|
Türkiye’de 1921 tarihli Teşkilâtı Esasaye Kanunu’undan başlayarak, tüm anayasaların başlangıç bölümünde “hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” maddesi yer alıyor. Aradan geçen 85 yılda, bırakın halkın egemenliğin sahibi olmasını, egemenliğin yakınına bile yaklaşamadı, yaklaştırılmadı. Anayasalarda öyle yazıyor diye öyle olması gerekmiyordu. Bu dönem zarfında bu maddenin arkasında hep halktan başkaları vardı. Bu ifadenin bir anlam taşıyabilmesi için, söz konusu anayasaların halkın eseri olması, arkasında halkın iradesinin bulunması, oradaki sözün “halkın sözü” olması gerekirdi. Genel bir çerçevede 1924, 1961, 1982 anayasaları cunta anayasalarıydı ve asıl amaç kitleleri ‘oyunun dışında’ tutmaktı. 1982 tarihli cunta Anayasasının 2.inci maddesinde: “ Türkiye Cumhuriyeti... demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” deniyor. Oysa, gerçek dünyada bunların “reel” bir karşılığı yok. Nasıl gerçek dünyadaki ‘reel kapitalizm’ burjuva iktisat kitaplarında yazılandan farklıysa, nasıl ‘reel sosyalizm” de, yaygın sosyalizm anlayışından farklı idiyse, aynı şey Atatürkçülük denilen için de geçerlidir. Bu yazı, “Atatürkçülük” olarak sunulan hakim söylemi sorgulamayı, “reel Atatürkçülüğün” neden tevatür edilenden farklı olduğunu tartışmayı amaçlayan mütevazı bir denemedir.
|