|
|
| Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat.. |
Kendi DenemeleriniZEdebi Mevzular içerisinde Kendi DenemeleriniZ konusu: ---Hiç sanmıyorum---
Bir fincan kahvenin havaya verdiği ısıyı görebilirmisin?
Hayallerin ile yeni bir dünya yaratabilirmisin,ve balkonunuzun karşısındaki o büyük ve heybetli çınar ağacının dalından kalkan kelebeğin dalda bıraktığı o eşsiz ...

31-08-2007, 11:57
|
 |
LiberterKedi
|
|
Üyelik Tarihi: 29-08-2007
Nerden: Olimpos
Yaş: 24
Mesajlar: 111
|
|
Kendi DenemeleriniZ
---Hiç sanmıyorum---
Bir fincan kahvenin havaya verdiği ısıyı görebilirmisin?
Hayallerin ile yeni bir dünya yaratabilirmisin,ve balkonunuzun karşısındaki o büyük ve heybetli çınar ağacının dalından kalkan kelebeğin dalda bıraktığı o eşsiz sarsıntıyı gözlerken bişeyler hissedebilirmisin sen?
Hiç sanmıyorum.
Korkularına bağlandığın kölelik ile,yaşamında durduğun noktada,
yok olmayı arzuladığın zamanda
zaten bir hiçtin sen
bunu kabullenmesende....
Yaşamında düşündüklerin ile,yaşattıkların ve
yaşadıkların ile.Umutlarına bel bağladığın
geleceğinle,yok olmuş gidiyorsun
fakat sen farkında değilsin.
Farkında olduğunu söylesende
Hiç sanmıyorum...
“Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana… “
F.W.Nietzsche
|

31-08-2007, 12:06
|
 |
LiberterKedi
|
|
Üyelik Tarihi: 29-08-2007
Nerden: Olimpos
Yaş: 24
Mesajlar: 111
|
|
Toprakları üzerlerinde ölenlerin, ruhları rahat mı acaba. Verdikleri mücadelelerinin tohumları nasıl gelişecekti. Rüzgar, su, güneş ne yöne eğilmesini sağlayacaktı onların. Yıllar geçtikçe, günler zamanda kaybolup yeniden göründükçe gelenlere dair, yaşanılanlar ve yaşatılanlara dair ne olacağini tahmin edebilmeme rağmen kestirmek istemediklerimden olsa gerek suskunluğum.Dünya açık bir name gibi insanların karaladıkları, yazdıkları, söylemeye korktukları, korkularına bağlı olarak onlara kesilen cezların üstüne gidemeyişleri, korkuları ile sürekli kendilerini sınırlandırmalrı ürkünç bir hal alıyor.
Kamplardaki çocuklar, silah gölgesi altında bir çıkar mücadelesinin tohumsallaştırmaları haline getirlmiş savaş çocukları nasıl yetiştiriliyor, rüzgar ne yöne eğiyor görebiliyormusunuz. Savaşın doğruluğu kuzeydemi, güneydemi yoksa batımı haklı doğu mu. Bu savaş ne için kimin için sordunuz mu "yok" davadır bu.Geleceğin geçmişe açtığı bir dava suç duyurusunda bulunmasını haklı kılıyor geleceğin, geçmişe olan kinini. Kirlenmesine el birliği ile kol - kanat gerdiğimiz çocuklarımızın aydınlık geleceklerine, umutlu mutlu yarınlarına işledik. Kirlettik ve onları kendilerinden çaldık. Bu kabul etmekten bile korkacağimiz bir durum, ironik değil, trajik bir durum üzücü ve korkunç ne yapıyoruz biz...
_________________
“Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana… “
F.W.Nietzsche
|

02-09-2007, 10:50
|
 |
LiberterKedi
|
|
Üyelik Tarihi: 29-08-2007
Nerden: Olimpos
Yaş: 24
Mesajlar: 111
|
|
Anarşizan Bir Tavır İle!
İnsanlığın " ilkel dönem" diye adlandırılan döneminde kişi sorununu kendi çözerdi, ve mücadelesi sadece kendine karşıydı, merakı peşinden, bilmediğini öğrenme arzusunu güdüyordu bu dönemde!. Ve zaman ilerledi "uygarlık" ile birlikte "toplumsal sözleşmeler" yapıldı ve ardından" Ceza" çıktı, ceza verme görevini ise seçtiklerimiz üstlendi! Ve bunlara bağlı olarak ceza uygulayıcılarını, bizi yontmak için, başımıza yerleştirdik. Peki, cezacıların bizleri yönetenlerin, koydukları her kuralı ezen ve ardından verilen her"CezA" olay mağdurunun hasarını onarıyormuydu, intikam isteğini dindiriyormuydu, barışa imkân veriyormu? Ya da verilen"cezalar" tecavüz edilen kadınlardaki yarayı sarabiliyormuydu? Tabiki " HayıR" "İmkânsızın kıyısında öfkeli ve eğri bir hayat yaşamayı seçmiş olan biz toplumdüşmanları, hayatlarına isyan eden " Beyaz Zenciler" bizler. Neden kurallar ile sınırlandırılmaya mahkum edilmek zorunda bırakılıyorduk acaba düşünemiyorlarmıydı cezacılar, verdikleri cezalar ile günümüzde bıraktıkları dünya yaşanabilinir bir dünya mıydı! Deünyada şimdi süre giden;
Yalnızlık,yabancılaşma,şiddet,pornografi,tüketim ve şöhret açlığı içerisinde sürünen insanoğlu ne kadarda acınacak haldesin!
Kirlenmiş ve hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk olan televizyondan kazanılmış kişilikleriniz ile daha ne kadar bu monoton yaşamınızda bir gösteri kızı gibi caka satacaksınız. Sizi perde arkasından acı bir tebessüm ile izleyenleri ne kadar daha görmezden geleceksiniz.Kapitalist dünyanın karakterleri, kişilik pazarlayıcıları ne zamana kadar pazalıyacaksınız kendinizi. Ürkütücü tüketim, popülerlik çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama size göre bu yazı belkide!Ama çırpınmayın daha fazla gerçekliğin içerisinde boğulacaksınız. Medya, şöhret ve popüler kültürüne yönelik eğilimleriniz ile yarattığınız sahte cennetinize, girmeyenler olduğunu görünce elinize aldığınız abaların altından, salladığınız sopa darbeleri ile unutmayın ki bize ulaşamazsınız, ulaşsada yıkamazsınız, yıksanızda ezemez, ezsede toprağa karışıp bir çınarın bünyesine karışır asırlarca sürer gideriz bizler.. Fransa'daki toplumsal hareketlerden, Filistin mücadelesine, Amerika'daki KaraPanterler Hareketine, Türkiye'deki verilmiş anti-emperyal mücadele gibi çok sayıda mücadeleyi ne kadar görmezden gelsenizde biz tarihin her anında ve her böyle mücadelesi içerisinde, sizin kurallarınıza karşı anarşizan bir tavırla karşı duracağız sizlere karşı!
“Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana… “
F.W.Nietzsche
|

04-09-2007, 00:49
|
 |
LiberterKedi
|
|
Üyelik Tarihi: 29-08-2007
Nerden: Olimpos
Yaş: 24
Mesajlar: 111
|
|
Geceden kalma,gözlerimdeki bu pus.
Dünden,sabahtan yakınsama bu isyan.
Tansökümüne doğru ağırlaşan
göz kapaklarımdır.Benim dünyaya
karşı olan kepenklerimdir onlar.
Ve içime dönük pencerelerim.
Etrafı eskimiş,çerçeveleri çürümüş hayata
karşı üzerime sarılı jelatinim tenim.
Yaşamım içerisinde gündüze inat
yaşatır geceyi bana,kalbimdeki deniz fenerim.
Yarınımın ağacının üzerine çıkar balıklar için
hayallerim.Bir salıncak kurar deniz,
ardından kuralsızlıklar için,kuralların çürümüşlüğünü
göremeyenlere bakar,sapsarı bir surat ve puslu iki göz ile..
Ve meyve vermezse ağaç,yapraklarda gizlenen
incileri serper denize.Ve incİnin pabuçlarına
bakmaz,kendini beğenmiş salatalıklar
dolusu denizde,nereye gideceğini düşünmeksizin,
düşürmez kötünün gölgesini tansökümüne gözlerim.
İyiliği besleyen usla,beraberindeki
ustaca yokluğa nihil kıtlıkları paylaşan
anarşistleri,yermeye çalışsalarda,
hiçbirşey dize getiremez unutma
Her çocuk doğduğunda kuralsızdır!
Seni gidi yönetim düşkünü sülük...
“Ben nehir kıyısındaki parmaklığım; tutunabilen tutunsun bana ama koltuk değneği değilim kimse yaslanmasın bana… “
F.W.Nietzsche
|

04-09-2007, 01:02
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Avuçlarımda kalan neyin birikintisidir acaba? İlerleyen zamanla birlikte değişen benden kalanlar mı yoksa hayat değişirken, insanlar değişirken, simalar değişirken ve ben bu değişikliğe henüz ayak uydurmuşken ellerimde tuttuğum asıl olan, özüm olan ben mi?
Beklide yanlış anlaşılmalardan ibarettir bu belirsizliktir. Herkes her kelimeye kendine göre anlamlar yüklüyor. Artık cümlelerime başlarken ‘ Lütfen Türkçe sözlükteki anlamlarıyla yorumlayın.’ ikazını yapmak zorunda kalıyorum. Anlatımlardaki benzetmeler çoğaldıkça kişiler kendilerini de benzetmeye başlıyor ona,buna,şuna… Fakat sadece kendilerini değil beni de uymadığım kalıplara sokmaya çalışıyorlar. Nedendir bu gerçekle uğraşma çabası, asıl olanı değiştirme çabası? Kabul etmek bu kadar zor mu? Olduğu gibi bırak , olayları olduğu gibi yaşa, sen yaşayamıyorsan da başkasına müdahale etme.
Düşünmek istemiyorum artık bilinmeyenleri, yarını, tanımadıklarımı. Aşk şudur, sevgi budur, nefret odur diye anlatıyor herkes ve atılan her adımın altında bir sürü sebep arıyorlar. Çok basit bir gerekçe ‘Çünkü ben adım atmak istedim.’ deyince birden sessizlik çöküyor kişilerin üzerine ve şaşkınlık tepkisi ‘Aaaa…’. Sanki birden elektrik kesilmiş, herkes karanlıkta kalmış ve ‘Aaaa…’ diye bağırıyorlar. ‘Ne oldu? Neden şaşırdınız?’.Olaylar kendiliğinden gelişince şaşkınlık tepkisi veriyor herkes. Arkasından telaşa kapılıyorlar, değiştirmek lazım diye.
Akşamüzeri ellerimi cebime sokup, dilime en sevdiğim melodilerden birini dolayıp yürümek istiyorum, hatta bazen kendimi böyle hayal etmek bile huzur verir bana. Şimdi yine nedenini sorarsınız. Neden yok. Çünkü huzurlu oluyorum. Doğru cevap bu mudur sevgili öğretmenlerim? Sanki sınavdayım her zaman ve 4 yanlış 1 doğrumu götürüyor. Aman hata yapmayalım. Bu kaygı çok fazla. Bir kaçış yolu, minicik bir delik bulabilseydim emin olun o yolu kullanırdım. Ursula K. Leguin’nin Uçuştan Uçuşa adlı kitabındaki gibi olsaydı dünya. Havaalanlarından farklı ülkelere değil, farklı boyutlara yolculuk yapabilseydik. Farklı hayatlar olsaydı kendi dünyamıza, içinde yaşamakta olduğumuz hayata paralel olan. Ben heralde insan ilişkilerinde art niyetlerin bulunmadığı, sevinçlerin ortak yaşandığı diyarı seçerdim. Bülent Ortaçgil’in küçük kedilerinden olurdum. Yemekleri ortak, yatakları bir,sevinçleri hepsinin olan küçük kedilerden.
Şimdi tekrar avuçlarıma bakıyorum da pek bir şey kalmamış. Nereye kayıyor veya kim alıyor elimden önemsediklerimi?
|

04-09-2007, 01:03
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Cevapları kovalamak boşlukta koşuşturmak gibiymiş. Gerçek olan tek şey ben ve aradığım her şey benim içimde varmış. Ne koltuğun altından,ne paspasın,ne de farklı beyinlerde.
Hep sonuca önem verdim. Cevapların orda gizli olduğuna,ulaşılması gereken duvarın arkasında olduğuna inandım. Ne yazık ki hiç ulaşamadım. Aramızdaki mesafe dün ne kadarsa bugün de o kadar. Sorun nerde? Yanlış yerler yanlış bayraklar dikmişim,fazla detaylı arayıp gözümün önünde olanları görememişim. Bazen basite indirgemek gerekiyormuş hayatı. En kolay yolları seçip en uzaklara erişmek gerekiyormuş. Bense dallandırıp budaklandırmışım her şeyi aklımda ve çözümü ise tek bir olaya bağlamışım. Değil. Bu kadar zor değil. Sadece kendimi zorlaştırıyorum. ‘Hadi bakalım aş bu engeli de görelim ne kadar güçlüsün.’diyerek kendimi sınamışım. Evet güçlüyüm ama bir yanımda bir o kadar zayıf. Zayıf yönüm öne çıktığı zamanlarda kendimi yağmur altında sırıl sıklam olmuş kedi yavrusu gibi hissediyorum. Gökyüzünden saçılan damlalar sanki sadece beni ıslatmak içinmiş gibi geliyor bana. Ne yapsam da kurtulsam bu damlalardan, bu ıslaklıktan. Böyle zamanlarda kızıyorum kendime. Gereksiz kızgınlıklar, gereksiz pişmanlıklar yaşıyorum kendi içimde. Olabilir. Güçsüz de güçlü de olabilirim. Çünkü hepsi ayrı bir anlam ve tümü bende. Her geçen gün yüzlerce kelime yazıyorum bu deftere ve kelimelerin hepsi farklı anlamlar ifade ediyor. Fakat ana tema her zaman aynı. Mutsuzluğum,çaresizliğim,yalnızlığım. İşte farklı bir karmaşa daha. Mutluyum,çaresiz değilim ve yalnız değilim aslında. Aradıklarımı buldum,kendime güvenimi buldum. Daha iyi girişimlere adım atmaya çalışıyorum gelen güven sayesinde. Bu seferde aklımı kurcalayan bir sürü soru var karşımda. Acaba ile başlayan cümleler. Sorular ne kadar çoğalırsa o kadar geri adım atıyorum. Sevmiyorum soruları ve sevmediğim için de fazla sormuyorum insanlara. Konuşmak bundan ibaret değildir. Anlatmaktır konuşmak. Kendini anlatmak,etrafını anlatmak. Cümlelerin sonuna soru işareti yerine nokta koymak. Noktalar yeni başlangıcın habercisi. Sürekli anlattıklarını yenilemek. Bu kadar basit işte her şey. Sonların arkasından yeni başlangıçlar. Dolayısıyla sonuç yok. Yani bugüne kadar sonuç elde etmeye çalışmışım ama yok. Demek ki hata bende değil, ulaşmak istediğimde.
Bırak aksın zaman,dönsün dünya. Bırak her şeyi ve gülümse akan zamana. Gülümse ki adın güzel tınlasın kulaklarda. Gülümse ki insanlarda sana gülümsesin,aynada ki yansıman da sana gülümsesin. Ruhunu azad et istediği gibi davransın, emin ol o zaman boşlukta koşturmadığını anlarsın. Ya da sana anlamsız gelen her şeyi doldurmaya başlarsın. Bırak kendini ağla, eğer ağlamak istiyorsan. Ama gerçekten ağla ki arkasından gelen mutluluk buruk olmasın. İşte bak her şey çok basit. Ne istiyorsan onu yap ve yansımana bak.
|

04-09-2007, 01:03
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Gülümsüyorum artık insanlara,etrafımda gelişen olaylara. İyi de olsa,kötüde olsa tebessüm edip arka sayfaya atlıyorum. Sadece dinliyorum insanları ve okumaya çalışıyorum hayatı. Sabit bir duygu ifadesi var yüzümde. Tebessüm. Duyduklarının seni mutlu edip etmediğini belirtmeyen ifade. Bunu seçmemin sebebi insanlar. Eğer üzüntümü belli edersem kimisi bana üzülüyor, hatta benden çok üzülüyor. Kimisi de bendeki duvarları aşmanın yolunu bulduğunu düşünüp içime girmeye çalışıyor. Aklıma sızıp benim bin bir emekle oluşturduğum hayallerimi yıkıp yerine kendilerine göre kuleler dikmeye çalışıyorlar.
Tekrar eski yıkıntılardan ve yeni umutlardan oluşan bir hayal kuruyorum aklımda. O dünyada yaşamaya başlıyorum ve mutlu oluyorum. Gerçek dünyadan çok uzakta,daha güneşli bir yer. İstediğin zaman yalnızsın,istediğinde sevdiklerinlesin. Geceler bile korkutmuyor beni orda. Karanlığında huzur,yalnızlığında sıcaklık var. Sanki sana kollarını açan bir köşe. Gerçekten sevdiklerimi ve istediklerimi o köşeye koyuyorum. O zaman yaşamak istiyorum,istedikçe mutlu oluyorum. Bu mutluluğu belli edersem kendi dünyamı keşfetmelerinden korkuyorum ve arkasından gelecek olan yeni mutsuzluklar.
Tebessüm etmek en doğrusu. Ne mutlusun ne de mutsuz. Kimse bilemez içini. Hiç mi ihtiyacım yok insanlara? İstemeden de olsa hiç mi nemlenmiyor gözlerim? Ama insan beyni bu. Ne düşünürsen o olur. Üzgün olmak istemiyorsam üzülmem ya da mutlu olmak istemiyorsam sevinmem. İçimde tutabilirim hepsini dolana kadar. O zaman dans etmek lazım. İnsanın kendini rahat bıraktığı an. Hareketlerinde sınır yok. Sanki ruhun çıkar senden ve bir adım ötene gider. Yapman gereken hareketleri sana gösterir. O zaman ruhun ne istiyorsa onu dökersin ortaya. Bir elin buruklaşıp süzülürken diğeri havalara çıkar. Buna deli gibi dans etmek diyorlar. O zaman deli olmak beni rahat ettiriyor. Çünkü sadece o an kendim olabiliyorum. Ertesi gün kendi dünyama gittiğimde yanımda daha güzel şeyler götürebiliyorum. Orda ki güzelliklerin artması bakış açımı değiştiriyor. Geleceğime çizdiğim yolu belirliyor.
Artık hep tebessüm ediyorum. Özlediklerimi,istediklerimi aklımın en sevecen köşesine koyup hayatıma yön veriyorum.
|

04-09-2007, 01:04
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Anlatamadım size hiçbir zaman kendimi. İçimi açamadım. Belki yanlış anahtardı elinizde tuttuğunuz. Beni kendi hayatınıza sokmaya çalışırken siz beni hep kapı dışında bıraktınız. Kendinizden uzakta. Gülmekti istediğim, az konuşup doldurmamak zamanları.
Kendimi anlatamadım hiçbir zaman. Siz anladığınızı düşündünüz ama hayır. Hiç bana yakın olmayı denediniz mi? Çabalayan neden hep ben oldum? Neden bazen de sizin elinizden çıkmadı bu çabalar? Üzüntüler benden başka herkes de var. Ben hep mutluyum, ben hep sevinçliyim, benim bi hayatım yok, ben hep kendimleyim. Burası doğru. Ben hep kendimleyim. Size saygı duyuyorum sizi de kendinize bırakıyorum. Aklımdan uzak durun, beni yönlendirmeye çalışmayın. Çünkü hepiniz bugünlüksünüz. Ertesi sabaha günaydın dediğimde eskilerden kimler kalmış? Madem gidecektiniz neden geldiniz? Kendinizden kırıntılar bırakmak için mi ya da sadece canınız istediği için mi? Akbaba gibi başımda bekliyorsunuz. Bunu neden yapıyorsunuz?
|

04-09-2007, 01:05
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Bir espri yaptım aynaya ve her şey aynada ki o espriden ibaret oldu birden. Ben gülüyorum aynada ki gülüyor. Ben ağlıyorum aynada ki hala gülüyor.
Çözemedim ilk başta sebebini. O bana ait bir yansımaydı ve benden bağımsız hareket edemezdi. Anladım ki yansıyan görüntü içimden akıp giden üzüntüler, aklımda ki kaygılar ya da beynimde uçuşan bin bir yarasa değil. Sadece sahnede nasıl duracağını çok iyi bilen bir kişinin elinden çıkmış mutluluk rolü.
Evet, bu sahnede nasıl durmam gerektiğini çok iyi biliyorum. Yalanları söylemeyi bırak kendimi kandırır oldum artık. Aslında bu oyunda rol alan kimseye yalanlar söylemedim, ilk önce kendimi inandırdım olmayan şeylere ve ona göre yaşadım hayatımı. Belki çok kalp kırdım ama kırılan her kalbe karşılık benim içimde kurduğum şehir de yavaş yavaş yıkıldı. Fakat anladım ki bazı hisler insana o kadar ağır geliyor ki sen bile anlamıyorsun bunun ne olduğunu . Dolayısıyla ne şehrine o kimliğe uygun bir insan yerleştirebiliyorsun ne de onu yok edebiliyorsun. Gerçekle hayal arası bir şey. Tekrar mutluluk oyununa döndüğünde etrafındakilerin sana daha bir soran gözlerle baktığını görüyorsun, kimisi hafif şaşkın. Koşa koşa o ilk esprini yaptığın ve kendine en mutlu gülücüğünü taktığın aynanın karşısına gidiyorsun. ‘Acaba makyajım mı aktı?’ diye. Fakat baktığında akanın makyaj değil de düşüncelerin olduğunu görüyorsun. Gözlerin daha masum, her zaman ki renginden daha koyu, hafif sinir, hafif güvensizlik, biraz mutsuzluk, biraz biber, biraz tuz. Hepsi birbirine karışmış. İşte o an anlıyorsun ki başrolü başkasına vermişler bu oyunda. Çünkü oyunun adı ‘Mutluluk’ sen ise maskeni düşürmüşsün artık.
İşte ben de böyle atıldım hayatımdan ya da kendimi daha iyi tanıdım ve yanlış sahnede yanlış oyunu oynadığımı anladım. Yani kendimi daha iyi tanır oldum. Çünkü bu sefer aklımda kendimden sakladığım hiçbir düşünce yok, kendime söylediğim yalanlar yok. En değer verdiklerimi bile kaybederken aslında o kadar değerli olmadıklarını anlıyorum. Bunca yıldır hep tozlu kitaplar arasında bıraktığım, bir kimlik veremediğim, gerçekliğine inanmadığım aşkı tarif etmeye çalışıyorum. İlk seferde uygun cümleleri uygun yerlere koyamayacağım belki ama biliyorum ki doğru cümleleri ben zaten kurmuştum. Artık sadece bunları anlamlı bir şekilde birbirine bağlamak kalıyor.
|

04-09-2007, 01:05
|
|
Normale dönmüş
|
|
Üyelik Tarihi: 03-02-2007
Yaş: 24
Mesajlar: 446
|
|
|
Gündüzün güneşi battıktan sonra gecenin ayı gökyüzündeki yerini alana kadar geçen bir zaman dilimi var. Akşamüzeri. Karanlığın ve aydınlığın kendini gösteremediği tek vakit. Nötrdür gün. Yaşamakta olan gün bütün olumsuzlukları dibe batırıp ertesi güne sağlam bir giriş yapmak için bekler. Kendisinden sonra gelene raporunu sunabilmek için muhasebesini yapar akşamüzeri ve saatin 12’ye vurmasını bekler. Kendi içinde yaşattıklarının getirisini ve götürüsünü hesaplarken hiçbir duygu beslemez içinde. Çünkü kendisini boyayan ne güneş vardır tepesinde ne de ay. Gölgeye düşer. Ne mutlu, ne mutsuz. Kimsenin dokunmadığı, müdahale etmediği kısa süre. Kendi kendine, kendini tarif etmeye çalışır. ‘sevinçlerim mi var yoksa hüzünlerim mi?’. Normal aslında her şey. Ne sevinç ne de hüzün vardır içinde. Rahat bırakmış ya etraf onu sakinliği yaşamak ister o anda. Yavaş dönsün dünya, tatlı essin rüzgar, usulca aksın hayat.
Lütfen hayat usulca ak . Ben de akşamüzerimi yaşayıp, duygularımı tartıyım. Sakin yürü yanımda. Çat kapı gelenler çok ani oluyor, hızlı düşünemiyorum o anda. Gölgede kalayım biraz. Her şey çok aydınlık olunca ışığa alışıyorum karanlık gelince gözlerim kamaşıyor. Biraz olsun gölgende miskince oturayım. İçimden sileyim yaşanmış mutlulukları ve mutsuzlukları, ertesi güne yepyeni gireyim. İmkansız değil mi? Herkesin kendi elinden tuttuğu bir zamanda yaşıyoruz ve sende herkesin yaptığını yapıyorsun değil mi? Bir an evvel yaşa beni ve yanından gideyim diye düşünüyorsun sanırım. Anlam veremiyorum bu kadar zıtlığa, bu kadar dik yokuşlara.
Akşamüzerinde bırak beni. Gökyüzüne baktığımda gerçek mavisini görebileyim ya da denize bakınca suyu. ‘Gerçek olan sen misin?’ diye sormayayım yalanlara. Rahat olayım. Kimsenin karışmadığı gölgemde kimseye karışmayım. Duvarlar ördürme etrafıma artık. ‘Bu koyduğun kaçıncı tuğla? Kaç tane tuğla daha var?’. Duvarları bile o kadar hızlı örüyorsun ki her kafamı kaldırıp baktığımda görebildiğim uzaklar biraz daha yakınlaşıyor. Dolayısıyla hayatım sen benden artan her duvarla birlikte uzaklaşıyorsun. Kendi elini tutmayı bırak gel birazda bana destek ol.
|
|
Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
|
|
|
| Seçenekler |
|
|
| Stil |
Normal
|
Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 00:59 .
Powered by vBulletin® Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.
Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org
|
|
|
|