Tekil Mesaj gösterimi
  #1 (permalink)  
Alt 04-03-2008, 16:47
sangre - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
sangre sangre isimli Üye şimdilik offline konumundadır
_b/s/en s/b/enim *
 
Üyelik Tarihi: 16-10-2007
Nerden: Son
Yaş: 20
Mesajlar: 1,035
Standart Nİ.Bİ.RU (Marduk)

(Bu 7 bölümlük yazı, yazarımız Burak Eldem'in Akşam Gazetesi'nde 28 Mart - 4 Nisan tarihleri arasında yayımlanan "Marduk Geliyor mu?" başlıklı yazı dizisinin orijinal ve kesintisiz versiyonudur. Yazarın "2012: Marduk'la Randevu" adlı kitabını merak eden okurlar için bir ipucu ve fikir verme amacıyla hazırlanmıştır ve kitabın özeti değil, "giriş" niteliğinde bir sunumdur.)

BİRİNCİ BÖLÜM: Gökyüzüne çevrili gözler

1976 yılında, Rus asıllı bir Amerikan Yahudisi olan Zecharia Sitchin adlı araştırmacının kaleme aldığı “The 12th Planet” (“12. Gezegen”) adlı kitap ABD’de yayımlandı ve çok kısa bir süre içinde hatırı sayılır satış rakamlarına ulaşırken, İngilizce konuşulan ülkelerin hemen tümünde, ciddi yankılar yarattı. Sitchin, özellikle Yakındoğu dillerinde uzman sayılabilecek bir dilbilim meraklısıydı ve yalnızca günümüzde konuşulan İbranice, Arapça ve Farsça’ya değil, binyıllara yaklaşan bir süreç içinde “ölü diller” aşamasına geçmiş, antik dillere de fazlasıyla hakimdi. Bu donanımını ve eskiçağ tarihine olan yoğun ilgisini kullanarak gerçekleştirdiği çalışmasındaki en önemli avantajlarından biri, yorumladığı belge, tablet ve papirüslerdeki metinleri ikinci el çevirilerden çok, orijinal dillerinden okuma yetkinliğinin yanı sıra, söz konusu dillerin gelişim süreçleri içinde birbirleriyle olan yakınlaşma ve ilişkilerini de çok iyi izleyebilmesiydi.

“12. Gezegen”, insanlık tarihinin binlerce yıl gerilere giden serüvenini, bir başka gözle ve farklı yöntemler kullanarak yeniden okuma üzerine kurulu, oldukça sansasyonel bir araştırmaydı ki, zaten Sitchin’de bunu izleyen beş ciltle birlikte ortaya çıkan oylumlu çalışmasına alt başlık olarak “Dünya Tarihi” (The Earth Chronicles) nitelemesini seçmişti. İlk tarım merkezli kentlerin kurulmasından, Roma imparatorluğunun yükselişe geçmesine dek olan süreci, bilinen ve tarih kitaplarında anlatılanlardan son derece farklı bir değerlendirmeyle yorumlayan yazar, bu oldukça radikal çalışmasının başlangıç noktasını da, Mezopotamya’nın gizemini hâlâ koruyan en eski uygarlıklarından Sümer’in üzerinde odaklamıştı.

Gizemli bir gök cismi

Neyi anlatıyordu bu kitap ve niçin bu denli büyük yankı yaratmıştı? Çok kısa olarak özetlemek gerekirse, “12. Gezegen”, yazının ilk kez kullanılmaya başladığı eskiçağ uygarlıklarının tapınak geleneklerinin merkezinde yer alan “gökyüzü gözlemciliği” kültürünü enine boyuna inceleyerek, günümüze ancak kırıntıları kalmış bir “antik bilgi”nin izlerini sürmeye çalışıyordu. Bunu yaparken de yazılı belgelerin günümüz tarihçileri tarafından içeriklerine göre kategorize edilip, çiviyazısı tablet ve papirüslerdeki çoğu metnin “mitoloji” ya da “dini fantezi” olarak bir kenara atılması alışkanlığına hiç rağbet etmiyordu Sitchin. Tersine, onun yöntem ve yaklaşımına göre asıl üzeri örtülü olan ve kritik nitelik taşıyan bilgiler, bizzat inanç sistemlerine mal edilen dinsel metinlerin ve “edebiyat” ana başlığı altında “masal” sınıfına sokulan o görkemli mitolojik külliyatın içinde aranmalıydı.

Sümer, Babil, Mısır, Hitit, Pers ve İbrani kültürlerine ait çiviyazısı tabletler, papirüsler, kaya yazıtları ve silindir mühürler üzerinde otuz yıla yakın bir süre çalıştıktan sonra, araştırmalarının vardığı sonuçları okurlarıyla paylaşmak isteyen Sitchin, “12. Gezegen” adlı ilk kitabında, kurulu düzenin genel kabul gören bilimsel anlayışını ciddi biçimde sarsacak, şaşırtıcı iddialarla çıkıyordu ortaya. Buna göre, güneş sistemimiz içinde, binlerce yıl önceki uygarlıkların tapınak rahiplerinin ve gökyüzü gözlemcilerinin bildiği, ancak kültürün değişim sürecindeki ciddi bir kopukluk nedeniyle bizlerin büyük oranda habersiz kaldığı bir büyük gök cismi daha vardı. Sümer kültüründe “Nibiru”, yani “ortadan geçen” olarak adlandırılan bu gök cismine Mezopotamya’da Sümer sonrası dönemin egemeni olan Akat uygarlığında “Marduk” adı verilirken, Mısır’da “Milyonlarca Yılın Gezegeni” adıyla anılmıştı ve Hint, Pers, Hitit ve İbrani kültürlerinde de izlerine belirgin olarak rastlanıyordu.

Yakındoğu kültürünün inanç sistemlerindeki sayı gizemciliğine ve tapınak kültürlerinde özellikle “zaman birimi” olarak kullanılan değerlerin astronomik süreçlerle ve döngülerle olan ilişkisine dikkat çeken Sitchin, Sümer’den başlayarak Mezopotamya matematiğinde ve takvim sisteminde özel bir önem atfedilen, kutsal “3600 yıl” döngüsünün, doğrudan doğruya bu gezegenin yörünge süresiyle, yani güneş çevresindeki bir turunu tamamlamasıyla bağlantılı olduğunu savundu. Bir başka deyişle, yörünge süresini yaklaşık 250 yılda tamamlayan, bildiğimiz en uzak gezegen konumundaki Pluton’un bile çok çok ötelerine dek uzanabilen bir gök cisminden söz ediyordu Sitchin. Oldukça uzun bir süredir dünyada hüküm süren uygarlıkların bu gök cisminden habersiz görünmelerini hem bu uzun yörünge süresi nedeniyle gözlerden uzak kalmasına, hem de özellikle son iki bin yıl içindeki bilgi yitimine bağlıyordu. Böylesi uzun yörünge periyotlarına sahip olan gök cisimlerine yabancı olmadığımıza dikkat çekerken de, Mezopotamya ve diğer Yakındoğu uygarlıklarının kayıtlarında izine rastladığımız Marduk’un, kuyrukluyıldızlar benzeri fazlasıyla eliptik bir yörüngeye sahip olduğunu ve bir tam turu içinde Güneş’in çok çok uzaklarına dek gittikten sonra yeniden yakınlaşmaya başladığını anlatıyordu. Buna göre, oldukça uzun bir süre görünmez olan Marduk, turunu tamamlarken yeniden Güneş’e ve dolayısıyla dünyaya yakın geçiş yapıyor; bu aşamada da güçlü çekim etkisinin sistem içinde yaratacağı istikrarsızlık ve değiştireceği dengeler nedeniyle yeryüzünün kim bölgelerinde bir hayli etkili olan doğal afetler yaşanıyordu art arda. Dolayısıyla Sitchin’e göre, bütün inanç sistemlerinde ve kutsal metinlerde bir biçimde var olan “Büyük Tufan” miti dahil olmak üzere, dünyayı etkilediği varsayılan geniş çaplı doğal afetlerin birçoğunun ardında Marduk bulunuyordu.

“Gökten yere inenler”

Eğer “12. Gezegen”de temel çerçevesini çizmeye çalıştığı teorisi bu kadarla kalsaydı, belki kitap bu denli sansasyon yaratmayacak ve görece daha “hafif şiddette” tartışmalara neden olacaktı. Ama Sitchin, “Dünya Tarihi” adını verdiği bu kitap dizisi içinde ayrıntılarına girdiği tezlerinde çok daha ileri noktalara gitti: Marduk gezegeni üzerinde yaşayan oldukça gelişmiş ve yetkin bir uygarlık vardı onun görüşüne göre. Eski Sümer metinlerinde “gökten yere inenler” anlamına gelen ve “büyük tanrılar” için kullanılan “Anunnaki” kavramı, düş ürünü mitolojik tanrıları değil, yüzbinlerce yıl önce Marduk gezegeninden dünyamıza inen ve üzerinde bir koloni kuran “yabancıları” betimlemekte kullanılan bir özel isimdi! Benzeri biçimde, Tevrat’ın ilk bölümü olan Tekvin’in altıncı babında, Tufan öncesi dönemi anlatan ayetlerde geçen “O zamanlar yeryüzünde Nefilim vardı, bunlar eski zamanın güçlü ve ünlü adamlarıydılar” ifadesi de, bizzat bu yabancı ırka gönderme yapıyordu Sitchin’e göre. Çünkü kimi modern çevirilerde “Devler” olarak değiştirilen “Nefilim” sözcüğü de eski İbranice’de tıpkı Sümer dilindeki “Anunnaki” gibi, “Yukarıdan aşağı inenler” anlamına gelmekteydi.

Kolayca tahmin edileceği gibi, Sitchin’in kitabı yalnızca bilim dünyasından değil, ortodoks inanç çevrelerinden de yoğun tepki aldı. Oysa kendi yaklaşımı açısından Sitchin, Kutsal Kitap’a aykırı düşmek bir yana, onu birçok yönüyle doğruladığı görüşündeydi ve aslında fazla radikal bulunan bu teorisini, başta Tevrat olmak üzere kutsal metinleri doğrulamak adına geliştirmişti bir bakıma. Her şeyden önce, dini kitaplarda yer alan ve “fantezi” gibi görülen, Tufan benzeri olgulara farklı bir açıklama ve dayanak getirdiğini düşünüyordu. Dahası, insanın ortaya çıkışı konusunda evrim teorisi savunucularıyla “yaratılış” inancına bağlı olan ilahiyatçılar arasında bir köprü oluşmasını sağlayacak “genetik müdahale” tezinin, yanıt getirilemeyen boşlukları doldurarak bir “orta yol” oluşturacağı inancındaydı.

Sitchin, seksenli ve doksanlı yıllar boyunca düzenli aralıklarla yayımladığı kitaplarıyla “Dünya Tarihi” serisini adım adım tamamlarken ortodoks çevrelerin tepkilerini çekti belki ama bu süre içinde onlarca ülkede, yüzbinlerce okura da ulaştı ve yirminci yüzyılın son çeyreğindeki en etkili araştırmacılardan biri olarak bu döneme damgasını vuran isimler arasında yer aldı. Kimileri onu, 1969 yılında yazdığı “Tanrıların Arabaları” adlı kitabıyla büyük sansasyon yaratan İsviçreli yazar Erich von Däniken ile aynı kategoriye dahil etmek istedi ve “Eski Astronot Teorisi” (Ancient Astronauts Theory) olarak adlandırılan ekol içinde değerlendirmeyi seçti. Ama Sitchin’le von Däniken arasında oldukça temel bir ayrım vardı: “Tanrıların Arabaları” ile başlayan sansasyonel kitaplarında von Däniken, eskiçağ tarihine ilişkin bugün hâlâ “muamma” olarak görülen ve açıklanamayan olguları aslında popüler kültür açısından oldukça başarılı sayılabilecek bir derlemede bir araya getirirken, “yöntem uygulamak” gibi bir kaygı hiç duymamış ve yalnızca yüzeysel olarak art arda sıraladığı sorulara, birbiri arasında tutarlılığa sahip olmayan yanıtlar getirme ya da yalnızca dokunup geçme yolunu seçmişti. Oysa Sitchin, daha işin başında kullanacağı yöntemi belirleyerek işe girişmiş ve otuz yıllık bir okuma, derleme araştırma evresinin sonunda, kendi içinde tutarlı bir teoriyi adım adım örmüştü. Her şeyden önce, binlerce tablet ve papirüsün orijinal dillerinden okunup deşifre edilmesi üzerine kuruluydu Sitchin’in çalışmaları. Dahası, bu süreç içinde kutsal kitaplarda sözü edilen “tarih”in, aslında (erozyona uğrayarak da olsa) çok daha eski uygarlıkların belge ve kaynaklarından esinlendiğini kanıtlayarak bu metinlerde ortaya konulan “alternatif tarih”in hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekmişti.

Yitirilen “eski bilgi”

Altı kitaplık “Dünya Tarihi” serisinin ve onu tamamlayıcı nitelikte yazdığı dört ek kitabın içinde Zecharia Sitchin’in ortaya koyduğu tezler ne denli “aykırı” görünürse görünsün, dikkatli bir okumayı hak ediyor. Fazlasıyla seçici ve titiz davranarak, bu “Dünya Tarihi” yaklaşımının içinden, şu an için fazlasıyla “radikal” görünen “uzaylı tanrılar” teorisini çıkarıp dışta bıraksak bile, geriye kalanlar, üzerinde yaşadığımız gezegenin ve beş bin yıllık (bilinen) uygarlığımızın tarihine ilişkin hiç de yabana atılamayacak temel yaklaşımları ve binlerce yıl boyunca unutulmaya terk edilmiş bir “eski bilgi”yi gündeme getirmesi açısından oldukça dikkate değer.

Her şeyden önce, oldukça şaşırtıcı iki temel olguya yeniden eğilmemizi sağlıyor Sitchin’in tezleri ve hem uygarlığımızın uzak tarihini hem de üzerinde yaşadığımız gezegenin yakın gelecekte tanık olması muhtemel gelişmeleri dikkatimize sunuyor:
*
Tarihi insanlar yapar, insanlar yazar ve insanlar okur. Uygarlığın “Tarih Çağları” adı altında andığımız son beş bin yılı hiç kuşkusuz insan toplumlarının gelişimi, iç mücadeleleri ve savaşları ya da kazanımları üzerine kuruludur. Uygarlığın izlediği yolu da toplumsal yasalar ya da insani edimler belirler büyük oranda. Ancak uzun vadeli baktığımızda ve binlerce yıla yayılan bir sürecin kilometre taşlarını izlediğimizde, insan merkezli modern yaklaşımların büyük oranda hafife aldığı bir başka unsurun, çok uzun aralıklarla da olsa, “kırılma noktaları”nda tartışılmaz biçimde etkili olduğunu görürüz: Doğanın tarihi. Ulusların ve halkların davranış biçimleri, sınıf mücadelelerinin dinamik gücü ya da liderlerin karar ya da stratejileri uygarlığın gelişiminde hiç kuşkusuz birincil düzeyde etkilidir ama bu durum, uygarlığın üzerinde geliştiği “sahne”nin, yani “doğa ve evren”in, kimi zaman öne çıkan etkin gücünü hafife almamızı gerektirmez. Bir başka deyişle, uygarlığın bugün vardığı noktada Hammurabi yasaları, Kadeş Savaşı ya da Spartaküs isyanı kadar, hatta kimi zaman bunlardan da daha yoğun biçimde, “doğanın tarihi”ndeki değişmeler, yani kısa süreli de olsa günlük yaşamın akışını ciddi biçimde sarsıp etkileyecek olan “doğal afetler” de etkili olmuştur.
*
Bu afetlerin toplumsal bellekte bıraktığı izler o denli derindir ki, uygarlığın gelişim seyri içinde, çok erken bir tarihte “yıldız gözlem geleneği”nin beklenmedik biçimde ağırlık kazanıp gelişmesine yol açmıştır; çünkü binlerce yıl önce bu topraklarda yaşayan insanların deneyim ve tanıklıklarının güçlü etkileri, kimi büyük afetlerle “göksel gelişmelerin” bağlantılı olduğu fikrini kolektif bilince kazımıştır.

Meseleye böyle baktığımız zaman, Zecharia Sitchin’in tezlerinde ortaya konan temel “aktörler”, yani gökyüzünde uzun aralıklarla belirip sonra yeniden uzaklaşan “Marduk” adlı gök cismi ve onun yakın geçiş sırasında yeryüzünde yaşanan, özellikle binlerce yıl öncesinin insanlarını çok korkutup sarsacak doğal afet zincirlerine ilişkin fikir, daha anlamlı hale geliyor. Bir adım daha ilerisine giderek düşünmeye devam ettiğinizde de, “doğanın tarihi”ndeki bu değişimlerin uygarlığın seyri ile ilgili kritik dönüm noktalarına ve yaşamı bir süre için güçleştiren afetlerin sosyopolitik ve sosyopsikolojik etkilerine daha farklı bir gözle bakmanızı sağlıyor.

Her tapınak, bir “gözlemevi”

Aşağı yukarı bütün antik uygarlıklarda, hatta çoğu kez “tarih öncesi” olarak adlandırılan dönemin basit tarımsal köylerinin geleneklerinde bile var olan bir unsur, çoğu kez çarpıcı bulgularla çıkıyor karşımıza: Bu unsur, gökyüzü gözlemciliği ve “yıldız izleme” kültürü. Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde, fiziksel olarak birbirinden uzak yaşamış toplumlardan geriye kalan arkeolojik buluntuları izlerken bile, bu şaşırtıcı ortak nokta varlığını hissettiriyor: İndüs nehri kıyılarından Mezopotamya’ya, Mısır’dan Avrupa’nın megalitik anıtlarına, Çin’den Orta Amerika’nın antik kentlerine dek hemen her yerde, dikkatle yapılmış gözlemlerin ve hassasiyetle tutulmuş kayıtların izlerine rastlıyoruz. Bir “gözlemevi” inşa etmemiş ya da gökyüzündeki hareketlilikleri düzenli güncelere taşımamış neredeyse bir tek uygarlık yok. O denli yaygın ve eski bir gelenek ki bu, yazının bulunmasından çok önceki dönemlere dek uzanan bir “sözel kültürü” ve basit “çentik ve işaret” sistemlerini de içeriyor.

Gökyüzü gözlemciliğine olan ilgi ve tutkunun ardında “zamanı izleme ve hesaplama” kaygısının yattığı söylenebilir ve bu büyük oranda doğrudur da: Mevsimlerin değişimini bilmek ve zamanın akışını hesaplayarak önceden önlem almak yalnızca yerleşik yaşama geçmiş tarım toplumları için değil, toplayıcılık düzeyindeki göçebe kabileler için de yaşamı kolaylaştırıcı bir etki sağlıyordu. Tutarlı ve işe yarar bir takvim oluşturabilmenin en sağlam yolu da doğal olarak Güneş ve Ay’ın hareketlerini dikkatle izlemekten geçiyordu. Ancak izleri bilemediğimiz dönemlere dek geri giden ve birçok toplumda neredeyse saplantı haline gelmiş gökyüzü gözlemciliği merakının ardında, zamanı ölçme kaygısının ya da tarım dönemlerini belirleme isteğinin dışında da faktörler yer alıyordu.

İngiltere’nin güneyinde, geçmişi beş bin yıl öncesine dek giden Stonehenge’ten, Golan Tepeleri’ndeki yine aynı döneme ait gözlemevine; Mezopotamya’nın “Ziggurat” adı verilen rasathanelerinden Maya tapınaklarının tepesindeki gözlem odalarına dek her yerde, yıldız gözlemciliğine paralel olarak, inanç sistemlerinin derinlerine dek işlemiş bir tedirginlik ve korkuyla da karşılaşıyoruz: Üzerinde yaşadıkları toprakların doğal afetlerle sarsılacağına ve bu afetlerin işaretçisi ya da “tetikleyicisi”nin göklerdeki bir değişim ya da hareket olacağına ilişkin, çok tipik bir korku. Bu amaçla ve bu kaygıyla gökyüzünü sürekli olarak izlemeyi, yıldız hareketlerini düzenli gök günlüklerine kaydetmeyi ve birbirinden farklı göksel döngüleri hesaplayarak tutarlı ve hassas takvimlere, zaman çizelgelerine ulaşmayı görev bilmiş eski toplumlar. Aslına bakılacak olursa, yüzyıllar içinde bir tür “kehanet sanatı”na dönüşen ve yozlaşan “göksel hesap ve tahmin” sistemlerinin ardında hep bu var. Anılarda, toplumsal bellekte, çoğunlukla mitler ve söylenceler halinde canlı tutulan bu endişenin kaynaklarına ilişkin fikir yürütürken, açık fikirli ve esnek düşünen bilim adamları çoğu kez daha önce tanık olunmuş göksel olaylara ilişkin korkuların bu ilgiyi canlı tutabileceğinden söz ediyorlar: Yani, tanık olunan ya da “yaşlılar” tarafından anlatılan bir göktaşı çarpması ya da yakın geçiş yapan bir kuyrukluyıldızın neden olabileceği küçük çaplı lokal afetler. Oldukça makul bir yaklaşım bu ve bulunduğu coğrafyada herhangi bir dönem içinde böylesi bir olaya tanık olan toplumların, sözle ya da yazıyla bu anıyı canlı tutup kuşaktan kuşağa taşıyacakları; böylesi bir olayın yinelenmesinden korkarak gökyüzü gözlemciliğini disiplinli biçimde sürdürecekleri fikri, kulağa inandırıcı geliyor.

Peki ya beklenmedik anlarda sürpriz biçimde ortaya çıkıp belli bir bölgeyi etkileyen küçük meteorların getirdiği korkudan değil de, belirli periyotlar içinde uzun aralıklarla yinelendiği bilinen, gökyüzünden gelecek daha etkili bir doğal afete ilişkin bir kaygı söz konusuysa burada? Bir başka deyişle, Mezopotamya’dan başlayarak birçok eski kültürde karşımıza çıkan ve yakın geçişleri sırasında ürkütücü afetlere neden olan o büyük gök cismi, yani Marduk için neler söyleyebiliriz? Bunu yanıtlamak için biraz daha ayrıntılara girip, eski kayıt ve kutsal metinlerde gerçekten böyle bir gök cisminden söz edilip edilmediğine bakmamız gerekiyor.

İKİNCİ BÖLÜM: Güney göklerinin efendisi

Zecharia Sitchin, uzun araştırmalar ve titiz taramalar sonrası derlediği tablet ve silindir mühürlerde, en eskisi İsa’dan önce üçüncü binyıla dek giden, dinsel içerikli ve çoğu kez göklerle ilişkilendirilmiş metinlere ya da figürlere çekiyor dikkatimizi. Sümer’den, onun mirasını devralan Akat imparatorluğuna aktarılan astronomi bilgisinden ve dikkatle tutulan gökyüzü kayıtlarından söz ediyor. Kimi betimlemelerde, eski uygarlıkların yıldız gözlemcileri için kuşkusuz son derece önemli olan Güneş, Ay ve çıplak gözle görülebilen beş gezegenin yanı sıra, bir altıncısına da rastlıyoruz! Diğerlerinden ayrı tutulan ve özel bir önem atfedilen bir gök cismi bu: Çoğu uygarlıkta, birbirine neredeyse tıpatıp benzer biçimde, iki yanında kanatları olan bir disk biçiminde resmediliyor. Bugün çoğunu “mitoloji” kapsamına alıp göz ardı ettiğimiz metinlerdeyse, bu “tanrısal” öneme sahip, korkulan ve saygı duyulan gök cisminin izlediği yollara ve göklerdeki serüvenine ilişkin oldukça çarpıcı ifadeler var.

Sözgelimi, Babil’in ünlü yaratılış destanı “Enuma Eliş”te, uzaklardan gelen ve gökyüzünde beliren kudretli tanrı Marduk’un, göklerdeki kaosu nasıl sona erdirip, diğer “tanrıların”, yani gök cisimlerinin “kader çizgilerini belirlediği”ne (yörüngelerine karar verdiğine) ilişkin oldukça ilginç dizeler yer alıyor. Güney göklerinde beliren Marduk’un, “Tiamat” adlı canavarın karnını yararak ortasından geçtiğini ve göklerdeki kaosu noktaladığını okuyoruz. Çoğu araştırmacının, Güneş Sistemi’nin oluşumuna ve evrensel düzenin biçimlenmesine ilişkin bir “antik teori” ya da açıklama biçimi (tıpkı bizim “Big Bang” yani “Büyük Patlama” teorimiz gibi) olduğunu düşündüğü bu destan, Marduk adlı gök cismine duyulan saygının vurgulandığı etkileyici bir finalle sona eriyor:

Göklerde parlayan yıldız
Başlangıç ve gelecek onun elinde olsun
O ki yolunu hiç durmaksızın Tiamat’ın ortasından geçirdi
Onun adı Nibiru olsun, “Ortayı Ele Geçiren”


Tabletlere işlenen göksel kayıtlar

Bir özel isimden çok, Marduk için uygun görülen bir “unvan” olarak beliren “Nibiru” sözcüğü, aslında gökyüzündeki bir hareketi tanımlamak için kullanılıyor Enuma Eliş’te: Bir başka deyişle, güçlü ve etkili bir gök cisminin izlediği yolu tanımlamakta kullanılıyor. Bunun daha somut örneklerine, böylesi bir klasik metinde değil, günlük pratik amaçlar için kaydedilen astronom rahip günlüklerinde rastlıyoruz. Söz konusu kayıt ve “gökyüzü klavuzları”nın en önemlilerinden biri, “Nineveh ve Babil’in yıldız Gözlemcilerinin Raporları” adını taşıyan ve ondokuzuncu yüzyılda yapılan kazılar sırasında, Asur kralı Asurbanipal’in ünlü kütüphanesinde ele geçen tabletler arasında bulunan bir yapıt. Zecharia Sitchin, bu kayıtlar ve raporlar arasında dikkate değer olanları, “12. Gezegen” adlı kitabında yayımlamıştı. Tıpkı şu ünlü dizeler gibi:

Büyük gezegen
Ortaya çıkışında koyu kırmızı
Göğü yarıdan böler
Ve Nibiru olarak durur

Aynı kayıtlarda yer alan bir başka metin parçacığındaysa, Nibiru, yani “ortadan geçen” ya da “ortayı ele geçiren” ünvanına sahip gök cisminin izleyeceği yol tarif ediliyordu:

Jüpiter’in durağından
Gezegen batıya doğru geçer
Bir süre güven içinde yaşayış olacaktır
Diyara yavaşça huzur çöker
Jüpiter’in durağından başlayarak
Gezegenin parlaklığı artmaya başlar
Ve Yengeç Burcu’nda Nibiru haline gelecektir

Bu noktada, Sitchin’in yorum ve tezlerinden bir süreliğine uzaklaşıp, Yakındoğu toplumlarının gökyüzünü resmetme ve yıldız haritaları çıkarma geleneğinin basit ilkelerinden söz etmekte yarar olabilir. Sümer’den başlayarak, Mezopotamya uygarlıklarının bilgeleri, gökyüzünü üç ana parça halinde düşünüp, gözlemlerini buna göre yapma yöntemi geliştirmişlerdi. Nineveh kütüphanesinde bulunan ve “MUL.APİN Tabletleri” adıyla bilinen astronomi belgelerinde, bu bölümlerin sınırlarını ve hangi önemli gök cisimlerini içerdiğini okuyoruz. Buna göre, kuzey göklerini kapsayan birinci bölüm, yani göksel ekvatordan kuzey kutup noktasına dek uzanan bölge, Tanrı Enlil ile ilişklendiriliyor ve “Enlil Yolu” adını alıyordu. Kral (Cepheus), Büyük Ayı, Ejderha (Draco) gibi takımyıldızlar, Enlil Yolu sınırları içindeki önemli göksel işaret noktalarıydı. Güneş’in, Ay’ın ve görünen diğer gezegenlerin gökyüzünde izledikleri yol, yani bizim “Ekliptik” ya da “Tutulum Çemberi” adını verdiğimiz orta kuşak, Sümer’in en büyük gök tanrısına ithaf edilmişti ve “Anu Yolu” adıyla biliniyordu. “Zodyak Kuşağı” olarak adlandırdığımız bu şerit üzerindeki on iki büyük takımyıldız (burçlar) da bu kuşağın üyeleriydi. Üçüncü ve son yol, bu orta kuşak ile güney ufku arasında uzanan ve bütünüyle güney göklerini içine alan bölümdü ki, Sümer bilgeleri bu alana da bir başka büyük tanrılarının adını vererek “Enki Yolu” demişler ve belki de en çok bu bölge üzerinde durmuşlardı.

Rahiplerin gökyüzü haritaları

Şimdi, Sümer (ve sonrasında Akat) astronom rahiplerinin gökyüzü haritalarını nasıl çizdiklerini anlamak için, beş bin yıl öncesinin Mezopotamya’sını gözlerimizin önüne getirelim. İlk büyük kentler, İran Körfezi’nin hemen kuzeyinde, bir zamanlar bataklık olan bölgede kuruluyor. Bunların içinde en önemlisi de, Enki’nin kült merkezi olarak nitelenen ve “yeryüzünün ilk kenti” olduğu metinlerde anlatılan, Eridu. Buradaki gözlemevinde gökyüzünü inceleyen rahipler, haritalarını çıkarırken şu ilkeleri uyguluyorlar: Sırtı kuzey kutbuna, yüzü de güney göklerine bakacak biçimde duruyor gözlemci. Karşısında, bataklıkların hemen bitiminden itibaren başlayan körfez suları ve engin deniz var. Haritayı çizime aktarırken, bu bakış açısına göre, ilkin ufku simgelemek üzere yatay bir çizgi çekiyor. Ardından, tam orta noktadan bu ufuk çizgisine dik inen ve onu kesip aşağıya doğru devam eden bir çizgi daha. Buna, “Göklerin Orta Noktası” adını veriyor. Böylece, haritada, birbirini dik olarak kesen iki uzun çizginin oluşturduğu dev bir “artı işareti” yer alıyor. Sonra, bu çizgilerin kesiştiği noktayı merkez alan büyükçe bir çember çiziyor gözlemci ve ortaya, bir “artı işareti” tarafından dört eşit parçaya bölünmüş bir daire çıkıyor. Yatay çizginin, yani ufkun altında kalan yarım daire, “Yer altı”nı, ufkun üzerindeki yarım daire de gökyüzünü simgeliyor; yani, güney göklerini. Her bir çeyrek daire, kendi içinde üçer bölüme ayrıldığında, gökyüzündeki koordinatları belirlemekte kullanılan “12 istasyon noktası” elde edilmiş oluyor. Tarif ettiğimiz bu harita, bir biçimde “astroloji” ile ilgilenenlere hiç de yabancı gelmeyecektir, çünkü bugün hâlâ astrolojiyle uğraşanların çizdiği gökyüzü haritaları, beş bin yılı aşkın bir süre önce Sümer rahiplerinin çizdiği diyagramları kullanmaktadır.

Şimdi, yeniden “Nineveh ve Babil Yıldız gözlemcilerinin Raporları” adlı belgeye dönelim ve Sitchin’in söz etmediği, ama oldukça kritik önem taşıyan bir başka astronomi kaydına, Marduk’un göklerde izlediği yola ilişkin başka ipuçları veren kısa bir paragrafa göz atalım:

Marduk, ortaya çıktığı anda Umunpauddu’dur
İki saat (?) yükseldiğinde Sagmigar olur
Meridyen geçişini yaparken de Nibiru’dur

Burada, Marduk olarak adlandırılan gök cisminin göklerde izlediği yol tarif ediliyor ve farklı konumlarının koordinatlarına eski Sümer diline ait farklı adlar veriliyor. Günümüz Yakındoğu tarihçileri ve bazı Asurbilim uzmanları, bu ifadeleri fazla dikkate bile almadan “sıradan kayıtlar” olarak görüp rafa kaldırmış durumdalar. Çünkü onlara göre, Marduk bilinmeyen bir gök cismi değil, Jüpiter gezegenine Babil’de verilen ad. Bu büyük yanılgıyı mazur gösterebilecek, kafa karıştıcı ifadeler gerçekten var Mezopotamya yıldız gözlemciliği kültüründe. Ne var ki, biraz titiz ve dikkatli bir inceleme bile, Jüpiter’in göklerde Marduk’u temsil eden gök cismi olmayıp, yalnızca ona “vekalet” ettiğini anlamaya yeterli. Tıpkı, müdür bir başka yere tayin edilip gittiğinde, onun yerine geçici olarak bakan “vekil müdür” gibi.

Hem Mezopotamya, hem de diğer çoğu antik kültürde, “Tanrılar” olarak adlandırılan varlıkların her biri, göksel bir karşılığa sahip. Tanrıları temsil ettiği düşünülen gök cisimleri, tıpkı panteon sisteminde (tanrılar hiyerarşisi) olduğu gibi, belli bir önem ve üstünlük sıralaması içinde yer alıyorlar. Sümer astronomi sistemi, bununla da yetinmeyip, her birini gök cisimleriyle özdeşleştirdiği tanrılara, birer de “kutsal sayı” ithaf ediyor. Buna göre, Mezopotamya panteonunda, “klasman üstü” diye tanımlayabileceğimiz en büyük tanrı, “Göklerin Efendisi Anu” ve bu tanrının rakamı “kutsal 60”. Hemen ardından, Sümerlerin “dünyanın efendisi” olarak nitelendirdikleri Tanrı Enlil geliyor ve onun da kutsal rakamı, 50. Onu, 40 rakamının sahibi Enki, 30 rakamının sahibi Nanna ve 20 rakamının sahibi Utu izliyor. Anu’yu göklerde temsil eden bir gezegen yok. Enki de belirsiz. Ama Enlil’in göksel karşılığı Jüpiter, Nanna’nin Ay, Utu’nun da Güneş. İşte “Marduk’un Jüpiter olduğu” yanılgısıyla ilgili kritik şaşırtma da tam bu noktada ortaya çıkıyor:

Tanrısal düzende “hükümet darbesi”

Akat İmparatorluğu, bölgenin hakimi haline gelip Sümer’in mirasını devraldığında, bilinmeyen bir nedenle panteon sisteminde bir değişiklik (deyiş yerindeyse bir “hükümet darbesi”) yapma gereği duyuyor ve “Göklerin Güçlü Tanrısı” olarak seçtikleri Marduk’u, dünyanın da efendisi olarak tanrılar hiyerarşisinin en tepesine, Enlil’in yerine getiriyorlar. Mitolojik soyağacına göre Marduk, Enlil’in hemen altında yer alan Enki’nin oğlu ve kutsal numarası da 10. Babil astronomları, “göklerdeki gelişmelere göre” durumun değiştiğini, Marduk’un gücü ve yetkiyi eline geçirdiğini ve en büyük efendi olduğunu ileri sürerek, rakam ve sözcük oyunlarına dayalı bir hikâye yaratıyorlar: Buna göre, Marduk, miras hakkı olarak babası Enki’nin rakamı olan 40’ı devralıyor. Kendi rakamı olan 10 buna eklendiğinde, bir anda kutsal 50 rakamının sahibi haline geliyor ve eski panteonda “50’nin efendisi” olarak bilinen Enlil’i bir “darbe” ile yerinden indirip, hem onun rakamına, hem de göklerde onu temsil eden gezegene, yani Jüpiter’e de sahip oluyor. Rahipler bu durumu, Mezopotamya yaratılış destanı “Enuma Eliş”in finalinde, “Marduk’un 50 Adı” başlıklı isim listesinde açıklıyorlar. Bu listede Marduk hem kendine verilen 10 ada, hem de babası Enki’nin 40 adına sahip olarak, “göksel efendiliği” eline geçiriyor. Meselenin aslı bu.

Babil bilgeleri böyle bir şeye niçin gerek duymuşlar? Hangi radikal değişim ya da yenilik, onları çok titiz oldukları panteonla böyle oynamaya ve değişiklik yapmaya itmiş? Eldeki veriler kısıtlı olduğu için, bunu tam olarak anlayamıyoruz. “Bilinmeyen Gezegen”le ilgili Sümer rahiplerinin belirlediği isim konusunda da yeterince bilgi yok elimizde. Yalnızca Sümer bilgelerinin ona verdiği adı değil, ünvanı, yani Nibiru’yu (Ortayı Ele Geçiren) biliyoruz. Büyük olasılıkla, bölgede iktidar Sümer krallarından, Sami asıllı Akatlara geçtiğinde, buna karşılık gelecek bir değişim “Tanrılar İktidarı”nda da sanal olarak gerçekleştirilmiş ve Akat kavminin “Derin Bilgeliğin Tanrısı” Enki’nin oğlu Marduk’u, “Nibiru” ünvanının sahibi yapmasıyla bu değişim pekiştirilmiş. Böylece, Mezopotamya kültürünün “gizemli gök cismi”ne, tanrılar panteonunda da net ve kesin bir yer açılmış. Ancak burada söz konusu olan gök cismi, her zaman göklerde hazır ve nazır bulunan bir gezegen değil; uzun aralıklarla beliriyor ve binlerce yıl da görünmüyor, uzaklara gidiyor. Bu durumda, görünmediği dönemlerde onun göksel karşılığı nasıl belirlenecek? Babil astronomlarının buna bulduğu teolojik ve simgesel çözüm, işte bu hükümet darbesiyle Enlil’in gezegenini Marduk’a “tahsis etmek”. Bir başka deyişle, göksel iktidarın sahibi ilan edilen tanrıya, onun gezegeni ortalarda yokken, Jüpiter’i “vekil” tayin etmek. Bu göklerdeki “vekalet” sistemiyle ilgili örneklere, diğer antik kültürlerin çoğunda da rastlayacağız.

Şimdi, yeniden şu “koordinat veren” ifadelere gelelim. Marduk’un kesinlikle Jüpiter olduğuyla ilgili kendilerini rahat hisseden ortodoks tarihçiler, raporda geçen “Umunpauddu”, “Sagmigar” ve “Nibiru” sözcüklerinin, Jüpiter gezegeninin diğer adları olduğunu iddia ediyorlar. Acaba gerçekten öyle mi?

“Ortayı ele geçiren” gök cismi

Yukarıda tarif etmeye çalıştığımız “gökyüzü haritası” kavramını, yani yüzü güneye dönük, güney ufkunun üzerindeki gökyüzü parçasını izlemekte olan gözlemci rahibin bakış açısını aklımızda tutarak, ifadeyi yeniden inceleyelim şimdi:

Marduk, ortaya çıktığı anda Umunpauddu’dur: Eski Sümer dilinde “Umun”, hem “Efendi, Lord” anlamına gelen “En” sözcüğüyle aynı karşılığa sahiptir, hem de “Bataklık” anlamına gelir. Sümer’in ilk kenti Eridu’nun, Enki tarafından bataklıklar üzerine kurulduğunu ve buradan gözlem yapan rahiplerin ufkun hemen altında ilk tanık olduğu görüntünün bataklıklar olduğunu dikkate alıp, devam edelim. “Pa.Uddu”, bir ilişki ve yakınlık ifade eder ve “Utu’nun Kardeşi” anlamına gelir. Yani, güneş tanrısı Utu’yla eşdeğer görülen bir ünvandır bu. Dolayısıyla ifade, yani Umunpauddu, “Utu’nun Kardeşinin Bataklığı” halini alır.

İki saat (?) yükseldiğinde, Sagmigar olur: Çeviriyi yapanlar, burada “saat” kavramını tahminlere dayanarak öneriyorlar, çünkü sözcüğün orijinali okunamamış. Marduk’un Jüpiter olduğuna kendilerini inandırdıkları için, göklerdeki hareketinin “saatler” ile ölçülebileceğini düşünmüşler. Oysa burada “saat” değil, “göksel dilim” söz konusu. Haritada her çeyrek dairenin üçer eşit dilime ayrıldığını söylemiştik. Bunlar, astrolojide “ev” olarak adlandırılan 30’ar derecelik gök dilimleri. Yani, ortaya çıkışından sonra iki göksel dilim yukarıya çıktığında, Marduk’un “Sagmigar” konumuna ulaştığı anlatılıyor. “Sag” Sümer dilinde “Tanrısal Lütuf” anlamına geliyor. “Mi”, tanrısal gücün etkili olduğu alan; “Gar” ise belirmek, ortaya çıkmak. Yani Sagmigar, “Tanrısal takdir ve lütfun ortaya çıktığı alandaki beliriş” olarak tercüme edilebilir.

Meridyen geçişini yaparken de Nibiru’dur: Nibiru’nun “ortadan geçen” ya da “ortayı ele geçiren” anlamına geldiğini biliyoruz. Konum olarak da zaten “meridyen geçişi” olarak adlandırılan nokta, gözlemcinin bulunduğu boylamdaki en yüksek pozisyonu belirtir ki bu da ufku kesen ve “gökyüzünün orta noktası” olarak adlandırılan çizginin üzerine rastlar.

Toparlayacak olursak, Nineveh gözlemcisinin, binyıllar içinde rahip geleneği aracılığıyla kendisine dek aktarılan bilgilerden yararlanarak, Marduk’un ortaya çıkış anından itibaren çizdiği göksel rotayı koordinatlar halinde verdiğini görürüz bu metinde. İlk beliriş anı, güney göklerinde, Eridu’dan görülen bataklıkların hemen üzerindedir: Yani ufukta, bataklığın hemen üzerinde ortaya çıktığı nokta. Gökyüzünde iki “evi”, yani 30’ar derecelik dilimi geride bıraktıktan sonra, en güçlü ve en etkili konumuna ulaşır: Sagmigar adı verilen konum. Nihayet, göklerin orta çizgisi üzerine ulaşıp meridyen geçişini yaparken, “Nibiru”, yani “ortayı ele geçiren” ünvanına hak kazanır. Gök cisminin bundan sonraki yolculuğu, batı-kuzeybatı yönünde sürecek ve zaman içinde yeniden gözden kaybolacaktır.

Tarif edilen göksel hareket ve ortaya çıkış biçimi, bildiğimiz hiçbir gezegenle bağdaşmaz. Yörünge hareketlerini doğudan batıya doğru, “Anu Yolu” üzerinde, yani Ekliptik çemberini izleyerek gerçekleştiren bildik gezegenlerin aksine, burada “Enki Yolu”nda, yani güney göklerinde ufkun hemen üzerinde beliren ve güneydoğudan kuzeybatıya doğru yaptığı yolculuk sırasında “aniden” ortaya çıkıp zaman içinde “orta noktayı” aştıktan sonra gözden kaybolan bir gök cisminden söz edilmektedir. Çok basit bir hesapla bu, diğer gezegenlerin izlediği yörüngelerin oluşturduğu düzlemi oldukça “dik” kabul edilebilecek bir açıyla kesen, farklı bir yörüngeyi anlatmaktadır bize. Tıpkı, bildiğimiz bazı kuyrukluyıldızların, sözgelimi yakın geçmişte göklerimizde izlediğimiz, 3666 yıllık yörünge süresine sahip Bradfield Kuyrukluyıldızı ya da geçen yılın sonunda izlenen Machholz kuyrukluyıldızı gibi.


Bin gölge, bin ağaçtan, bir güneşin gölgesidir.. _/ *

_gölge'li/ *
Alıntı ile Cevapla