|
Tarih boyunca devlet denilen siyasal yapıyı kontrolünde tutan güçler, menfaatleri için girişecekleri he türlü ahlâksızlık ve katliamları "Meşru" bir düzlem ile irtibatlandırma gayreti içinde olmuşlardır. Bu genellike "Tanrı/Tanrının oğlu/Kral/Kilise/Din" adına söylemleri ile sürdürüldü. Aydınlanma dönemi ile birlikte Kilise ve Aristokrasinin tasfiye edilmesiyle bu işler genel de "Vatan/Millet" geyiği ile, özel de ise farklı coğraftya ve kültürler de siyaseten kutsanmış kişilikler üzerinden gerçekleştirildi. Bizde ki "Atatürk-Atatürkçülük" muhabbeti bu genel vaziyetinTürkiye versiyonudur. Milletler; ne eskide kalarak, ne de kültürel kökleri ile iritibâtını keserek yaşayabilir. Bu cümleden harektle, Osmanlının son dönemlerinde içinde bulunduğu sosyo-ekonomik yapı çok değerli olsaydı, koca impartorluğun batması durumu gerçekleşmezdi. Elbette gelişmelere ve yeniliklere açık olmak lâzım.
Fakat burada önemle dikkat edilmesi gereken bir kaç husus var.
1- Gelişme ve değişimlerin sürüklediği toplum olmaktan uzak durmalıyız. Çünki o değişimlerin anahtarı bizim elimizde değilse, gittiğimiz yeri de kendimiz seçemeyiz. Bunun için eğitime siyastçilerin istediği kadar değil, şartların gerektirdiği ölçüde önem vermliyiz.
2- T.C. nin kuruluşundan itibaren kabul etmeye zorlandığımız yapay kültür, "Batılılaşma/Modernleşme" makyajıyla kamufle edilmiş bir asimilasyon hareketidir. Çağın icaplarına uymak lâzımdır. Demokrasinin ve bilimin nimetlerinden faydalanmamak ve bunlara sahip çıkmamak için ya ebleh, ya da menfaat/siyaset tasması ile bir yerlere bağlı olmak gerekir. Burada kasdedilen şey, moderniteyle savaşmak değil, "Atatürkçülük" maskesiyle dayatılan bir asimilasyonu, demokrasi yutturmacası ile dayatılan Militarist/Faşist anlayıştaki oligarşiyi reddetmektir.

Ahlaki temeli sağlam olmayan bir toplum, -ruhunda arta kalmış barbarlık duygusunun da tesiriyle- soyguncularına karşı hayranlık duyar.
Andre Maurois
Konu Erdoğan tarafından (22-06-2008 Saat 13:48 ) değiştirilmiştir..
|