Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir!

Hercaİ

Edebi Mevzular içerisinde Hercaİ konusu: HERCAİ Her şeyi nihayete erdirmeye yarım saatlik yol kaldı. Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyor. Ağaçlarla çevrili yolda bir adım önümü göremeden yürüyorum. Yağmur, biraz sonra nihayete erdireceğim yüklerden beni hafifletircesine, tepeden ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 16-08-2007, 11:36
Henüz arızalanmış
 
Üyelik Tarihi: 16-08-2007
Yaş: 32
Mesajlar: 3
Standart Hercaİ

HERCAİ

Her şeyi nihayete erdirmeye yarım saatlik yol kaldı. Yağmur, bardaktan boşanırcasına yağıyor. Ağaçlarla çevrili yolda bir adım önümü göremeden yürüyorum. Yağmur, biraz sonra nihayete erdireceğim yüklerden beni hafifletircesine, tepeden tırnağa yıkamakta.

Hava, puslu ve mistik bir ortam yaratmakta. Çevremde bulunan her cismi var olduklarından başka başka şekle bürümekte.

Nihayet göle ulaştım. Bir zamanlar tam da bulunduğum noktada camlardan yapılma bir göl evi hayal ederken mutlu, huzurlu, şimdi tamda hayallerimi başlattığım noktada her şeye son vermeye geldim. Huzurlu olmak için.

Kulağıma gelen huzur saçmakta olan bir melodi, yapmakta olduğum işe ara vermek zorunda bıraktı beni. Sol tarafımda, birkaç metre uzağımda bir karartı, net göremiyorum.

Yaklaşırken, ayaklarını suya sokmuş, göğüsleri saçlarıyla örtük, üstsüz yalnız başına oturan bir kadın olduğunu fark ettim. Teni, buharalı tüccarların kadifesinden de narin, hercailer kadar pürüzsüz dokunulası güzellikte. Puslu hava bile görüntüsünü değiştiremiyor, kendisi mistik ama bir o kadar da karşımda varlığıyla duruyor.

Üzgün, benim gibi final kurgulamakta diye düşünürken, bir an göz göze geldik. Bakıştık, kıpırdamadan uzun bir süre öyle kaldık. Ceketimi sırtına geçirerek yanına oturdum, yaptığı gibi ayaklarımı soya soktum. Varlığı, beni derinden etkileyen bir sükûnet timsali ve huzur saçan bir deniz fenerini andırıyordu gözleri. Melodisine devam etmesini istedim. Fakat susuyor, gözlerimin içine bakıyordu. Sanki ruhumu okumak istiyordu. Beni derinden etkileyen kokusunu alamıyor olsaydım gerçek değil de rüya gördüğüme kanaat getirecektim.

Öylesine mahzun, öylesine sade, duru bir güzelliğe sahipti ki etkilenmemek, böylesi bir güzellikle yaşama isteği duymamak ve hatta her şeyi nihayete erdirmeye karar vermişken, tekrar sil baştan arzularımı paylaşarak, yaşama isteğinden alı koymak kendimi, aptallık olacağına karar verdim. Beni, yapmam gereken işten alıkoyacak kadar vazgeçirten o huzuru, acaba ben ona yansıtabilmiş miydim?

Nasıl söyleyebilirim, yüreğinin yaralarını gördüğümü, benim kininde farksız olduğunu. Söyleyecek o kadar çok şeyim varken anlatamamak. Çorak toprak suya hasret gibiyken, durma, yağ gönlüme, yağ ki sil pasını diyememek ne zor. Daha neden burada oturduğunu dahi bilemeden. Ama bir şeyler de yapmam gerektiğinden emindim artık.

“Şans kapıyı çalınca durma, aç kapıyı ardına dek derlerdi hep.” Karşımda durmakta olan bir şanstı. Varlığından bile huzur bulduğum, gözleri, yolumu aydınlatan bir deniz feneri. O da aç huzura, enkaza çevrildiği sevdaların yıkıntısını onarmasına yardımcı olacak biri gerek diyordu üzgün hali. Bunları düşünürken yapmaya geldiğim işten tümden vazgeçmiştim. Tam o sırada benim gördüklerimi o da görmüş ve beni anlamış olmalı ki,

“Şelale gibi asi gönlüme atlamaya, çiçekler kadar narin olan gönlüme arı gibi konabilir misin?” dedi.

Soğuk kış gecelerinde, yüzüne açılan kapının tebessümünü yayan dilenci çocuk gibi gülümseyerek,

“Konarım. Sen, her biri kırık cam batması gibi beni sızlatan sevdaların yaralarına merhem olabilecek misin? Keklik olan gönlüm, uçtu kayadan sevdalara, düşürdüler kanadı kırık. Kan damlar gagasından, varıp bir yol derman olur musun, öpebilir misin yarasından?”dedim.

Deniz feneri olan gözleri daha da ışıldayarak,

“Öperim. Ya sen? Susmuş, ötmeyen, kanadını çırpamayan keklik gönlüme, varıp bir yol yoldaş olabilir misin? Kabuk bağlamış yorgun yüreğime sırdaş olup, bin bir gece masalları anlatarak kabuklarını soyabilir misin? Her gece yenileyerek çıkarabilir misin sabaha?” dedi.

Aynı dertten muzdarip iki arkadaşın yıllardan sonra tesadüfen karşılaşmış, hasret gidermelerine andıran sohbetimiz devam ediyordu.

“Çıkarırım. Ya sen? Sen bilir misin tanıdık biri ve ses, aşina olduğun görüntülerin olmamasının kederini, varlığını anlamlandıran tüm nesnelerin yokluğuyla, yaşamanın yalnızlığını büyüten yüreğime varıp rehber olabilir misin?” dedim.

“Olurum. İhanetlere uğrandı yüreğim. Yusuf misali çöllerde dipsiz kuyulara terk edildi. Yüreğimin çöllerinde umut olabilecek misin?” dedi.

“Benim adım umut.” Dedim.

Bu son sözlerimin içtenliği ve böyle bir karşılaşmanın, konuşmanın, yıllardır özlem ateşinin bittiğinden tüm kâinat şahitti, doğduğum ilk gün ki gibi arı, temizdim şimdi. Altında ezilmekte olduğum gam, tasa ihanet ve keder’den eser kalmamıştı bende.

“ Umutlarımı aşılayacağım sana. Tüm denizler bizim olacak. Sen bana geldiğin dünyayı bense sana benim kini armağan edeceğim.” Dedi.

Mutluluktan mıdır nedir ayağa kalkmaya yeltendim kalkamadım. Karşımda gülerek, bacaklarıma bakmaktaydı. Bende gülerek eğilip bacaklarıma baktım. Balık adamdım.



idriskenc@hotmail.com

ROSTOV-RUSYA 18.06.07

• lacivertsanatdergi ağustos 2007
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 16-08-2007, 11:50
...Dengesiz...
 
Üyelik Tarihi: 01-02-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 25
Mesajlar: 2,260
Çok güzel bir yazı.
Harika bir betimleme.
Sanıyorsam sizin yazınız.
Tebrik ederim sizi.
Kaleminiz baya kuvvetli.

Devamını bekleriz.
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 22-08-2007, 11:52
Henüz arızalanmış
 
Üyelik Tarihi: 16-08-2007
Yaş: 32
Mesajlar: 3
Standart Limon Ağacı

LİMON AĞACI

Oldukça yoğun bir gün geçirmiş, dinlenme salonuna yorgunluk kahvesi içmeye gitmiştim. Yeni bir misafirim olduğu haberiyle odama döndüm. Siyah takım elbiseli, otuz yaşlarında, oldukça düzgün fiziğiyle misafirim, odamda beni ayakta beklemekteydi.

“Merhaba, benimle görüşmek istiyormuşsunuz buyurun sizi dinliyorum.”dedim. Gülümseyerek.

Karşımda ne istediğini bilen biri edasıyla gözlerimin içine bakıyor ve beni süzüyordu.
“Merhaba” dedi işaret etmiş olduğum sandalyeye oturarak,

“Bana yeni bir ülke yaratmamı ve yeni bir başlangıç yapmamı istiyorlar. Sizce bu mümkün mü?” dedi.

Beklemediği bir darbe almış boksör gibi afalladım.

“Biraz daha açık konuşamaz mıyız? Yaratmak, inşa etmek gibi mi?” dedim. Birazda afallamamı savuşturmak için.

Güldü ama yılların yorgunluğu, hayal kırıklıkları, serzenişleri, özlemlerini okuyabiliyordum yüzünden. Gülerek bunları kapatmayı beceremiyor sanki çokta umursamıyordu.

“Benden kaçmamı bekliyorlar, bilmezler ki özlemlerimden dolayı hep kaçtım. Artık kaçacak yerim kalmadı. Bugün elime ulaşan bir mektupla.” dedi ve derin düşüncelere daldı. Tekrar konuşmaya yeltendi nedense sustu.

“Pekâlâ, uzunca bir süre laflayacağa benziyoruz. Bu arada bir şeyler içmek ister misiniz?” diye sordum.

Kabul etmeyerek bir sigara yaktıktan sonra devam etti konuşmaya…

“Gidecek başka bir ülke yok, yaratmaksa; bizi şekillendiren, elmas gibi yontan etkenleri unutamayacağımıza göre ya da beynimize format atamayacağımız gibi, gitmek ya da kaçmak adına çırpınışlar da nafile. Yeryüzünde bulunan canlılar arasında kendini en iyi kandırabilen ya da tek kandırabilen biz insanlar, kendi içimize yöneldiğimizde ancak bunu fark edebiliyoruz. Oysaki denizi besleyen dereler, çaylar, nehirler gibi değil mi? bizi de acılarımız kırıklıklarımız sevinçlerimizdir besleyen. Deniz nasıl ki onlarsız olamıyorsa, bizim kaçışlarımız da nafile.” Dedi.

Soluklanmadan ve beni de hayrete düşüren tane tane konuşmasıyla sıkıntılarını anlatan değil de nasihat eden birinin edasıyla konuşmaktaydı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşmanın şaşkınlığı ve bu sohbetin de hangi mecraya doğru kayacağının merakıyla dinlemekteydim.

“Kaçışlar, nebatat bahçelerinde seyre sergilenmiş, köklerinden, yurtlarından koparılmış ve güneşin az olduğu ülkelere getirilen limon ağaçlarına benzer. Güneşle beslenen bu ağaçlara, projektörler ve suni güneşlerle yaprakları doyamayacağına, kurumaktalar zamanla. Bizler de köklerimizden ve gerçeklerimizden kaçarak kendimizi kandırmaktan başka bir şey yapmamaktayız. Kendimize uygun olan koşullardan; acı, güzel ne varsa kaçmak, işkenceden başka bir şey olmazsa gerek.”dedi.

Birkaç kez müdahil olmak geçti içimden. Öyle kendinden emin ve buna müsaade etmeyecek gibi konuşuyordu ki cesaret edip bölemiyor ve usulca öğretmenini dinleyen öğrenciye çevirmişti beni ve ben de uslu bir öğrenci olmaya kararlıydım açıkçası.


“Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gider ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Ama gidebilirsek. Daha gölgemiz düşmeden hayata, kalın kapıları kapatmakta nesine. Oysaki kalın kapıları aralamak gerek. Uzaklaştırdığı ellerine uzanıp zorla boynumuza dolamak gerek. Bin yıllık yalnızlıktan sıyrılmışçasına sarılmak, rüyalarını bile kucaklamak gerek.” dedi.

Ve uzunca bir süre sustu. Söyleyeceklerinin henüz bitemeyecek gibi olduğundan, göz uçlarımla süzmekten başka bir şey yapmıyor ve bu duygu fırtınalarına iten nedeni ve neden özellikle adımı belirterek benimle görüşme isteğini düşünüyordum.
Ve devam ederek…

“Oysaki neleri heba ettik kaçmak adına. Hayat, cömert tanrıların bir hediyesi değil midir bizlere. Güzelliği, acıları, sevinçleri, hüzünleriyle bir bütündür. Bir taze kadın gibidir. Gem vurmasına izin vermeli duygulara, istediğine boyun eğmeli. Annem hep öyle yapmamı istedi. Ama bugün bunun pekte doğru karşılandığını ya da adil olduğunu kabullenemeyecek kadar kederliyim. Yine de böyle olmalı. Sizce?” diye sordu. Öfkeli, kin, nefret dolu bir bakışla.

Neden susuyor ve dinliyordum ki. Evet, kesinlikle benimle alay ediyor bir şeyleri gözüme sokarak öğretmek istiyor gibiydi. Gözlerimin içine öyle bakıyordu ki karşısında duramayacak kadar öfke saçıyordu. İçimden, sanki tüm bunları ona yaşatan benmişim gibi bana baktığından hiddetleniyordum. Ve ilk defa varlığından ve konuşmasından rahatsız oluyordum. Sualine cevabımı beklemek gibi bir niyeti yoktu. Soluklanmadan…

“Hayat, bizlere sunarken nimetlerini sonsuz, sınırsız, bizler perde perde kabul eyledik. Ne yazık ki hep işimize gelenle ilgilendik. Ya anlık zevklerimizin kurbanı eyledik ya da kaçtık. Yeni kurbanlar yaratarak. Ve ben böyle bir yaşamı tercihle karşı karşıya bırakıldım. Birilerinin kurbanıyım.” dedi.

“Kabullenmeyebilirdin.” Kendimi tutamadan ilk defa sözünü keserek dedim.

Cevap vermeye gerek duymadan uzun bir süre sustu. Bu sefer beni süzen kendisiydi. Gözleri kan çanağına dönüşmüştü ve o an çocuklar gibi ama sessiz derinden ağladığını gördüm. Görüşmem maçı kazanmaya yeminli bir boksörün randevusuna dönüşmüştü. Buna kuşkum kalmamıştı. Bu sefer beklenmedik başka bir yumrukla büsbütün afalladım. Bu gözler hafızamın yabancısı olmadığı gözlerdi, beni çok eskilere, meslek hayatıma başladığım ilk yıllara götürdü. Hafızam tazelenmekteydi. Güzel bir kadının gözlerini hatırlattı bana. Şaşkınlığımı daha atamamışken üstümden…

“Peki, doktor bey siz nasıl becerebildiniz yeni bir ülke inşa etmeyi? Annemin de muhtemelen bilmek istediği cevaptı bu. Ama bugün cenaze merasimiydi. Yazık hiçbir zaman öğrenemeyecek.” dedi.

Asıl can alıcı söyledikleri bunlardı benim için. Evet, çokta yabancısı değildim anlattıklarının. Başım önüme düşmüştü. Bu sefer içten, acıklı ama hıçkırarak ağlayan bendim. Ne kadar zamandır ağladığımı bilmiyordum. Başımı kaldırdığımda, masamda bulunan fotoğrafım ve adını dahi öğrenemediğim misafirim yoktu. Ama adımı biliyordu.

idriskenc@hotmail.com


ROSTOV-RUSYA 12.06.07
Alıntı ile Cevapla
Bütün Zaman Ayarları WEZ +2 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 11:45 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org