilecek üçer uzmandan oluşmuş HDDYGK (Hür Dünya Demokratik Yüksek Gemi Konseyi) tarafından değerlendirilip ilk ona giren yanıtlar yine yukarıda adı geçen konsey tarafından gelecekte kurulacak bağımsız bir “internet sitesinde” (gelecekte oluşacak bir şey) tüm dünyanın özgür halklarının oylarına sunulacaktır. Birinci olan yanıttan sonra yapılacak olanlar yine En birleşmiş…çatısı altında özgürce, insanca, sevgiyle tartışılarak belirlenecektir. Birinci olan yanıtın sahibi 1.000.000 “dolar” (yazı ile bir milyon dolar –gelecekte oluşacak bir para birimi-) para ödülü ile ödüllendirilecektir.
2) Korunma altına alınmış gemilerin bulunduğu alana izinsiz girmek her ne amaçla yapılmış olursa olsun yasak olup...
...vs işte. Yüksek para ödülü, haliyle yarışmaya katılımı arttırdı. Mutsuzdum, başlangıçtaki o büyülü, epik hava kaybolmuştu ve giderek sefilleşiyorduk. Zaten “Güneş’e gitme” hakkındaki fikirlerimde ilk o zamanlar değişti. İlk o zamanlar şu gemiler yolculuk için ne kadar uygun olursa olsun onlara binmeden gitmenin bir yolunu aramıştım. Gençtim, ve anlaşılacaktır; duygularımla hareket ediyordum. Herneyse beş bin yıl sürdü yarışma. Niceleri kazanmak için ne şiirler yazdılar da sonunda ağzı bozuk bir saat tamircisi kazandı yarışmayı: “Sizi aptal, aşağılık yaratıklar! Bir tip gemi gelir elbet; bir tip maket yaparsanız siz, Allah n’apsın?” diyerek. Gerçek bu muydu bilmiyorum ama en çok oyu alan buydu.
Sıra Ay’daydı? Hayır dedim ya benim gözlemleyip kaydedebildiğim dört hedef vardı. Yineliyorum: Tanrı, güç, mutluluk, Güneş. Benim ilk hedefim en çok istenip en az istendiğine en çok inanılan Güneş’ti; ama bu demek değil ki diğerlerini istemiyordum. Size doğrusunu söylüyorum bunlardan sadece birini isteyeni ne gördüm ne işittim. Görünürde en büyük hedef Tanrı’ydı. Bunun ekonomik bir nedeni vardı. İşte bunu kulaklarımla işitmiştim, diyorlardı ki “Tanrı’yı bir bulalım, diğerlerini alırız.” Çok ama çok söylenen bir sözdü bu, hele o sıralar, gemilerde hazır. Benim fikrimse az da olsa benimsenen bir fikir: Önce Güneş’e bir ulaşayım, oradan gücü ve mutluluğu çıkarırım o zaman. Hem belli olmaz, belki hiç sapmadan dümdüz yol alırsam Tanrı’ya da rastlarım… Tamam belki başka hedefler de vardı, söyledim bunu. Ama ben bilmiyorum veya hatırlamıyorum. Hatırlamıyor muyum? Artık gerekiyor, anlatayım.
Ne yazık ki işte ben bir zaman sızmaya çalışırken gemiye, daha adımımı atmıştım ki polisler beliriverdi. Neyse efendim, bendeniz korkup kaçmaya çalışırken, güverteden düşüp kafamı yere çarptım, bayılmışım. Daha çocuğum o zaman, babamı çağırmışlar. Gelip yerdeki halime bir bakmış adamcağız, endişelenmiş tabii, hemen bir at arabasına atıp büyücülere götürmüş beni. O zamanlarda büyücüler vardı, doktor filan hak getire, hem de ne büyücüler! Babam hatırı sayılır bir mevkii sahibi bir zat olduğundan, beni tepeden bir yerden hem de yüksek büyücüler konseyinin karşısına fırlatabilmişti. Bir süre lüks bir ahırda yattım, tedavi oluyordum. Nasıl tedavi oluyordum? Bilmiyordum -çünkü çocuktum. Olmalı mıydım? Onu da bilmiyordum. Sonra bir sabah ahırdan huzura çağrıldım; bu zorla huzurlarına götürülmek demekti. Önlerine fırlattı bir goril beni tuttuğu gibi kolumdan ve kararı açıkladı uzunca bir masanın arkasında oturan büyücülerden ortadaki –başkanları sanmıştım: “Sen ömrün boyunca geçici hafıza kayıpları yaşayacaksın ve şiir gibi şeyler yazacaksın.” Hatırladığım işte bu. Başka bir şey de söyledi mi büyücülerin sözcüsü? Ne kadar denediysem hiç anımsayamadım! (Her aklıma geldiğinde başkanmış gibi gelir, zaten az kalsın büyücülerin sözcüsü değil de başkanı diye yazacaktım. Tüm çok bilmişliğine karşın sadece bir sözcüydü oysa) Hafıza kayıpları lafını duyar duymaz ağlamaya başlamıştım, dün gibi hatırlarım. Şiir gibi şeylere gelince; o gün için, duyduğum sadece çok ilginç bir laftı, evet çok ilginç. Her hatırladığımda severim bu lafı; ansızın gelen, kendiliğindenmiş gibi görünen bir sevinçle sevmek isterdim ya, hiç öyle olmadı –nedense. Olsun yine de seviyorum. Belki de bu yüzden hiç unutmadım.
Tekrar ediyorum, iyice açıklığa kavuşsun istiyorum bu konu. Bazı romantik zamanlar dışında Ay’a gitmek hiç istenmedi. Yukarıdaki hedeflere baksanıza, hadi Güneş’i boşverin, Tanrı, güç... Ve Ay’a baksanıza bir, bunların yanında insan içi rahat bir şekilde ona hedef bile diyemez. Sıkıntı verici ama şu gemilerin gelişi olayına kaldığımız yerden devam edelim; yoksa Allah göstermesin, hep gizemli kalır bu konu.
Şu korkulan soruya yanıt da bulununca kısa sürede unutuldu bu gemilerin “aynılığı” meselesi, bu curcuna (insanların çoğunun hafızası da benim hafızaya benziyor olsa gerek) Şimdi asıl mesele başlamıştı, gemiler bu tip yolculuklara uygun muydular? Amaçlarımızla, hedeflerimizle ilgili hemen her açıdan test etti onu bilim adamları. Şairi, felsefecisi, bir şey bildiğine inanılan herkes karışıyordu işe. İşte bu kişiler gazetelerin oralarına buralarına, televizyonda aralarında çocuk ve yemek programları da olmak üzere hemen her tip programa konuk oluyorlardı olmasına da, test sonuçlarını bilim adamları belirleyecekti. Böyle buyurdu efendilerimiz. Peki efendilerimiz ne yapacaktı? Tabii onlar da sonucun yönünü belirleyecekti... Gemilerin doğaları üzerine yapılan araştırmalar sürerken bu konuyla ilgili de şarkılar yapılıp, danslar edildi. Bu kez tartışma amaçlı sofralar kuruldu ki yine ziyafet sofralarıydı. Bizim mahallede Şükran teyzelerin bahçesine bile bu konuyu tartışmak için sofra kuruldu. Kimse oturup beklemiyordu. Hepimiz konuşuyorduk, işte şairler de geri dönmüşlerdi. Ben bu durumdan bunalmışken bir de savaş çıkmasın mı? Hah, işte keskin fikirleri olan şair de, bu kaotik durumdan en çok ne kaparım derdinde olan tüccar da savaşıyordu. Konu yüksek oldu mu, savaşmamak olmazdı tabi. Savaştan kaçanlar ya da kaçtığı sanılan herkes gemiye ihanet mührüyle damgalandı. Kaçanlar için gizlenmek artık çok zordu. Gemilerin gelişiyle ortalık ışığa boğulmuştu ve karanlık yerler azalmıştı. Biz Dünya’nın her tarafını kaplamıştık neredeyse ve ışıktan ve nüfustan olacak, yalnız kaçabilmek de zorlaşmıştı. İntihar edenler bile oldu. Hayatta kalan kaçaklar ya örgütlendi ya da maske üretti. Gerçekten de çok özel maskeler vardı, pahalıya mal oluyordu gerçi ama uzun süre dayanıyordu. Işıkla ve savaşla maske sanatı da gelişti. Başlangıçta sırf savaşa özel maskeler üretiliyordu, sonra hemen her konuya uygun maskeler üretilmeye başlandı. Çok şey değişiyordu ama bizim şu “altın ekonomi kuralı” aynıydı. Örneğin bir maskenin fiyatı, koruduğu şeylerin sayısına ve maskenin kalıcılığına oranla belirleniyordu. Ve ben, bana gelince ben savaştım kısa bir süre, çok kısaydı; öyle ki ben savaşlardan en beğendiğime katılır katılmaz savaş bitmek üzereydi. “Gerek yok, git evine, hem birazdan Fener’in maçı başlayacak, kaçırma” dedi bir komutan. İşte yine gecikmiştim. Yine öfke doluydum: Biz gerçeği böyle mi beklemiştik, saygısızdı O, nasıl beklediysek öyle gelmesi gerekmez miydi? İnsan da şiir yazacak hal mi bıraktınız be!
“Ay’a hiç gidilmedi ki!” diye homurdanmıştı kocakarılar, hatırlarsınız belki “film hilesi, film hilesi yaptılar. Taşlar mı? Taştan bol ne var Dünya’da” diye eğlenmişlerdi de bizimle. Yaşlılığa verip gülmüştük onlara. Peki biri çıkıp da deseydi ki: “Ay’a yanlışlıkla gidildi.” N’olurmuş deseydi? Boşversenize! Ne olduğunu bir ben bir de varsa Tanrı bilir. Bilmeden ben, binlerce yıl gemi tasarlayanların yüksek amaçlarını, en derin acılarını, bilmem kaç bin yıllık emeğini –ki kutsal- küçümsemiştim. Derin ve ince düşünebilen okuyucular ne demek istediğimi daha şimdiden ve üstelik kolaylıkla anladılar sanıyorum. Öte yandan hiç üzülmeyin zaten tee en başından karar vermiştim ben, hepsini anlatacaktım. Sırayla, hepsi sırayla, sabırlı olun –geldik sayılır. Zaten kahretsin, tutamamışım çenemi bir kez, artık tutsam n’olacak!
Bazı zeki okuyucuya boğucu bir öykü gibi gelmiş olabilir. Çok sıktıysa bırakınız lütfen, ben kimsenin kötülüğünü istemem de... Bazısıysa soruyor, duyuyorum: “Bilim adamları gemilerin özüne bakıyordu. Eee, n’oldu peki? Unuttun mu ne, yine sen?” Unutmadım tabi, tüm aşamaları en azından yeterli bir biçimde anlatmadan hoop buraya sıçrasaydım, daha mı iyi olurdu peki? Siz bana bırakın bakayım, ilginize teşekkürler, çok çok teşekkürler ilginize ama, ben nasıl anlatacağıma kendim karar veririm… Savaşları başlattığı ileri sürülse de, ki karşı çıkamam buna, aslında savaşları bitiren şu oldu: Gemiler öbürlerini bilmem ama güce uygundu. Ne bayağı ama değil mi? Tv’den duydum. Dedem bir şey duyamadığında her zaman yaptığı gibi kulağını ağzıma yaklaştırarak “Neymiş? Neymiş?” diye sordu. “Güce uygunmuş” dedim. “Eee, ne var ki bunda, bunu herkes bulur. Bir de bilim adamıymış! Bunlara harcanan paralara yazık, bu paralar bende olsaydı...” Sonrasını dinlemedim, dalıp gitmişim. Bu kez yaşlı olan, eski bilgelik haklıydı işte. Çok şey değişmemişti de öte yandan, buradaydı eski kadın. Kadın mı? Kadın mı dedim? Bu da nereden çıktı, zaten eskiden, çocukluktan miras bir hastalığım var...
Ben gitmedim sanıyorum, açıkçası gittim mi gitmedim mi hatırlamıyorum ama çevreden duyuyorum ki çok gidenler olmuş. Neler anlatılıyor neler. Tamı tamına binbir gece masalı işte. Sözümona gidenlerin bir kısmı yolda ölmüş de bu yolda öldükleri için Tanrı’ya ulaşmışlar. Veya şunu dinleyin: Bir gemide önce yüz bin kişi varmış, çıkmışlar yola, mutluluğa gidiyorlarmış. Karar almışlar, hem de oy birliğiyle: “Gemi tamam, kaptan tamam, ama yolu bilen yok. Öyleyse rotamız bir yöne dümdüz gitmek olsun, önümüze bir şey çıkarsa hafifçe kırarız dümeni, olur biter” demişler. Oysa yol uzadıkça uzamış, gemide hastalananlar mı dersiniz, ağlaşan, çıldıran insanlar mı yoksa, en kötüsü de geriye dönelim diye tutturanlar olsa gerek; mutluluğa bir türlü varamadıkları gibi başlarına gelmedik felaket de kalmamış. Gemi artık öyle uzaklaşmış ki Dünya’dan, geri dönmek isteyenlerde umutsuzluğa kapılıp susmuşlar. Bu konuda anlatılanlar öyle feci ki; örneğin umutsuzluğa kapılanların bazıları artık önlerine mahzun mahzun bakıp kimseyle konuşmuyorlarmış, yemeden içmeden kesilmiş zavallıcıklar. Yol uzadıkça önlerine çıkan hemen her limanda inenlerin sayısı artıyormuş, bırakın mutluluğu yaşayacak bir liman olsun da... artık buna bile razı hale gelmişler. Bir gün gemiye kaptanlık eden kişi de “Artık yeter!” demiş. “Şu ilk görünen liman var ya, orada ineceğim ben”. Gemide kalan insanlar, onlar tabi inatçıymış. “Aman yapma etme kaptan” demişler. “Sen de bırakırsan, gemiyi kullanacak bir kişi kalmayacak burada”. Yalvarmışlar yakarmışlar olmamış. “Ben daha, yüksek amaçların peşinde koşamam, bakın kaç yaşıma geldim, ortada bir şey yok. İşte şu liman bana yaşanır görünüyor. Mutluluğu da andıracak bir şeyler varsa orada, yeter de artar bile” diyormuş da başka bir şey söylemiyormuş. Tehdit etmeyi denemişler. “Öldürseniz şu limandan sonra devam etmem, bıraktım ben bu işi” demiş şu bizim kaptan. Adamın artık canına tak etmiş demek ki. N’apsınlar n’etsinler… düşünüp taşınıp karar vermişler: “Oldu olacak biz de inelim bari, kalıp gemiyi kullanmayı öğreneceğiz de ohoo... baksanıza herkes indi, kaptan da gidiyor...” Sonuçta bu limanda gemi son kez demirlemiş. Gemiyi ne yapalım peki, diye düşünmüşler. Aralarında kararlaştırmışlar, demişler ki “Dursun durduğu yerde, gemi olarak işimize yaramaz ama belki parçaları lazım olur.” Gel zaman git zaman gemiyi parçalamanın işlerine yarayacağını anlamışlar da gönülleri elvermiyormuş. Bu son yolcular gerçektende en duygusal olanlarıymış. Nihayetinde bir gün gelmiş şöyle düşünmeye başlamışlar: “Bu gemiyi parçalamaya kıyamıyoruz, öte yandan buna baktıkça anılarımız geliyor aklımıza, e bu da acı veriyor, bir çözüm bulmalıyız bu duruma” diyerek açmışlar birbirlerine ortak dertlerini; ve bu ince ruhlu, duygusal insanlar kendilerine yakışan şiirsel bir son hazırlamışlar gemilerine. Son bir kez daha güçlü bir yakıt için çalışmışlar. Ve yüklemişler gemiye yakıtını ve limanın en güzel yerinden fırlatmışlar onu gökyüzüne. “Hoşçakal” demişler “hoşçakal ey güzel gemi, kimbilir yolcusuz ulaşırsın mutluluğa.” Derler ki anlatıcılar, geminin içinde hep gözlerinden kaçmış olan bir böcek yaşarmış, bu son çabayla fırlatılan gemi gerçekten de mutluluğa ulaşmış; ama böcek işte, hissetse de bilememiş neye ulaştığını.
Böyle trajik olmayanları da vardı masalların. Hatta komik olanı bile. Şunu dinleyin hele: Güce gidenlerden aptal mı aptal bir grup insanın yolculuğu bu. Bunlar birbirlerine pazılarını sıkıp gösterirlermiş “Güç bu işte! Bunun en iyisini bulup, en güçlü olalım”. Ama yolculukları çok kısa sürmüş. Çıkan ilk anlaşmazlıkta iki kişi birbirlerinden daha güçlü olduklarını ispatlamanın en cesurca yolunun birbirlerini öldürmek olduğuna karar verip ölümüne bir kavgaya girmişler. Kavgacılardan biri seyredenlerden birine “Sen niye bakıyorsun?” deyip küfretmiş. Küfredilen kişi de “Bana ha, bu ne cüret!” diye bağırarak ona saldırmış. Bir başkası bakmış ki kavga ikiye-bir oluyormuş, kızmış; “Bu güç değildir, bu zayıflıktır; geliyorum, göreceksiniz şimdi gerçek gücü” demiş. Oradan biri alay ederek: “Sen misin gerçek güç? O benim, herkes böyle bilsin, buradan ilan ediyorum…” demiş ve o da katılmış kavgaya. Tahmin edersiniz ki kavga büyüdükçe büyümüş, kimse korkak olmadığından herkes katılmış ve bu ahmaklar kısa sürede gemiyi parçalamışlar. Sonunda gökyüzünün derinliklerinde kaybolup gitmişler.
Dedeme de anlatmıştım bu masalları. Hiç gönüllü değildim, kulakları iyi işitmeyen yaşlı bir adama anlatmak... mümkün olduğunca kısa tutuyordum. Benim dedeyse öyle bir haldeydi ki gemilerin boşuna yapıldığını ispatlıyordu kendine, her masalımın sonunda. Tartışıyordum bu inakçı adama karşı kendi inağımı savunarak: “Hiçbir gemi ama hiçbiri boşuna yapılmadı. Aklın basitçe anladığı apaçık bir gerçektir bu. Kaçıştır ötesi. Duygular vardır, bencillik vardır ötesinde.” Tartışmalarımız öylesine alevleniyordu ki birbirimizi kötü kırıyorduk bazen. Bir gece “Dolunay var gökte, güzel bir yaz gecesi işte” dedi yaşlı adam, “masayla sandalyeleri atıver bahçeye, ben de bir çay koyayım şöyle, boşver şu gemi konusunu, oturup söyleşelim seninle, eski günlerdeki gibi”. Ay’ı görebildiği gecelerde dedemin kulakları iyi duyar, pek neşeli olur. Şu Ayışığı nasıl da yarıyordu dedeme. Ya ben, en iyi umutlarımda beni hep yalnız bırakmıştı şu muhterem kadın. Pardon, muhteşem diyecektim... Çok geçmeden koyu ve tatlı bir sohbete dalmıştık. Derken “Eee anlat bakalım evlat, kızlarla aran nasıl?” diye soruverdi. Tipik bir dede işte, kaç yaşına gelmiş... Ama önemli deneyimleri olabilirdi! Açayım dedim ona sorunumu: “Yaa dede, onları anlayabiliyorum, hem de çoğu hemcinsimden çok fazla, ama her defasında bunaltıyorlar beni, onlara fazla dayanamıyorum. Senin tanıdığın kadınları anlat böyle çok farklı çok...” Dede o gece çok değişik, inanılmayacak bir şey yaptı. Sözümün bitmesini beklemeden hızla eliyle çenemden kavrayıp kafamı göğe çevirdi ve sert bir ses tonuyla sordu: “Ne görüyorsun?”. “Benden şiir bekleme dede” dedim. “Ay işte!”. Sesi şimdi daha da yükselmişti ve daha da sertti: “Peki n’apıyor?”. Çenem hala elinde sıkıca duruyordu ama bu gülümsememe engel değildi: “Ne yapabilir ki? Parıldıyor.” Dedem son kez sordu: “Peki ne kadar?”. “Kendini parlatacak kadar” dedim. Dedem çenemi bıraktı, çay bardağındaki son yudumu da dikip normal, hatta normalden de düşük bir tonda şöyle dedi: “İşte evlat, herşey böyledir. Güneş? O da böyledir, yanlışlıkla başkalarını parlatır; o aptal, yanan taş parçası. Sen sen ol, bulduğun şeyde senin için en iyi olanı al. Ve fazlasını isteme, duydun mu beni? Fazlasını isteme.” Gözümde kötü bir adam gibi durmadı dedem, ona katılmasam da. Şu eski umutsuzluk işte, dedim kendime ve gülümsedim. Ay’a haksızlık mı ediyorduk sizce peki, işte bizim birbirimizi görmemize yetiyordu. Dedem gülümsememi görmüştü işte. “Dinlemeyeceksin değil mi öğüdümü, aslında benim de dedemin öğüdü bu bana, ona da dedesi öğütlemiş ve hiçbirimiz...” kısa bir süre durakladı sonra efkarlı bir ses tonuyla devam etti “öyle görünüyor ki sen de dinlemeyeceksin ve bu döngü böyle...”. “Yavaş ama dede” dedim “ne güzel ve haklı gerçeklerden ne kötü genellemelere ulaşıyorsun; evet bu böyle, ama bu sonsuza dek böyle olacak diyemeyiz”. “Gençsin, öyle ya” dedi. “Bu gençlikle ilgili değil, bu umutla ilgili” dedim. “Şu gemiler örneğin, hiç yeni ve iyi şey getirmediler mi bize? Doğrusu bu ne haksızlık. Ne haksızlıklar yaptık kendimize böyle! Onlar göklerden gelince, onları göklerde inşa edenin biz olduğunu anlayamayacak kadar kaybetmiştik aklımızı. Umudun gemide değil ama gemi yapmamakta hiç değil, gemi yapanda olduğunu unutacak kadar, evet bu basit gerçekleri unutacak kadar aptallaşmıştık sadece” dedim. “Doğrusu bu yaşta bu zeka! Aferin evlat, saygılıyım düşmanımın zekasına; ama şu hastalığına, hafızasına değil. Ben hatırlatayım senin bana anlattığın şu gece masallarını şimdi sana. Onlarda yeni olan ne vardı? İyi hatırla! Sen küçükken sana anlattığım masallara benzemiyor mu onlar? Düpedüz benim sana anlattığım masallar değil mi onlar? Şimdi şu gemiler… onlara ne gerek vardı, onlar gelmeden önce de varsa aynı masallar.” Gülümseme sırası dedemdeydi şimdi, e haklıydı, kazanmıştı ve tadını çıkaracaktı elbette. Bozmaya çalışmadım ben de sevincini. Ama ben, ben değişmeyecektim.
Size anlatmış mıydım Ay’a yanlışlıkla nasıl gidildiğini... Kahretsin, al işte tam sırası: Biri sesleniyor, Erdinç diye, seslenmek mi, çatlayana kadar bağırıyor neredeyse. Pencereye çıktım. Arkadaş. “Ne var oğlum, ne bu bağırtı, sus yoksa ‘çocuk uyuyor’ derler sana”. “Zevzeklik etme de hemen aşağı gel. Meydanda yeni bir gemi inşası var. Çok eğlenceli! Gel bak, hadi, kaçacak.” Hakikaten bu gemi yapımında iyice hızlanmışlardı. Artık yüksek amaçmış, yapınca Tanrı’ya gidecekmişiz; unutulmuştu bunlar. En ufak bir talep olmaya görsün, hemen hızla yapıp ortaya salıyorlardı, nereye giderse gitsin -müşteri bulsun da. Talep olmadığında kendileri yaratıyordu talebi. Hemen herkes bilir hale gelmişti gemi yapımı hakkında bir şeyler; ustalara da kutsal emeğe de yer kalmamıştı. Hele yoğun sevgi, kimse hatırlayamazdı bu gemi olayıyla ilgisini. Hiç bahsetmemek en iyisi. Zaten Ay’ın da artık kadın olduğundan şüpheleniyorum, kadınlar yükselttiler seslerini: “Hayır, erkektir O!” diyorlar. Yeterli bu kadar. Kusura bakmayın, acele ediyorum, hemen gitmek zorundayım buradan ama n’apayım; yoksa eğlenceyi kaçıracağım!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
muhterem, kadin


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Kadın--Erkek patis Komik Çizgiler 2 13-12-2007 22:51
8 Tip Kadın silent Komik Çizgiler 9 04-07-2007 05:40
Adam ve Kadın osslem Hayata Dair.. 2 16-06-2007 11:54
Bilgisayar ve Kadın sea4ever Komik Çizgiler 0 10-02-2007 02:16


Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:46 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org