Maurice Blanchot
Bir Yazı Düşünürü İçin Potre Çalışması
Maurice Blanchot, 2 Dünya Savaşı sonrası Avrupa edebiyatının özgün, gizemli, derin figürü. Romanları ve anlatılarıyla sınırlandırılıp bakıldıgında bile onu konumlamak kolay olmuyor: Beckett, Klossowski, Robbe-Grillet arasında kayan, bir tür ele geçirilemeyen bir nokta.
Bu yönünü Türkiye’de yeni yeni keşfediyoruz: Dilimize kazandırılan “Karanlık Thomas” ile. Bizi burada ilgilendiren, daha çok öteki Blanchot: Önümüze örnegi pek bulunmayan bir yazın düşünürünü getiren denemeci, eleştirmen, okur.
Önce, görünebildiği ölçüde, “kişi”ye bakmak gerekiyor belki de. Görünebildiği ölçüde derken, bir eğretilemenin peşine takılıyor değilim: Blanchot’nun (1907 dogumludur), bugüne dek yayınlanan tek fotografi, 1980’lerin ortasinda Le Nouvel Observateur muhabirinin teleobjektifle yakaladığı bir enstantanedir (sonradan Gergedan’da da yer aldı), ne ki o silüetin sahiden yazara ait olduğundan da emin değiliz. Salinger’ı da, Pynchon’u da önceleyen, belki Michaux’dan esinlenmiş bir tavır. şu farkla: Blanchot yalnızca medyadan hep uzak durmakla yetinmemiş, hiçbir toplumsal etkinliğe katılmayarak bir yazı ermişi olarak hayatını sürdürmüştür. Bu açıdan bakıldığında, atipik bir münzevi ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz Dergilerde düzenli olarak görünmüş, kitaplarını peşpeşe yayımlamaktan geri durmamış, kısacası gündemden uzak durmamıştır.
Okur Blanchot, alışverişini geçmişle sınırlı bir alana kaydırıp Montaigne gibi mesafeli durmayı seçmemiştir. Gününün yazarlarını, kitaplarını en son döneme kadar yakın takipte tuttuğu göze çarpar. İnsan da büsbütün çekilmiş değildir aslında: Yılların içinden Bataille, Klossowski, Lévinas, Jabès, Derrida, Jean-Luc Nancy gibi farklı kuşaklardan şair, yazar ve düşünür1er ile kurduğu koyu dostluk ilişkilerini koruyup ge1iştirerek geçmiştir. Bataille’in ölümünün ardından yazdığı olağanüstü bir denemede, “Dostluk’ta, sıkı diyaloğun kurallarını, ilineklerini kurcalar. Blanchot, şair kutbu Char’ın duruşunu benimseyerek, metropol odaklı bir dünyaya taşra uzaklığından bakar. Geri duruşunda, bu nedenle, bir kopuş isteğinden çok bir ayar optiği aranması doğru olur.
Yazın düşünürü olarak Blanchot’nun ayrıcalıklı önemi de temelde bu ayar optiğine bağlıdır. Bir hısımlık zinciri kurmaya yönelmek gerekirse, onun perspektifini öncüllerinden Valery ye Heidegger’inkine, ardıllarından Derrida’ya yakın görmek eldedir. Hiç kimseye benzemediği söylenemez Blanchot’nun, gene de en fazla kendisine benzediğini unutmamak akıllıca bir değerlendirme olur.
Blanchot’yu neredeyse özel bir duruma getiren faktörlerin başında, olgun döneminde verdiği ürünlerin koşutunda deneme/eleştiri bağlamında yaşanan ge1işme1er ve onun bu konudaki tavrı gelir. 1960lardan başlayarak, başdöndürücü bir hızla geIişen ‘metin bilimi”, bilindigi gibi Barthes’dan Eco’ya, Greimas’tan ‘l’odorov’a, analitik yak1aşımın egemen olmasına yol açmıştı. Yapısalcılık, yapıçözümcülük, Frankfurt Okulu’nun ça1ışmaIarının ışığında Marxçı Estetik, Lacancı Ruhçözümleme okulu dilsel aygıt’ın sökülüşünü birincil düzlemde ele almışIardı.
Blanchot, buna karşıIık, bir bakıma yorumsamacıların, yorum bilgisi dolayinda konumlanmayı seçenlerin yakınında seyrettiği söylenebilecek bir çizgide yol almayı, yazına ve sanata, o kişisel güzergahından bakmayı bekinerek sürdürdü. İşin tuhafı, analitik bakışa karşı olmamanın ötesinde uzak da durmamasıydı: Tam tersine, o kanattan besleneceği ölçüde beslendi, hiçbir sonuca, yol yordama, arayışa kapamadı penceresini.
Bütün bu özellikleri, Blanchot’nun özgünlüğünü belirleyen mayaya yeterince ışık tutmuyor elbette. Buraya kadar, Blanchot’nun içinde yaşadığı dünyayla, kültür ortamıyla ilişkisini kaba çizgilerinde vermeye, onun yapıtını nasıl bir çerçevenin icinde gerçekleştirdiğine, peteğine nereden nektar topladığına dikkat çekmeye çalıştım.
Yazı gerçekliğine, ayraca alınmış bir etkinlik olarak yazına (zaman zaman, sınırları genişleterek ‘ars’a, sanatsal uzama) yönelik bakışıyla, Blanchot’yu post-metafizik bir yazı düşünürü saymak abartılı bir yorum olmaz, sanıyorum. Metafizik geleneği Nietzsche’nin içinden aşma çabasındaki Heidegger’le komşuluğunun belirgin kanıtlarından biridir bu. (Önce Heidegger’in, ardından da Paul de Man’ın etrafında açılan mahkemesiz ‘dava’lardan biri, kimi gençlik yazıları nedeniyle Blanchot’ya da yöneltilmiştir). Yazının ve yazarın varlıksal koşulu, Söz’ün Yazı’ya uzanan Yol’u Blanchot’nun yapıtında sık sık vazgeçilmez duraklar halinde işin içine girerler. Kimdir yazar?
Sessizlik’ten Sözü nasıl çekip çıkartır? Kişi-dışı bir söze, kendisinden taşan, kopup giden kişi ötesi bir yazıya nasıl davranır? Denilebilir ki, Blanchot, yorulmak nedir bilmez biçimde, bir metinden ötekine, bir kitaptan bir başka kitaba aynı soruların pençesinde kalmış, kalmak istemiştir. Yazar’ın boşluktan, sessizlikten Anlam’ı çekip çıkarma deneyimi: Rilke’de, Kafka’da, Beckett’te, Durasta, en çok da Mallarmé’de biçimlenen bir arı yalnızIık’tır deşifre etme çabasına girdiği.
Enis Batur, 1993.
Maurice Blanchot / Yazınsal Uzam. YKY, 1993
|