Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür  & Sanat ve Mizah  Forumu Ana Sayfa İletişim Site Haritası

Geri git   Felsefe, Edebiyat, Sinema, Müzik, Tarih, Kültür & Sanat ve Mizah Forumu > Geçmişten geleceğe 'KÜLTÜR & SANAT' > Edebi Mevzular

Edebi Mevzular Özgürlüktür edebiyat..


Eski ve Yeni Üzerine, Biraz da Beş Vakit üzerine...

Edebi Mevzular içerisinde Eski ve Yeni Üzerine, Biraz da Beş Vakit üzerine... konusu: Reha Erdem'in Beş Vakit filminin düşündürdükleri üzerine bir deneme... Benimde küçüklüğümün geçtiği yerler Reha Erdem’in betimlediği yerler gibiydi. Ortaokul’a kadar Manavgat’ın kırsalında kalıyordum. Manavgat’tan her gün okula gitmek için on ...

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 12-07-2007, 12:12
BuRnOut - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 21-06-2007
Mesajlar: 14
Standart Eski ve Yeni Üzerine, Biraz da Beş Vakit üzerine...


Reha Erdem'in Beş Vakit filminin düşündürdükleri üzerine bir deneme...

Benimde küçüklüğümün geçtiği yerler Reha Erdem’in betimlediği yerler gibiydi. Ortaokul’a kadar Manavgat’ın kırsalında kalıyordum. Manavgat’tan her gün okula gitmek için on beş dakikalık yol giderdik Antalya’nın sıcağında… İnsanlar kimin çocuğu olduğunu bilmeden ve bunu umursamadan limonata ve dondurma ikram ederdi. Çocuk olmanda önemli değildi, insan olman yeterliydi. Kapılar açıktı, güven vardı insanlar arasında, yüzler gülerdi, hasat mevsimi kötü geçtiğinde bile… Tarlalardan meyveler sebzeler toplanır, çoğu zaman yıkanmadan yenirdi. Suyu temizdi, musluğa ağzını dayar gönlünce içerdin. Çeşmeleri vardı, kuyuları vardı. Basitti, ama çok çaba gerektirirdi kullanması, her baba yiğidin harcı değildi kuyudan kovayla su çekmesi. Olurda düşürürsen kovayı kulağın uzayıverirdi büyükannenin elleri arasında… Dört mevsim yapacak bir şey bulurduk. Sahil yirmi dakika mesafedeydi, giderdik, koştururduk, denize atlardık… Denizi kışın en sert zamanında bile insanı kendine çekerdi, temizdi, berraktı, insanları gibiydi. Yüzen balığı görürdün. Şimdiki gibi kalabalıkta değildi, insanların tecavüzüne uğramadığı, ak kalabildiği günlerin son demleriydi. Ola ki, balık tutanlar çok şanslıysa bir gün, etrafta koşturan çocukların ellerine verirlerdi fazladan balıkları. Onlarda Karun’un hazinesini bulmuşçasına evlerine koşturarak müjdeyi verirlerdi. Çoğu zaman tok bir azarla: “ellerini temizle” sözüyle iştahımız boğamızda kalırdı, ama o tatlı heyecana değerdi. Su masmaviydi hala… Daha bilmem kaç yüz yıldızlı oteller yapılmamıştı. İnşaat faaliyetleri başlamamıştı. Hesaplamalar yapan ve bizler arasında eğlence konusu olan adamların henüz yeni yeni göründüğü zamanlardı. Aradan çok geçmedi. İki yıl sonra, anladık niye geldiklerini... Oteller, villalar ve evler yapmak için tezgahlarını kurdular. O zamanlar “çevreye verdiğimiz zarardan dolayı özür dileriz.” levhaları da yoktu, dımdızlak inşaata başlar, bütün pisliklerini etrafa saçarlardı. Biz yine de aldırmazdık onlara. Evde oyası, boncuğu, bohçası kimi zaman kadınlar toplaşırdı. Anlamazdık hiç, nedir bunlar ne işe yarar diye… Evin içini örümcek ağı gibi sarmıştı oyalı örtüler, ama hiç kafa yormaya vaktimiz olmazdı yaramazlık peşinde koşarken. Erkeklere hava atmak isteyen küçük kızlar bazılarını kaçırırdı gizlice, kimi giysileri giymeyi denerdi. Çıkarlardı kapı önüne. Ama çıkmalarıyla, annelerinin kulaklarından tutup içeri almaları bir olurdu. Bir hava atma girişimi daha söner giderdi. Erkekler içinde durum pek farklı değildi. Sevdiğin kıza kendini göstermek için bin türlü oyun yapardın, ama hiçbiri tutmazdı. Yine de herkes birbirini tanırdı ve başarısız denemeler çabucak unutulurdu. Manavgat şelalesi vardı, her şeyi silerdi. O zamanlar daha etrafı alabalık havuzlarıyla parsellenmemişti. Bir ticaret merkezi değildi. Bizim için sıradan bir uğrak yeriydi. Arada tek tük yabancı gelir, bakar giderdi. Hiçbir zaman aklımdan geçirmedim, bir gün etrafının bugünkü gibi havuzlarla çevrelenen bir göstermelik şelale olarak kalacağını… Bizim için tarlaya giderken bir dinlenme noktasıydı. Tarlada yılanlar gezerdi, cesaretli olanlar peşinden giderdi. Yeşil bile o zamanlar bize farklı gelmezdi. Nihayetinde her yer yeşillikle doluydu, ne özelliği olabilirdi ki… Eski ve yıkık dökük bir ev vardı, kimi fırlamalar hayaletli derdi, küçük olanları korkuturdu. Tek göz eski püskü odaya girmek erkekliğe geçişin bir göstergesiydi. Oraya girmeden bizim köyde erkek olamazdın. Köyde ne sinema vardı, ne kitap bulacak bir dükkan. Arada kahvehanede okunan gazetelerden başka bir şey kimsenin elinde olmazdı. Tarlada ağacın altına oturmuş kitap okuyan birini gördük mü, bize ilginç gelirdi. Hayatın içi boştu bizim için, Nietzsche’nin “kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur.” sözünü henüz öğrenmemiştim. Okul sıradan bir görevdi, gider gelirdim. Her şey temizdi, şimdiki gibi kirli değildi. Neşe daha tazeydi, her gün yeni meyveler verirdi. Umut bir uçurtmayla birlikte uçup gitmemişti. Pandoranın kutusu kapalıydı. Önce binalar arttı, binalarla birlikte kirlilik başladı. Bazı yerlerde suya bile girilemez dediler. Suya girilemeyeceğini ilk defa o gün öğrendik. Yanımdaki arkadaşımın, “su kirli, girmeyin” dendiğinde, “niye ki ben girerim, hep giriyorum.” sözü hala kulaklarıma geliyor. Onun şaşkınlığının ve saflığının üstüne ne yazık ki artık beton döktüler. Girilemese de, en azından bir su vardı. Artık o bile yok. Denizi pislettikleri gibi insanları da pislettiler. Toprak satın almak için birbirine düşenler oldu, şehre gidenler arttı. Tadı kaçtı o güzel köyünde. Şimdi pis oldu, çirkinleşti, kimse kimseyi tanımaz oldu, insanlar ev yerine villalarda oturur oldu. Okula giderken bize limonata veren kadınlar, dondurma ikram eden amcalar, kahvehanede Halikarnas Balıkçısı’nın öykülerini, Orhan Veli’nin şiirlerini anlatmaya çalışanlar artık gittiler. Yerlerine hangi dilde konuştuğunu anlamadığımız, bize şüpheli bakışlarla bakan insanlar geldi. Orhan Veli’nin şiirleri yerlerini ürün satış fiyatlarına bıraktı. İnsanlar Orhan Veli’yi unuttu, insanlar denizi unuttu, insanlar birbirini unuttu. Küresel Isınma yoktu o zamanlarda, ama insanların içleri de havalar kadar ısınırdı. Düğünlerde şölenlerde dağıtılan limonatalar, gelenler gibi sahte değildi. Limonatalar da gerçekti, insanlarda… Artık her şey pis oldu, çirkinleşti, kimse kimseyi tanımaz oldu, koca bir gecekonduya döndü benim memleketim. Artık İstanbul’un kalabalığından, stresinden, gürültüsünden kurtulmak istediğimde de gidecek yerim kalmadı. İnsanların köylerine dönecek hali de kalmadı, köylerin insanları rahatlatacak güzelliği de…

BuRnOut
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 12-07-2007, 15:08
...Dengesiz...
 
Üyelik Tarihi: 01-02-2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 25
Mesajlar: 2,226
Güzel bir deneme olmuş.
Filmi daha izlemeyedim. O yüzden açıklayıcı ya da destekleyeci birşey yazamıyorum.
Ama dediğim gibi deneme böyle güzel bir anının yansıması gibi olmuş.
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 18-07-2007, 23:39
non serviam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
M€M€ÑTØ MØRÍ
 
Üyelik Tarihi: 01-01-2007
Nerden: Asrub
Yaş: 26
Mesajlar: 1,633
Blog Başlıkları: 1
Pek az kalan değerler sessiz kalmamıza, sorumsuzluklarımıza kurban gidiyor. Anlamıyorum bu kadar mı zor karşı çıkmak, birilerine "Dur!" demek ve bu değerleri korumak?
Malesef filmi izleme fırsatım olmadığından dolayı yorumum yazı üzerine.


"Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, din sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam."
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 08-10-2007, 11:40
.........
 
Üyelik Tarihi: 21-08-2007
Yaş: 40
Mesajlar: 4,009
Blog Başlıkları: 1
Ben de filmi seyretmeyip yazıya dalanlardanım...

Yazılanları okuyunca bir çok yerinde kendi çocukluğumu buldum. Kaybedilen kendi çocukluğumuzun masumiyeti değildi sadece, canım memleketimde kaybetti masumiyetini ve onu oluşturan değerlerini. geriye de öyle çok şey kalmadı malesef. Yakında bayram var, çocukluğumun bayramlarını aramasamda, çocukluğumun sorumsuz bir gününü arıyorum elbette...
Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 08-10-2007, 14:28
hypatia - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sıtkı sıyrılmış inat yara
 
Üyelik Tarihi: 25-09-2007
Nerden: ankara
Yaş: 29
Mesajlar: 276
biz sokakta büyümüştük, tozun toprağın içinde oynayarak... şimdi binalar ondan üstümüze geliyor, o yüzden alışveriş merkezleri içimi sıkıyor diye düşünüyorum.

teşekkür ederim deneme için.
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 19-01-2008, 11:41
asmara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Raporlu Arıza
 
Üyelik Tarihi: 12-10-2007
Nerden: istanbul
Mesajlar: 730
yazı çok güzel... film de güzel mi acaba?
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 19-01-2008, 12:57
Normale dönmüş
 
Üyelik Tarihi: 10-11-2007
Nerden: Westanbull
Yaş: 18
Mesajlar: 435
Blog Başlıkları: 2
yazı harika.. Film hakkında yorum yapan var mı?
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
eski, yeni, uzerine, biraz, bes, vakit


Konuyu toplam 1 kişi okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Hayatın Acıları Üzerine duarden Felsefe 13 08-12-2007 15:11
Ölüm Üzerine duarden Felsefe 10 26-11-2007 08:23
Sanat Üzerine akeboshi Felsefe 8 07-11-2007 10:40
Etik Üzerine akeboshi Felsefe 0 10-03-2007 01:15


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 13:31 .
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO ©2008, Crawlability, Inc.

Copyright ©2007 - 2008 Anarsist.Org