|
BEŞİNCİ BÖLÜM: İ.Ö 1650: Uygarlık tarihinde kritik dönem
Araştırmacı ve yazar Charles Pellegrino, “Thera volkanı patlarken, dünyanın tarihini de değiştirdi” diyor, “Unearthing Atlantis” adlı kitabında. Sözünü ettiği Thera, Akdeniz’in doğusunda Yunanistan’a bağlı, bugün bizim Santorini adıyla bildiğimiz adalardan biri. Günümüzden yaklaşık beş bin yıl kadar önce Ege Adaları ve Batı Anadolu’nun kimi sahil kasabalarına egemen olan ünlü Minos uygarlığının en önemli liman kentlerinden biri, bu ada üzerinde kurulu olan Akrotiri’ydi. Yüzyıllar boyunca Akrotiri, güçlü Minos donanması ve ticaret filosunun üslerinden biri olan bir limana ev sahipliği yaptı, Doğu Akdeniz’in en önemli ticaret kentlerinden ve kültür merkezlerinden biri oldu. Ne var ki, 3650 yıl kadar önce, birkaç aşama halinde art arda gelen doğal afetler, yalnız Akrotiri kentini değil, görkemli Minos uygarlığını da çöküşün eşiğine getirdi.
Ege’nin bu görkemli uygarlığının çöküşü, yıllarca arkeologlar ve jeologlar arasında uzun süreli sert ve yıpratıcı tartışmalara neden oldu. Geleneksel arkeolog görüşü, Girit, Rodos, Kıbrıs ve Mısır’ın kuzey kıyılarındaki bulgulardan yola çıkarak, Minos uygarlığının güçten düşüp sarsılmasına neden olan volkanik patlamanın ve ona eşlik eden doğal afetlerin, İsa’dan önce 14. yüzyıl başlarında gerçekleştiği görüşüne sıkı sıkı bağlı kalmaya çalışırken, jeologlar bu tarihin çok daha gerilere çekilmesi gerektiğini savunuyorlardı. Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren yerbilimde yaşanan hızlı gelişmeler, giderek daha çok ve daha net verilerin elde edilmesini sağladı ve sonuçta, 1990’lı yıllara girildiğinde, resim açık seçik ortaya çıkmaya başladı: Ege’de, Girit’in hemen yakınlarındaki Thera (bugünkü adıyla Santorini) adasındaki büyük volkan, İsa’dan önce 1650 ile 1645 arasına rastlayan bir tarihte etkinleşmiş ve bu, bilinen en büyük volkanik patlamalardan birini oluşturmuştu. O denli etkili ve güçlü bir patlamaydı ki, krater bütünüyle içe çökmüş, adanın coğrafyası değişmiş ve kısa ve uzun dönem etkileriyle bu doğal afet, yalnızca Minos uygarlığını değil, bütün Yakındoğu’yu ciddi biçimde etkilemişti.
Uygarlığın seyri değişti
Volkanbilim uzmanı Dr. Floyd McCoy, Thera’daki patlamanın, arkeolojik bulgular ışığında daha önce tahmin edilenden 10 kat daha şiddetli olduğuna dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu: “Dolayısıyla bölgenin tarımı, ticareti, altyapısı ve deniz ulaşımı üzerinde yaptığı yıkıcı etkilerle, Minos uygarlığının çöküşünü hazırladı. Benim fikrimi sorarsanız, bu volkanik patlama, Batı uygarlığının bütün seyrini ciddi biçimde etkiledi.”
Zaman içinde, genel kabul gören teorilerin dışına çıkıp bölgede araştırmalarını yürüten arkeolog ve yerbilimcilerin ortak çalışmaları, edinilen bulgularla resmin daha büyük ve daha çarpıcı biçimde ortaya çıkmasını sağladı: Thera’da yaşanan patlama, münferit bir olay değil, birbirine bağlı bir doğal afetler zincirinin parçasıydı ve tetikleyici depremleri, volkanik patlamayı, büyük artçı sarsıntıları ve en önemlisi, gökyüzüne yükselen yoğun kül ve dumanın yaygın ve kalın bir tabaka oluşturması sonucu ortaya çıkan iklim değişimini de içeriyordu.
1999 yılında Güney Afrika’nın Capetown kentinde toplanan Dünya Arkeoloji Kongresi’nin ana teması, büyük oranda Bronz Çağı’nda gerçekeşen doğal afetler ve bunların sosyolojik, siyasi ve kültürel yapılar üzerindeki etkileri üzerinde yoğunlaşmıştı. Çok sayıda önemli araştırmacı ve bilim adamının katıldığı kongrede, üzerinde en çok durulan konuların başında, İsa’dan önce 1650 sonrasında yaşanan doğal afetler geliyordu. Belçika’nın Leuwen Üniversitesi’nden katılan ve Minos uygarlığının çöküşü alanındaki uzmanlardan biri olan Dr Jan Driessen, kongreye sunduğu bildiride, Thera volkanın patlamasının, yıllara yayılan ve birbiriyle ilişkili bir dizi doğal afetin parçalarından yalnızca biri olduğuna dikkat çekti. Driessen’in raporuna göre, süreç ilkin Akdeniz’in doğusunda, Ege Adaları dolayında gerçekleşen bir dizi güçlü (ve aslında “tetikleyici” unsur olan) depremle başlamıştı. Arkeolojik bulgular, depremin hasar verdiği kentlerde bir süre sonra onarım çalışmalarının başladığını, ancak bunların tamamlanmasına fırsat bulunamadan, Thera’nın faaliyete geçeceğine ilişkin işaretlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, adanın hızla boşaltıldığını gösteriyordu.
Thera’nın külleri her yerde
Sıfır ile sekiz değerleri arasında değişen volkanik ölçeğe göre 7 şiddetinde olduğu saptanan volkanik patlama, rekor miktarda magmanın yer değiştirmesine neden olduğu gibi, atmosferde kilometrelerce yükseğe dek erişen yoğun ve kalın bir duman tabakası yaratmış; bu tabakanın hızla yayılması sonucu Ege adalarının, Anadolu’nun, Doğu Akdeniz kıyılarının ve Mısır’ın üzerini kaplayan siyah bir örtü, gündüzleri günışığının, geceleri de Ay ve yıldızların görünmesini engellemişti. Diğer yandan, çok büyük miktarda magmanın ani hareketi yeni depremleri tetiklemiş, deniz tabanında meydana gelen büyük sarsıntılar, Mısır’da Nil deltasının kuzeyinde yer alan kentlerden, Filistin, Lübnan, Suriye kıyılarına ve Kıbrıs’a, Batı Anadolu’ya ulaşan tsunamilere neden olmuşlardı. Ancak, zincirleme afetlerin etkileri, bunlarla sınırlı kalmıyordu.
Yine Driessen’in raporuna göre, Thera patlamasını da içeren doğal afetlerin kısa ve uzun dönemde farklı etkileri söz konusuydu: Kısa vadeli etkilerin birincisi, tetikleyici depremlerin yarattığı korku ve tedirginlikti elbette. Ardından, volkanik patlama sonucu oluşup gökyüzünü kaplayan, uzun bir süre de dağılmayan kalın duman tabakasının yarattığı karanlığın, psikolojik etkileri devreye girmiş, bölge halklarının moral, güven ve iç düzenlerini etkilemişti. Uzun vadede ise, daha ciddi ve günlük hayatı etkileyen faktörler girmişti devreye: Güneş ışığından yoksun kalan ve fotosentez yapamayan bitkiler, ekinler çürümüş, tarımsal üretim ciddi darbe almıştı (ki 3650 yıl önce ekonominin can damarını tarım oluşturuyordu.) Volkanik patlamayla gökyüzüne dağılan sülfürik asit zaman içinde yere çökmüş, birçok bölgede tarımın ve günlük hayatın en önemli unsuru olan akarsuları zehirlemiş, hayvanların bu sulardan içip ölmeleri sonucu hayvancılığı ve taşımacılığı da ciddi biçimde sekteye uğratmıştı. Son olarak, kara bulutlar dağıldıktan sonra bile, atmosferdeki dengelerin bozulması sonucu “vokanik kış” adıyla bilinen bir etki devreye girmiş ve yaz aylarında dondurucu soğukların yaşandığı kısa süreli bir iklim değişimi yaşanmıştı.
Bütün bunları toparlayacak olursak, İ.Ö 1650 sonrasına rastlayan afet zincirleri sırasında “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” yaşanmamıştı. Dehşet verici can kayıpları ya da taş üstünde taş kalmamacasına yerle bir olan kentler de söz konusu değildi. Afetlerin ilk şiddeti, aslına bakılacak olursa fiziksel olarak sınırlı bölgelere zarar vermişti ve “çok büyük maddi hasar” ya da “kitlesel ölümler” gibi bir sonuç da yaratmamıştı. Ama bütün o sürecin, kısa ve uzun vadeli etkileriyle verdiği en büyük zarar, dönemin güçlü devletlerinin ekonomileri, halkların psikolojileri ve merkezi otoriteler üzerinde gerçekleşti. Günümüzden 3650 yıl önce, tarım ve ticaret, her şey demekti. Oysa, deprem, volkanik patlama ve tsunamiler sırasında bütün o güçlü donanmalar, ticaret filoları, gemiler yok oldu; kara taşımacılığının üzerlerine kurulduğu binek hayvanlarının kırılması da buna eklenince, ticaret durma noktasına geldi. Üzerine yağan kalın kül ve asit tabakalarıyla toprağın kalitesi bozulduğu, kimi yerlerde sular zehirlendiği, ışık alamayan ekinler çürüdüğü için tarım da çöktü ve ekonomiler havlu attı, kimi yerlerde etkili bir kıtlık ortaya çıktı. Güçten düşen ve dizleri üzerine çöken bir ekonomi, hele bundan 3650 yıl önce, düzenin, otoritenin ve asayişin ciddi biçimde sarsılması demekti. Afetler sırasında psikolojik durumu da etkilenen toplumların yer yer yaygınlaşarak başlattığı isyanlar ve merkezi otoritenin sahibi hanedanların askeri güçlerinin bozulup dağılması, İsa’dan önce 1645’ten itibaren, eski dünyanın bilinen hemen bütün büyük uygarlıklarının ciddi sarsıntılar yaşaması sonucunu doğurdu. Birçok uygarlık çöktü, ayakta kalabilenlerde yönetimler değişti ve hemen tüm eski dünya, uzun yıllar sürecek bir kaos ortamına adım attı: Ege’den Ortadoğu’ya, Hindistan’dan Çin’e ve hatta Orta Amerika’ya dek.
Yakındoğu’da “Karanlık Çağ”
Mezopotamya tarihinin en büyük uzmanlarından (zamanında ülkemize de gelip üniversitelerimizde ders veren) Profesör Benno Landsberger, aşağı yukarı İsa’dan önce 1650 ile 1550 yılları arasını kapsayan yüz yıllık bir dönemi “Karanlık Çağ” olarak adlandıran ilk bilim adamı oldu. Bu terimi ve yaklaşımı, Asurolog Leo Oppenheim ve tarihçi Michael Roaf’un da aralarında bulunduğu geniş bir akademisyenler grubu destekledi ve “Karanlık Çağ” adlandırması Yakındoğu tarihinin bir olgusu olarak kabul gördü. Niçin bu adı seçmişti Landsberger? Çünkü söz konusu döneme ilişkin olarak, Yakındoğu ülkelerinden hemen hiçbirinde elle tutulur bir belge ya da sağlam bir kayıt bulunamamıştı. Daha öncesine ve daha sonrasına ilişkin belge ve kayıtlar birçok yerde bol miktarda ele geçmiş olmasına karşın, 1650 ile 1550 yılları arasındaki dönem, tarihçilerin ellerindeki kronolojilerde bıçakla kesilmiş gibi bir boşluk yaratıyordu. Çünkü bu dönem boyunca, çağın bilinen önemli devletleri büyük sarsıntılar yaşamışlar; bu krizi atlatabilenler yeniden restorasyon dönemine gidecek fırsatı bulurlarken, onlar kadar şanslı olmayanlar, tarihten silinmiş ya da çok büyük yaralar almışlardı. Kısaca sıralayacak olursak:
*
Dönemin “süper güç”lerinden Mısır’da, İ.Ö 1640 dolaylarında ciddi bir otorite boşluğu yaşanmış; ülkenin kuzeyi doğudan gelen yağmacı kabilelerin saldırısına uğrarken hükümdarlar ve prensler güneye, Teb kentine kaçmış; yağmalardan sonra da kuzeyde, Nil deltasında, ayrı ve bağımsız bir krallık kurulmuştu. Mısır’da bütünlük, ancak İ.Ö 1550’de, Teb prensleri ve hükümdar Ahmose’nin kuzeylileri yenilgiye uğratmasından sonra sağlanabildi.
*
İndüs ve Sarasvati ırmakları kıyılarında kurulan, eskiçağın en büyük uygarlıklarından Harappa’nın kentleri, İ.Ö 1900 dolaylarında başlayan iklim değişimi ile sarsıntıya uğramış; ama son darbeyi İ.Ö 1650 sonrasına rastlayan afetler sırasında alınca, ayakta kalamamıştı. Deprem ve toprak kaymaları Sarasvati nehrinin kurumasına, İndüs nehrinin de rejim değiştirmesine neden olmuş; buna iklim değişiminin getirdiği zararlar da eklenince Harappa kentleri terk edilmişti. İ.Ö 1550 dolaylarında, bu bölgeye, kuzeyden gelen Arian toplumların yerleştiği, Harappa’nın eski sakinlerininse, Ganj nehri kıyılarına, doğuya doğru göç ettikleri düşünülüyor.
*
Anadolu’daki Hatti şehir devletleri, güneydoğudaki Asur ticaret kolonileriyle olan yoğun ilişkiler üzerine kurdukları ekonomileri İ.Ö 1650 afetleri sonrasında ticaret ve tarım büyük darbe alınca, yoğun bir kaosu yaşamaya başladı. Bölgeye birkaç yüzyıl önce göç edip yerleşmeye başlamış Hint-Avrupa asıllı bir kavim olan Hititler, bu kaosun da sağladığı avantajlarla Anadolu’ya egemen oldular; daha sonra da savaşçı yetenekleriyle güneye, Babil üzerine yürüyüp kentleri yağmaladılar.
*
Thera yanardağının patlaması, onu izleyen tsunamiler ve iklim değişiminin yarattığı sarsıntı, ekonomisi ticaret üzerine kurulu bir ada kentleri uygarlığı olan Minos’u ciddi biçimde sarstı. Bu uygarlık yavaş yavaş tarih sahnesinden silinirken, yerini Yunanistan’a kuzeyden dalga dalga göç eden Akalar ve diğer Grek kavimleri aldı.
*
Çin’de, yüzlerce yıldır hükümranlığını sürdüren güçlü Xia hanedanı İ.Ö 1650’nin hemen sonrasında çöktü, yerini ona karşı isyan başlatan Tang hanedanı aldı. Döneme ait tarihsel kayıtlar, Xia iktidarının son döneminde art arda doğal afetlerin yaşandığı; yaz aylarında don olaylarının görüldüğü; “göksel düzenin bozulduğu” ifadelerini içeriyor. Stanford Üniversitesi’nden David Parkenier, elde edilen belgelerdeki anlatılarda deprem ve kuraklığın art arda yaşandığından ve bu süre içinde “göklerde 10 adet güneş görüldüğünden”, kimi ifadelerde “yıldızların yağmur gibi yağdığından” söz edildiğine dikkat çekiyor.
Afet mi, sonrası mı?
Eldeki bütün veriler, günümüzden yaklaşık 3650 yıl önce, birkaç yıllık bir zaman dilimine yayılmış etkili doğal afetlerin yaşandığını göstermekte. Bunlar, Hollywood’un felaket filmlerinde anlatıldığı biçimiyle abartılı ve “kıyamet dekoru” içindeki afetler değil. Yukarıda değindiğimiz gibi, dünyanın sonu falan da gelmemiş bunlar gerçekleşirken. Ne var ki, asıl önemli sorun, afetler yaşanıp bittikten sonra ortaya çıkan ekonomik, sosyopolitik ve psikolojik etkiler olmuş. Dönemin en güçlü, en sarsılmaz sanılan hanedanları yerle bir olmuş; uygarlıklar duraklama ve gerileme devirlerine girmişler; birçok kritik bölgede yaşanan kaos, siyasi dengeleri altüst etmiş; ekonomiler büyük darbeler almış. Çok yakın bir örneğe yüzeysel olarak dahi bakmak, neyin kastedildiği konusunda daha net bir fikir verebilir: Aralık 2004’te Sumatra depremi sonrasında dünyanın tanık olduğu tsunami felaketi, o bölgede yaşayan ve afetle yüz yüze gelen insanlar için gerçek bir kâbustu; birkaç dakika içinde, yıkımı ve korkuyu tattılar. Ama bütün o can kayıplarının ve psikolojik sarsıntının ötesinde, fiziksel tehlike geçip gittikten sonra, geride kalanlar daha büyük bir sorunla yüz yüze geldiler: Otorite boşluğu, temel hizmetlerin yokluğu, gıda maddesi sıkıntısı, evsiz kalanlar için barınacak yer yetersizliği, ulaşım ve iletişimin çökmesi, asayişin bir süreliğine de olsa yerle bir olması. Asya’da Aralık ayında yaşananlar, ne kıyametti ne de dünyanın sonu. Hatta bırakın dünyayı, Endonezya’nın bile sonu değildi. Ama o gün, o saatlerde Banda Aceh’de yaşayanlara sorsanız, kıyametin ta kendisiydi bu. Yalnızca olay anıyla değil, sonrasındaki sıkıntı ve kaosla birlikte, gerçek bir kıyamet.
Doğal afetlere Hollywood yapımı felaket filmlerinin abartılı ve “korku tüccarlığı” yapan gerçekdışı gözlükleriyle değil, bunların doğal birer süreç ve döngü olduklarını bilerek ve öncesiyle-sonrasıyla, ekonomik ve sosyopolitik sonuçlarıyla birlikte değerlendirerek bakmak gerek. Dünya tarihi, kısaca gözden geçirdiğimiz İ.Ö 1650 afetleri gibi örneklerle, bunların olası sonuçları hakkında bize fikir vermekte.
Yale Üniversitesi’nden Profesör Harvey Weiss, doğal afetlerin ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçlarının “mainstream” bilim tarafından görmezden gelindiğini belirttikten sonra, şunları söylüyor 1996 tarihli bir makalesinde:
“On yıllar boyunca, arkeologlar olarak, bütün kanıtlar önümüzde durmasına karşın doğal afetlere hiç ilgi göstermedik. Sosyal ve siyasi çöküntülerin ardında daha başka temel gerekçeler aradık, çünkü bunun böyle olması gerektiğine inanmak istedik. Şimdi, dramatik veriler çoğaldıkça, önümüzdeki resim de değişiyor.”
ALTINCI BÖLÜM: 70 yıllık “Gezegen X” arayışı
Eskiçağ toplumlarının yıldız gözlem birikimlerinde, mitlerinde ve inanç sistemlerinde, Sümer’den başlayarak oldukça geniş bir kültürel coğrafyaya yayılmış, saygı duyulan ve korkulan bir gök cisminin varlığına ilişkin, üzeri örtülmüş izlerle karşılaştığımızdan söz ettik sürekli. Babil’de “göksel ejderha” Tiamat’la savaşıp onun “ortasından geçen”; Mısır’da Osiris ile Seth’in göksel savaşına ilişkin mitlerde karşımıza çıkan; Orta Amerika’da benzeri bir savaşın uzaklardan gelen kahramanı olarak belirip göksel iktidarı bir süreliğine Venüs’ün elinden almış Hunrakan kimliğiyle beliren; Çin kültüründe “göklerin ejderhası”, Hint yıldız kültürü ve zaman ölçümlerinde “Saptarshi” adlı göksel döngünün kahramanı olarak sunulan; Roma’nın efsanevi Sibylline kitaplarında, göksel dönüşümün temsilcisi niteliğiyle boy gösteren; Yunan’da Phaeton, Navaho ve Hopi kızılderililerinin mitlerinde “Mavi Kachina”, İncil’in finalindeki “Yuhanna’nın Vahyi”ndeyse “666 Sayılı Kızıl Ejderha” kimliklerine bürünen böylesi kritik bir gök cisminin varlığına ilişkin, bilim dünyası neler söylüyor?
Hemen belirtmek gerek ki, bu konuda üzerinde bütünüyle anlaşmaya varılmış, “tek ses” halinde yinelenen, ortak ve net bir tavır yok. Ortodoks yaklaşıma, genel kabul gören akademik bakışa bağlı, büyükçe bir grup, Güneş Sistemi’ne dahil olan ya da “dışarıdan katılan”, büyük ve etkili bir gök cisminin varlığını, üzerinde düşünmeye bile gerek görmeden reddetme eğiliminde. Ancak yine de son 70 yıl içinde yaşanan gelişmeler, farklı görüş ve yaklaşımlara sahip, azımsanmayacak sayıda bilim adamının, bu konuya daha esnek ve daha devrimci bakmaya çalıştığını ortaya koydu.
Güneş Sistemi içinde, büyük kütleli bir “Onuncu Gezegen” olması gerektiğine ilişkin ilk görüş ve teoriler, 1930’da Pluton’un keşfinden sonra ortaya çıkmaya başladı. Uranüs ve Neptün’ün yörüngeleri üzerinde “rahatsızlık” yaratan bir unsurun varlığı matematiksel olarak saptanmıştı çünkü ve oldukça küçük olan Pluton’un bu rahatsızlığın kaynağı olamayacağı düşünülerek yeni arayışlara girildi. Astronomi çevrelerinde, “Gezegen X” adıyla anılan bir gök cisminin saptanmasına yönelik çalışmalar da giderek hız kazandı. (Burada “X” hem bilinmeyen bir gezegeni, hem de Roma rakamlarıyla “10” sayısını ifade ediyordu.)
Bilinmeyen gezegenin peşinde
1970'li yıllarda gökbilimci Tom Van Flandern, uzun hesap ve araştırmalardan sonra Uranüs ve Neptün'ün yörüngelerinin "beklenen değerler"e uymadığı düşüncesiyle, çalışmalarını derinleştirdi ve bir onuncu gezegenin varlığı konusunda kesinlikle ikna oldu. Hemen ardından, meslektaşı Robert Harrington'ın yardımını istedi ve iki bilim adamı, oldukça uzun ve yoğun bir araştırmanın içine girdiler. Harrington da bilinmeyen bir gezegenin varlığı konusunda bütünüyle ikna olmuştu ama bir süre sonra Van Flandern'le aralarında görüş ayrılıkları ortaya çıktı. Harrington, Uranüs ve Neptün'ün yörüngeleri arasına yerleşen bir "Gezegen X" olması gerektiğini düşünüyordu. Van Flandern'e göreyse söz konusu gök cismi Neptün'ün yörüngesinin çok ilerisinde olmalıydı. Ancak her iki bilim adamı da, "Gezegen X"in fazlasıyla eliptik bir yörüngeye ve çok uzun bir dolanım süresine sahip olması gerektiği konusunda hemfikirdi.
Seksenli yılların başında, Voyager I uzay sondasının yolladığı veriler değerlendirildikten sonra, Uranüs ve Neptün’ün yörüngesinde “rahatsızlıklar” olduğu yolundaki eski hesapların yanlış olduğu açıklandı, çünkü Neptün’ün kütlesi daha önce hatalı hesaplanmıştı. Böylece, bir “Onuncu Gezegen” arayışını gerektiren koşullar ortadan kalkmıştı kimi bilim adamlarına göre. Ama bu, Harrington ve Van Flandern'i ikna etmeye yetmedi. 1987 yılında iki bilim adamı da aranan gezegenin fazlasıyla dış merkezli (eliptik) bir yörüngede, güneşe oldukça uzak bir konumda olduğunu düşünüyorlardı. Van Flandern'e göre gezegen çok soluk (16 ya da 17 Kadir) olmalıydı ve bu nedenle saptanması iyice güçleşiyordu.
Bitmeyen arayış
Aynı yıl, iki bilim adamı daha, Daniel Whitmire ve John Matese, "Gezegen X"in son derece eliptik bir yörüngeye sahip olduğu ve dolanım süresinin en az 700 yıl olması gerektiği yolundaki bulgularını bilim dünyasına sundu. Whitmire ve Matese aynı zamanda "Gezegen X"in yörüngesinin, dünya da dahil çoğu gezegenlerin yörünge düzlemlerine yaklaşık 45 derecelik bir açı yapması gerektiğini vurguluyorlardı.
Aşağı yukarı aynı tarihlerde, NASA'nın JPL (Jet Propulsion Laboratory) biriminde çalışan John Anderson, "Pioneer 10" ve "Pioneer 11" uzay sondalarının hareketlerini izleyerek, dış merkezli bir "Onuncu Gezegen"in varlığının çok büyük olasılık olduğu sonucuna vardı. Anderson'ın hesaplarına göre söz konusu gök cismi bir hayli eliptik bir yörüngeye sahipti ve güneşin çok uzaklarına dek gidiyor; ancak daha sonra sistemin içlerine (hatta dünyaya) çok fazla yaklaşarak etkilerini hissettiriyordu. Dolanım süresi, Anderson'a göre en az 1000 yıl olmalıydı; kütlesinin de, dünya kütlesinin 5 katı olması gerektiğini hesaplamıştı bilim adamı.
JPL'den bir başka bilim adamı, Conley Powell, seksenlerin sonlarında gezegen hareketleri üzerine uzun uzadıya araştırmalar yaptıktan sonra, kütlesi dünya kütlesinin yaklaşık 3 katı olan ve yörüngesini yaklaşık 494 yılda tamamlayan bir gezegenin varlığını önerdi. Hesaplarına göre bu gezegen, İkizler Burcu hizalarında olmalıydı ama bütün araştırmalara karşın söz konusu bölgede hiçbir kayda değer gök cisiminin izine rastlanmadı.
Sonuçsuz kalan araştırmalar, doksanlı yıllarda “asrın keşfi” olarak adlandırılabilecek böyle bir buluşa imza atma umudunu azaltsa da, çok sayıda açık fikirli bilim adamı, “Gezegen X” teorisinden vazgeçmeyip çalışmalarını sürdürdü. Bu gök cisminin varlığı konusunda, bu tür teorilere pek itibar etmeyen, kuşkuculuğuyla ünlü gökbilimci Patrick Moore bile olumlu düşünüyor ve “Gezegenler Klavuzu” adlı kitabında şunları söylüyordu: “X Gezegeni, oralarda bir yerde. Çok soluk olsa gerek. Dolayısıyla onu, nereye bakacağımız konusunda en ufak bir fikrimiz olmadan, bulma ihtimalimiz oldukça düşük.”
Seksenli yılların flaş haberi
Eğer eski metinlerde, binlerce yıl öncesinin yıldız gözlemcilerince tutulmuş kayıtlarda yer alan ipuçları dikkate alınırsa, haklıydı Moore. “Nereye bakılacağı” gerçekten önem taşıyordu: Bütün gezegenlerin yörüngelerinin aşağı yukarı birbirine yakın hizalarda seyrettiği ekliptik düzlemi doğrultusuna değil, “aşağı” bakılmalıydı çünkü. Güney göklerinde, Orion’un ayakucunda belirip dik bir hareketle Eridanus’un ortasından geçip “Nibiru”, yani “ortayı ele geçiren” adını alan gök cismi, göksel güney kutbu yönünden, yani oldukça “aşağılardan” yaklaşacak ve dolayısıyla, yörünge süresinin son evrelerinde, dünyadan yapılacak gözlemlere göre, Güneş ile yakın bir hizada kalacaktı. Bu durumda, Güney Kutbu’na son derece yakın noktalarda bile, son ana dek saptanması çok zor olabilirdi. Uzay teleskoplarıyla yörüngeden yapılacak gözlemlerde bile, Güneş’in yoğun kızılötesi “perdesi”nin arkasında kalacağı için, net olarak saptanabilmesi için hassas bir kızılötesi tarayıcı ile dikkatli ve uzun süreli gözlemlere gerek duyulacaktı. Tabii, nereye bakılması gerektiği tam olarak bilinirse.
Aslına bakılırsa, 1983 yılında kısa süreli bir görev için yollanan IRAS adlı kızılötesi tarayıcıdan bu doğrultuda oldukça heyecan verici bilgiler gelmiş ve ajanslar tarafından bunlar “flaş haber” anonsuyla bütün dünyaya duyurulup, uluslararası medyada ciddi yankı yaratmıştı. Haber, Orion takımyıldızı hizasında, oldukça iri ve kırmızı renkli bir gök cisminin, Güneş’e doğru yaklaşmakta olduğunu bildiriyordu! Astronomi gündeminden bir türlü çıkmayan “Gezegen X”in, eski Sümer, Babil ve Mısır yazıtlarında belirtildiği gibi Orion yönünden, üstelik tam da Yuhanna’nın Vahyi’nde sözü edildiği üzere bir “kırmızı ejder” benzeri yaklaşmakta olduğu haberi, büyük sansasyon yaratmıştı. Ne var ki, bu haber medyaya sızdıktan sonra NASA konuyla ilgili bilgi akışını kesti ve sessizliği yeğledi. IRAS’ın kısa süreli misyonu bittikten sonra ve olayın üzerinden epey zaman geçtiğinde, “O bulduğumuz, uzaklardaki bir galaksiydi aslında, gezegen falan değildi” dendi ve başta haber ajansları olmak üzere bütün medya, “gereksiz yere sansasyon yaratmakla” suçlandı.
Sürpriz konuklar
Bugün hâlâ sağdan soldan, elektronik posta kutularına ulaşan şu “geyik” mail zincirlerinde, sözde “Gezegen X” teorisinin geçersizliğini kanıtlama iddiasındaki bayat ve klişe web sitelerinin linklerine rastlayabilirsiniz. Bu sitelerin çoğu, birbirine benzer, kuru ifadelerle, başlıca iki temel nokta üzerine kurmuştur her şeyi: Neptün’ün kütle ölçümüyle ilgili yanılgı yüzünden yanlış değerlendirilen “yörünge rahatsızlığı” olgusu ve IRAS’ın aslında uzak bir galaksiyi “yanlış alarm” sonucu gezegen olarak duyurduğu, ama buna karşın medyanın bu hatalı bilgiyi sansasyon amacıyla kullandığı iddiası. Bir de, şu artık çok sıradanlaşmış, “Böyle bir gök cismi olsaydı, şimdiye dek mutlaka fark edilirdi” savı.
Oysa gökyüzü ve uzay, yaratılan yanlış izlenimin aksine, öyle “avucumuzun içi gibi bildiğimiz” bir alan değil. Bilimin heyecan verici yanı da bu zaten: Her gün, her hafta ya da her ay, yeni bir bulgunun heyecanı ve çoğunlukla da geçersiz hale gelen katı önyargıların çözülüp dağılışına tanık oluyoruz. Durum da pek öyle “olsaydı görürdük” denebilecek kadar basit değil.
Shoemaker-Levy kuyrukluyıldızı, 1993 ilkbaharında keşfedildi. Bu keşiften yalnızca 15 ay sonra, astronomi dünyası bu iri kuyrukluyıldızın 20’yi aşkın parça halinde Jüpiter’in yüzeyine çarpmasını soluğunu tutarak izliyordu. Yani çarpmadan yalnızca 15 ay önce saptanmıştı bu gök cismi. Çok daha yakın ve çarpıcı bir örneği, 2004 ilkbaharında yaşadık: William Bradfield tarafından Mart ayının son haftasında keşfedilen C/2004 F4 kod adlı kuyrukluyıldız, bu keşiften yalnızca 3 hafta sonra, 17 Nisan 2004’te, “burnumuzun dibi” sayılacak bir yakınlıktan geçti ve oldukça da iriydi. Yani, Güneş’e en yakın geçişini yaptığı andan yalnızca 24 gün önce saptanabilmişti bu kuyrukluyıldız ve oldukça da ilginç sayılacak özelliklere sahipti: Yörüngesi Ekliptik düzlemine 65 derecelik bir açı yapıyordu; bütün gezegenlerin aksine saat yönünde dönüyordu ve yörünge süresi de 3666 yıldı!
“Görülemeyen” gök cisimleri
Ünlü İngiliz astronom William Napier, birlikte çalıştığı bir başka ünlü bilim insanı Chandra Wickramasinghe ile birlikte gerçekleştirdiği kritik bir araştırmanın sonuçlarını, geçtiğimiz Ekim ayında Royal Astronomical Society’nin bülteninde yayımladığında, gökbilim çevrelerinde ciddi yankılara neden oldu. Napier bir kuyrukluyıldız ve asteroid uzmanıydı ve 1982 yılında Victor Clube ile birlikte kaleme aldığı “Kozmik Yılan” (“The Cosmic Serpent”) adlı kitabında bu gök cisimlerinin yapıları, hareketleri ve yörüngeleri üzerine çarpıcı tezler getirmişti. Bu son araştırmasında da Napier, varlığı henüz bilinmeyen ya da tam olarak anlaşılamamış; kuyrukluyıldızlar gibi davranan gök cisimlerinden söz ediyor ve bunlar hiçbir ışık yansıtmadıkları için, dünyanın çok yanına gelinceye dek fark edilemeden ve saptanamadan yollarına devam edebileceklerine dikkat çekiyordu. “Karanlık Kuyrukluyıldızlar” ya da “görülemeyen objeler” adını veriyordu bu nesnelere Napier. Yani, sanılanın aksine, burnumuzun dibine girene dek varlığını fark edemeyeceğimiz, çok sayıda bilinmeyen gök cismi olduğunu vurguluyordu.
Robert Harrington, araştırmalarını sürdürürken beklenmedik biçimde ölmüş; Tom Van Flandern ise sabırla beklediği buluşu yapamayınca, aradığı gizemli gezegenin eski bir tarihte “patlamış” olduğu sonucuna vararak teslim bayrağını çekmişti ama çok sayıda bilim adamı, “Gezegen X”i aramaya devam etti, hâlâ da ediyor. Doksanların sonuyla 2000’lerin başlarında, bu doğrultuda çok sayıda ilginç bulguya imza attı kimi bilim adamları. Bunlardan biri de, “Gezegen X”i aramaktan asla vazgeçmeyen ve artık onun bir “kahverengi cüce”, yani yakıtını yitirmiş bir yıldız eskisi olduğu kanısına varan John Matese’ydi. Tıpkı Napier’in sözünü ettiği “karanlık kuyrukluyıldızlar” gibi, kahverengi cüceleri saptamak da son derece zordu, çünkü hemen hiçbir ışık yaymıyorlar ve yansıtmıyorlar; dolayısıyla, ancak şans eseri doğru yöne doğru çevrilebilmiş hassas kızılötesi tarayıcıların sabırlı ve dikkatli gözlemleriyle bulunabiliyorlardı. Aslına bakılacak olursa, bilim dünyasında yıllarca bir “teori” düzeyinde kalan kahverengi cücelerin varlığı, daha bundan on yıl önce kesin olarak kanıtlanabilmişti.
Leopar ve kanatlı disk
Şimdi, bir başka ilginç nokta: “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabımın sonlarında, Marduk ile ilgili olarak hem Mezopotamya’da hem de Orta Amerika’da, aynı benzetmenin yapıldığına dikkat çekmiştim: Leopar ya da jaguar. Acaba, bu bilinmeyen gök cisminin görünüşünde, böyle bir benzetmeyi anlamlı kılacak bir özellik bulunabilir miydi?
Çok yakın tarihte, kahverengi cücelerle ilgili elde edilen yeni bulgular, şaşırtıcı gerçekleri ortaya koydu. Bu gök cisimleri içinde yaşlı ve yakıtını iyice tüketmiş olanlar, belli belirsiz, turuncu ile kırmızı arası bir renge sahiptiler. Bu zeminin üzerinde, yoğun metan gazı içeren büyük alanlar, iri siyah lekeler biçiminde dağılıyorlardı. Yani görüntü, tıpkı bir leopar ya da jaguarın benekli postunu andırıyordu. Diğer yandan, yine son iki yıl içinde saptanan bulgular, kahverengi cücelerin hepsinin sanıldığı gibi devasa gök cisimleri olmadığını; aralarında gezegen boyutuna yakın, Jüpiter kadar, hatta daha da küçük bir “ara sınıfın” da olduğunu ortaya koydu. Ancak bu görece küçük boyutlarına rağmen, o denli yoğun bir kütleye sahiptiler ki, son derece güçlü bir çekim etkisini barındırıyorlardı.
Üstelik, çoğunun çevresinde dönüp duran, Dünya ya da Mars büyüklüğünde çok sayıda uyduları olabildiği de yine son dönemlerde anlaşıldı. Bu durumda, gözünüzün önüne, her iki yanında “kanatlar” gibi parlayıp duran irili ufaklı uydularla, merkezde yer alan, “leopar desenli” bir diskten meydana gelen, garip ve alışılmadık bir “sistem” getirebilirsiniz. Tıpkı, bütün eski uygarlıkların sözünü ettiği, kırmızı renkli, leopar görünüşlü “Kanatlı Disk” benzeri bir görüntü.
YEDİNCİ BÖLÜM: Marduk ve “kaos stratejileri”
Sümer ve Mezopotamya’dan başlayarak, eskiçağ toplumlarının kültürleri ve inanç sistemleri içinde yer alan, üzeri zamanla örtülmüş ve sonrasında da ciddi biçimde erozyona uğramış bilgi parçacıklarını bir araya getirerek, yeryüzünde birbirinden uzak coğrafyalarda karşımıza çıkan, gizemli bir gök cismine ilişkin izleri deşifre etmeye çalıştık. Yaptığımız, elimize teleskobu alıp göklerde araştırmaya çıkmak ya da masaya oturup uzun hesaplar sonucu pergel ve cetvellerle gök haritaları çizmek değildi; ilkin bunu netleştirelim. Gerek kitabımda, gerekse o kitabı merak edenlere ipuçları vereceğini umduğum bu yazı dizisinde, son iki bin yıl içinde dünya üzerindeki izi yok edilmiş bir bilginin peşindeydik, bir astronomi ya da astrofizik teorisi yaratmanın değil. Yaptığımız, bizlerle aynı topraklarda yaşayıp, aynı gökyüzüne bakan ama farklı deneyimler yaşayıp bunları kayıtlara geçiren atalarımızın sahip olduğu bir bilgiyi ortaya çıkarıp, buna dikkat çekmekti.
İkincisi ve çok daha önemlisi, Marduk’la ilgili bu araştırma ve tezler, “felaket öngörüsü” ya da korku tüccarlığı üzerine kurulu bir “afetten kaçış” sansasyonu yaratmayı amaçlamıyordu. Onlarca farklı kültürün, binlerce yıl geriye giden izlerini, “depremler olacak, kasırgalar kopacak, iklim değişecek, kaçın” demek gibi ucuz bir amaçla sürmedim. Hiç böyle bir derdim olmadı. Tam tersine, olması beklenen afetlerin asla “doğaüstü” ya da “mistik” şeyler olmadığını; bir “kıyamet” ya da “dünyanın sonu” tablosu çizmediğimizi; hatta sözünü ettiğimiz afetlerin yaratacağı fiziksel yıkımın sanıldığı gibi “korkunç büyüklükte” olmayacağını ısrarla vurgulamaya çalıştım. “Sinek ısırığı gibi olacak, hiç acıtmayacak” demedim elbette ama bunun kâbus senaryolarına teslim olmak anlamına gelmediğinin; asıl sorunun kimi bölgelerde yaşanacak afetlerin kendisi değil, sonrasındaki ekonomik, sosyopolitik ve psikolojik kaos olduğunun altını çizmeye çalıştım. En önemlisi de, yaklaşmakta olan bu kaotik potansiyelin farkında olan birilerinin, sahibi ve yöneticisi oldukları bu “global” sistemin sarsıntıya uğrayacağı endişesiyle, aceleci ve radikal önlemler almaya çalıştıklarına dikkat çektim.
Afetler değil, sonrası
Belki, bir kez daha yinelemek gerekecek: Büyük kitlesel yıkımların olacağı, milyonlarca insanın ölüp binlerce kentin yerle bir hale geleceği fantastik bir kıyamet filminden söz etmiyoruz burada. Doğal afetler, Marduk gibi bir olgu olmasa da dünyanın belli bölgelerinde, belli aralıklarla zaten yaşanıyor ve biz bunlara önlem almakla, güvenli yerleşimler kurmakla zaten yükümlüyüz. Hiçbir riski dikkate almadan günlük hayatını sürdüren ve bırakın büyük afetleri, üst üste üç gün devam eden şiddetli bir kar fırtınasıyla bile kaos yaşayan kentlerin insanlarının, böyle sığ gündelik korkulara dayalı felâket senaryolarına ihtiyaçları var mı?
Bu araştırmayı ve bu konuyu, bir “kıyamet” ya da “doğal afet” habercisi olarak görmeyiniz. Evrenin doğal düzeni içinde son derece sıradan sayılabilecek böylesi bir “mesaj” için, bunca yoğun araştırma yapılmaz; yapılırsa da, anlamı olmaz.
Dikkat edilmesi gereken mesele, “afetler olacak, ölecek miyiz?” değil, zaten belli aralıklarla dünyanın değişik coğrafyalarında yaşanan bu tür olayların, görece daha sık ve daha yaygın olarak yineleneceği kısa ama etkili bir periyot içinde, nasıl bir ekonomik ve siyasi kaosu tetikleyebileceğini görmektir. İsa’dan önce 1650 sonrasında yaşanan gelişmeleri, bu nedenle o kadar ayrıntılı ve titizlikle inceledik. Bu olayların o dönemde “dünyanın sonu”nu falan getirmediğini, ama bütün siyasi dengeleri ve merkezi otoriteleri ciddi biçimde sarstığını, bu nedenle ısrarla vurguladık. Bronz Çağı’nın egemen yönetim biçimlerinin çöküp, kimi uygarlıkların çözülme noktasına gelmelerinin nedeninin, afetlerin getirdiği fiziksel yıkım değil, neden oldukları ekonomik ve siyasi kaos olduğunun bu yüzden altını çizdik.
Dolayısıyla, bu konu ne “Efendim böyle bir gök cismi olamaz” noktasına indirgenecek kadar basit, ne de “Deprem mi olur, evlerimiz mi yıkılır” sığlığına çekilecek kadar yüzeysel bir konudur. Burada, aslında “doğal ve beklenen” niteliklere sahip bir değişim sürecinin, yitirilen bilgi nedeniyle “habersiz” gelmeye başlaması riskinden ve bundan ayrıntılı biçimde haberdar olan bir kesimin, salt kendi hükümranlığındaki sistem sarsılıp zarar görmesin kaygısıyla uygulamaya koyduğu bir stratejiden söz ediyoruz.
Dönüşüm başladı bile
Anlatılan dönüşüm ve gelişmeler, aniden, her şey hep aynı seyrinde devam ederken, bir tek yıl, hatta bu yılın bir tek günü içinde “kıyamet” benzeri bir dekorla gelmeyecektir. Sabah kalktığınızda göklerde bir gezegenin belirdiğini, fonda “Carmina Burana” çalarken gökten ateş yağdığını falan görmeyeceksiniz. Doğada ve evrende bu işlerin böyle yürümediğini; değişim ve radikal dönüm noktalarının bir güne ya da birkaç haftaya değil, yıllara yayılarak tırmandığını biliyoruz: “Nicel birikimler, nitel dönüşümleri yaratır” ilkesinde vurgulandığı gibi. Maya kültürü de zaten, her şey güllük gülistanlıkken, 23 Aralık 2012 tarihinde bir anda kâbus gibi bir “çağ finali”nin gelmesinden söz etmiyor. O tarih, yalnızca takvimde net bir işaret koymak için. Bu anlamda, dönüşüm ve değişimin çoktan başladığını ve giderek hızlanacağını söyleyebiliriz.
“Nerede bu gezegen, ne zaman göreceğiz” kaygılarını da bir yana bırakmakta yarar var. Bir süredir dünyanın yaşamakta olduklarının muhasebesini yapmak, çok daha somut ve anlamlı bir çaba. 1999’dan bu yana, jeolojik devinim hatırı sayılır biçimde yükselmiş durumda. Geçtiğimiz Kasım ayından bu yana, söz konusu süreç, iyiden iyiye hızlandı.
1998’den bu yana giderek artan bir biçimde, “iklimi” tartışıyoruz, fark ettiniz mi? Bundan on beş, yirmi yıl önce, böyle bir konunun gündeme bu denli oturduğunu anımsayan var mı? Üstelik, bu birilerinin bize empoze ettiği bir “komplo teorisi” falan da değil: Yaşayarak, tanık olarak, içindeyken hissederek iklim değişimini adım adım izliyoruz. 2002’den bu yana ivmesi iyice artan iklim sorunları, geride bıraktığımız yılın, tarihin en “garip” iklim facialarına sahne olmasıyla gündemin üst sıralarına yerleşti. 2004’ün, doğal afetlerin verdiği zarar ve yıkım açısından, tarihte bir “rekor”a imza attığını söylüyor Birleşmiş Milletler rakamları. Bütün o tayfunları, kasırgaları, anormal musonları, selleri, toprak kaymalarını, rekor sıcakları ve rekor soğukları anımsayın. Değişimi hissetmediğinizi söyleyebilir misiniz?
Finans-kapital oligarşisi
İşte birileri, bunların olacağını çok uzun zamandır biliyor ve yakın gelecekte bu gelişmelerin daha da tırmanacağını öngörüyor. Bu nedenle, gizleyemedikleri bir acelecilikle, kararı 1990’ların ikinci yarısında alınan ve ABD’de George W. Bush yönetiminde “neocon”ların iktidara gelmesiyle startı verilen bir stratejiyi uyguluyorlar.
Bunların kim olduğunu uzun uzadıya sorgulamanın gereği yok: Bugün dünyada olanca çabasıyla “küreselleşmeye” çalışan, finans-kapital (yani mali sermaye) oligarşisinin, tutucu, aşırı sağcı ve saldırgan kanadından söz ediyoruz. Finans merkezli büyük şirketler imparatorluğu denetimindeki uluslararası iktidarın, “neocon” temsilcilerinden yani.
Kapitalizmin “şişede durduğu gibi durmayacağını” daha 1860’larda Karl Marx vurgulamıştı. Tekelleşen ve “çokuluslu” hale gelen finans-kapital olgusunun varlığını ve gelişimini, yirminci yüzyıla girerken Rudolf Hilferding analiz etti. Bu verileri bir araya getiren Lenin’se, daha 1916’da “emperyalizm” adı verilen sistemin nasıl işlediğine ilişkin ilkeleri ortaya koydu.
İyi ama, emperyalizm bugüne dek “geleneksel” yöntemleriyle denetimi sürdürmeyi başarmış, hatta rakibi olan sosyalist bloğun çökmesini bile aynı sabırlı stratejilerle sağlamayı bilmişti. O halde, şimdiki bu acelenin nedeni neydi? Her şey eskisi gibi yürüyemez miydi?
PNAC ve “neocon” iktidar
Yürüyemezdi. Çünkü yakın gelecekte “doğa faktörü”ne bağlı olarak ortaya çıkması beklenen gelişmeler, aslında hiç de görüldüğü gibi “sağlam” olmayan uluslararası finans-kapital oligarşisinin, yani şirketler imparatorluğunun egemenliğini sarsacaktı. Üç temel unsura bağlıydı bütün dengeler global kapitalizmde: Malların, emeğin, sermayenin ve likit paranın küresel düzeyde serbest ve şeffaf akışı; bu akışı güvence altına alacak sürekli ve tutarlı bir ulaşım sistemi ve enerji politikası, son olarak da küresel ve etkili bir iletişim ağı. Bütün bu sistemin altından bir tek tuğlayı, üzerinde “istikrar” yazanı çektiğinizde, hem diğer üç unsur ciddi bir sarsıntı yaşıyordu, hem de o görkemli kapitalist imparatorluğun yolları tıkanıveriyordu. Bu durumda, tıpkı 3650 yıl önce Mısır’da, Minos’da, Mezopotamya’da ve Harappa’da olduğu gibi, yıkılmaz sanılan kaleler sallanabilecekti ki, bunu birileri hiç de göze alamazdı doğrusu.
“Preemptive war” (önleyici savaş) adı altında ve 11 Eylül olaylarını bahane ederek başlatılan, “kritik, istikrarsız ama kaynaklar açısından zengin” bölgelerde düzen ve denetimi sağlama alma operasyonunun ardında, ABD’de 2001 yılında yönetimin kilit noktalarını ele geçiren, iyi örgütlenmiş ve deneyimli bir kadro var: Kısa adı PNAC olan, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” adlı bir kuruluşun, kurmayları bunlar: Dick Cheney, Richard Perle, Paul Wolfowitz ve Donald Rumsfeld başta olmak üzere, bugün ABD yönetiminde söz sahibi çoğu neocon, PNAC’nin kurucu üyeleri.
Gizli bir örgütten falan söz etmiyoruz: Açık, göz önünde bir “think-tank” bu. Amaçlarını da, “kaoslara gebe yeni bir döneme girerken ABD’nin dünya düzeninin liderliğini, masaya yumruğunu vurarak eline alması” biçiminde açıklıyorlar. “ABD’nin yeni savunma stratejilerini oluşturmak” adlı belgede, yapılması gerekenleri hızlandırmak için “Pearl Harbor benzeri” bir katalizör gerekliliğini vurguluyorlardı 2000 yılında. İstedikleri katalizör, 2001’in 11 Eylül’ünde geldi.
Modern dünyanın güç simsarları
Ama elbette, “gizli” bir şeyler de var bu neocon kadrolaşmasının ardında. Üyelerin çoğunun, Başkan Bush dahil, Yale Üniversitesi’nde 200 yıldır varlığını sürdüren “Kurukafa ve Kemikler” adlı güç simsarı örgütün üyesi olmaları gibi mesela. Ya da, bu “elit” örgütün kökenlerinin, aslında 1776’da ABD’nin kuruluşunu “belli bir master plana” göre gerçekleştiren, yöneticileri arasında George Washington ve Benjamin Franklin gibi önemli isimlerin de yer aldığı masonik localarda olması gibi. Hatta Kuzey Amerika kolonilerinin bağımsızlaşıp, düşleri kurulan “yeni dünya düzeni”nin lideri, bir başka deyişle “Yeni Roma”sı olması için, 1640 devriminden itibaren plan ve hesaplarını yürüten gücün, Britanya burjuvazisine ait gizli örgütlenmeler olması gibi. Oldukça gerilere giden ve son derece ilginç bir hikâye bu ve bir yazı dizisinin değil, ancak kapsamlı bir kitabın sınırlarını içine girebilir ki, şu an onun yayın hazırlıklarıyla uğraşıyorum zaten.
“Yitirilen eski bilgi”den söz ettik sık sık. 3650 yıl önce yaşanan afetler sonrasında izini sürdüğümüz “karanlık çağ”, bu bilgi yitiminin ilk evresiydi. Ancak en etkili dönem, Roma İmparatorluğu’nun hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesinden sonra, merkezi Kilise’nin uyguladığı, sistemli bir yok etme süreci oldu. “Eski pagan değerler”i simgelediği gerekçesiyle belgeler, kitaplar, yakıldı; kütüphaneler yerle bir edildi; insanlar koğuşturmalara uğradı, işkence gördü ve idam edildi. Engizisyon hışmı ve “cadı avı”, Batı’da değişimin ve ayaklanmaların şafağı kabul edilebilecek Aydınlanma döneminin başlarında bile varlığını korudu ve bu bin beş yüz yıllık büyük erozyon, bugün o bilginin büyük kısmından yoksun kalmamız sonucunu doğurdu.
Ne var ki, bugün bizim izini sürebildiğimizden çok daha fazlasını bilen ve saklayanlar var; hem de, yüzlerce yıllık bir gelenek içinde, titizlikle sürdürüyorlar bunu. Dünyanın bilinmeyen uzak geçmişiyle ilgli sahip oldukları “sır”ların içinde, Marduk ve onun yörünge geçişlerinin yarattığı sonuçlar, yalnızca küçük bir bölümü içeriyor. Fazlası, “loca”larda. Elbette bugünün neredeyse pop kültür unsurları haline gelmiş; yardım derneği ve garip ritüel meraklıları fonksiyonuna indirgenen, sıradan masonik localardan söz etmiyoruz. Bilginin fazlasına sahip olanlar, çok daha derinlere çekilmiş, gerçek gücü ve iktidarı elinde bulunduran ve bunu asla yitirmek istemeyenler. Bir başka deyişle, yüzlerce, belki binlerce yıllık bir sistemin “muhafızları”.
Marduk konusuna ve onun gündeme getireceği değişimlere, böylesi geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor işte. “Felaket korkusu” gibi sığlıklara düşmek değil, güç simsarlarının, bizim günlük yaşamlarımızı afetlerden çok daha fazla etkileyecek planları ve operasyonlarına dikkat etmek, ayakları yere sıkı basmak gerekiyor. Korku ve teslimiyetten değil, dikkat ve dirençten, uyanık olmaktan söz ediyoruz. Çünkü kağıt üzerinde çoktan çizilip bitirilen, “kaos dönemi senaryoları”, en çok bizim üzerinde yaşadığımız Yakındoğu topraklarıyla ilgileniyor. Bunu akıldan çıkarmamakta yarar var.
(SON)
DeKadaN EtKi_!!
/gölge'li_
|