Tekil Mesaj gösterimi
  #13 (permalink)  
Alt 02-02-2008, 08:21
Oblomov Oblomov isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Taze Arıza
 
Üyelik Tarihi: 17-01-2008
Mesajlar: 9
Aşağıdaki yazıda katılmadığım yerler olmasına rağmen, polemiğe açılım getirmesi açısından dikkatinize sunuyorum.

Yurtseverliği anlamlandırmak

Komünistlerin partisi, Türkiye’de sosyalist devrimin emperyalizme karşı mücadeleye denk düşeceğini bir konferansla karara bağlayıp, yurtseverliği daha somut, daha elle tutulur bir siyasal açılımın içerisine yerleştirmeye başladıktan sonra milliyetçilik tartışmalarına yeni bir renk geldi.
Anlaşılıyor ki, programında sosyalist devrim yazan, teori ve pratikte sosyalist iktidar perspektifiyle yatıp kalkan partinin yurtseverlik vurgusu tartıştırıyor.
Tabii, buna ne kadar tartışma denebilirse... Çünkü sosyalist devrimci parti bu tartışmalara pek katılmıyor, bunun yerine açılımı bütün boyutlarıyla olgunlaştırmak ve etkili kılmak için çaba harcıyor. Tartışanlar ise, “muhataplarını kötü yakaladıkları”nı düşündükleri her örnekte olduğu gibi, en küçük bir iç tutarlılığa sahip olmayan bir dizi argümanla taşı gediğine oturtan aforizmaları yan yana getirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Peki muhatap ne yapıyor?
“Görmediniz mi, TKP milliyetçilik yapıyor!”

Kem gözlere...
İlk kez burada olmuyor. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra iyice yoğunlaşan emperyalist saldırganlık karşısında sınıf konumunu, marksist-leninist ilkeleri terk etmeyen ve “demokrasi” edebiyatına prim vermeyen bütün partilerin başına aynı şey geldi. Yunanistan Komünist Partisi (KKE) Kıbrıs’ta Annan planını reddettiği ve Avrupa Birliği konusunda hiç tavizsiz bir karşı koyuş sergilediği ölçüde şövenist/gerici olmakla suçlandı. Portekiz Komünist Partisi (PCP), “Avrupa Birliği’nin artık geri dönüşsüz bir proje olduğunu ve onu mutlak bir veri alarak politika üretmek gerektiği”ni kabullenmediği, “ulusal egemenliğin savunulması”nı temel bir ilke haline getirdiği için hiç tereddütsüz “milliyetçi” saflara katıldı! Kuzey ülkelerinde solun AB karşıtlığı da bir çırpıda “geleneksel iskandinav tutuculuğu”na indirgendi. Viking eskilerinden başka ne beklenirdi...
Mesele hallolmuştu.
Birileri emperyalizmin “muzaffer” yürüyüşüne “enternasyonalizm” adını yakıştırmıştı nasılsa. Bu yürüyüşe karşı koymak, öyle ya da böyle, gericilik olarak damgalanıyordu.
Türkiye’de bu daha da kolaydı. Değil mi ki bu ülke yıllarca askeri darbelerin, katliamların, Kürtlere karşı inkarcı savaşın yatağı olmuştu, o halde bu ülkeyi savunmak da bütün bunları savunmakla özdeşti, buna milliyetçilik demek bile hafif kalırdı.
Bir de elbette milliyetçiler vardı... Onlar yıllardır dillerine doladıkları kimi kavramların karşı tarafın elinde bambaşka bir içerik kazanmasının tedirginliğini yaşıyorlardı. Emperyalist ülkelerin himayesinde vatan/millet edebiyatı yapmanın neredeyse olanaksızlaştığı bir döneme girilmişti. Anti-komünizm silahı sahibine zarar verecek arızalar çıkarmıştı, yurtseverliğin kazanmaya başladığı prestiji durdurmanın tek yolu olarak onu “milliyetçilik”le sıkıştırmak ve komünistlerin “milliyetçi” olmadığını kanıtlamaktı!
Gerekiyorsa provokasyonlarla...
Böylece komünistler taraf olmadıkları bir tartışmanın konusu olmaya başladılar. İşte bu tartışmanın kenar notları.
Liberal bakış (sağ göz): Çağı anlayamama... İdeolojik bakış... Saplantılarla hareket etme eğilimi... Stalinizmin etkileri... Özgürlüklere tahammülsüzlük... Piyasa korkusu... Doğu despotizmine meyletme... Sağcılaşma... ABD ve AB’ye karşı dogmatik tutum... Denktaşçılık...
Liberal bakış (sol göz): Çağı anlayamama... İdeolojik bakış... Saplantılarla hareket etme eğilimi... Stalinizmin etkileri... Özgürlüklere tahammülsüzlük... Devletçilik tutkusu... Doğu despotizmine meyletme... Enternasyonalizmden uzaklaşma... AB’ye karşı dogmatik tutum... Denktaşçılık...
Milliyetçi bakış (sağ göz): Türklüğü inkar... Kürtçülük... Beynelmilelcilik... Yıkıcılık... Milli şuurdan yoksunluk... Sınıf diktatörlüğünü esas alma... Devlet düşmanlığı... Kıbrıs Türkü’nün davasına ihanet...
Milliyetçi bakış (sol göz): Sınıf çelişkisini ulusal çelişkinin önüne koyma... Ulusal devlete sahip çıkmama... Kıbrıs Türkü’nün davasına ihanet... Anti-emperyalist cepheyi bölme... Avrasya eksenli direnişi hafife alma...
Ne demiş güzelim şarkısında, yurtseverliğe müzik cephesinden omuz veren Vedat Sakman, “biz bunları birlikte aşarız...”

Ortada mı kalacak memleket?
On yıl kadar oldu ama hiç unutulur mu, komünistlerin Nâzım’dan esinlenerek “bu memleket bizim” dediklerinde “sol” cenahta ortaya çıkan tepkiler? Bu memleket nereden bizim oluyormuş, Nâzım’da da zaten bazı sorunlar varmış, koskoca bir dünyayı istemek yerine misaki milli sınırlarında siyaset yapılıyormuş...
O yıllarda “bu memleket bizim”, sermaye egemenliğine karşı yalın bir meydan okumanın ifadesiydi. Memleketin gerçek sahiplerine bir çağrı anlamı da taşıyordu bu slogan hiç kuşkusuz. Sonra Susurlukla birlikte, düzen kirli çamaşırlarını herkese teşhir etmek zorunda kaldığı bir sırada, bu topraklara çalınan zulüm ve çürüme lekesine karşı siyasal ve etik bir yan da kazanıyordu “bizim” iddiası. Ardından “bizim” buralardaki saldırganlığı iyice yoğunlaşmaya başladığı andan itibaren, emperyalizm nasibini almaya başlıyordu Nâzım’ın dizdiği şiddetli sözcüklerin öfkesinden.
Bunlar birbirinin yerine konabilir evreler değildir, bunlar birbirini tamamlar ve bugün yurtseverliğin temellerini oluştururlar. İşçi sınıfı, bütün zenginlik ve değerlere el koyan burjuva sınıfının elinden iktidarı almak için bu zenginlik ve değerlere sahip çıkmalıdır ve işçi sınıfı, bütün zenginlik ve değerlere sahip çıkabilmek için bu zenginlik ve değerlere el koyan burjuva sınıfının elinden iktidarı almalıdır. Bu el koyuş, sömürüyle birlikte zulme ve çürümeye karşı bu toprakların isyanı anlamına da gelecektir. Emperyalizmin saldırganlığı gücünü sermaye egemenliğinden aldığı gibi, ona büyük bir güç aşılamakta, ayrıca zulüm ve çürümeyi ölçüsüzleştirmektedir. Yaşadığımız topraklar, ekonomik değerler, aklımız ve geleceğimiz bir bütün olarak işgal edilmektedir. İşçi sınıfı bu işgale karşı koymadan sömürüden kurtulamaz; emperyalist işgal ve sınıfsal sömürü bugün bir ve aynı şeyler olarak kabul edilmelidir...
Dikkat edilirse bu söylenenler fazlasıyla “kapalı” bir model oluşturmakta, neredeyse düz bir mantığın ürünüymüşçesine “tam”lık izlenimi vermektedir. Süreci karmaşıklaştıran bir dizi başka unsura daha sonra değinmek koşuluyla, bu izlenimde özel bir sorun olmadığını söyleyebiliriz. Bugün sermaye egemenliğine karşı mücadele, söz konusu egemenlik kendi kaderini hiçbir dönem olmadığı ölçüde emperyalizmin dinamiklerine teslim ettiği sürece, “ülke savunusu” biçimine bürünecektir.
Buna itiraz etmek için ya iktidarı uzak bir sorun olarak görecek, yani sermaye egemenliğinin sona ermesinin güncel bir değer taşımadığından hareket edeceksiniz ya da bugün emperyalizme daha farklı bir içerik katarak, onun “çelişkili” ve farklı yönleri zorlayan parçalanmış bir olgu olduğunu ileri süreceksiniz.
Başka bir alternatif yok.
Sosyalist devrimin güncelliğini yadsımak, sanıldığı gibi yalnızca reformistlere özgü değildir. Durum devrimciliği diyebileceğimiz radikal bir tarzla da pekala statükocu bir pozisyon alabilirsiniz. “Büyük iddialar (sosyalist devrim gibi) taşıyıp, devrimcilikten kaçmak”, durum devrimcilerinin sık sık yönelttikleri bir eleştiridir. Eleştiri sahiplerini, iddia olmasa bile büyük taşlar taşıyıp siyasal bir devrim projesine uzak olmanın rahatlığıyla hareket etmekle itham etmek mümkündür. Ancak konumuz açısından önemli olan, bu topraklarda devrimci dönüşümlere inanmamaktır.
Burada Kürt/Türk liberalinden Kürt/Türk devrimci demokratına, oldukça geniş bir kesime malolan bir anlayış, hatta psikolojiden söz etmiş oluyoruz. Bu anlayış, devrimci dönüşümlere uzak düştüğü oranda, bu ülkeye de uzak düşmekte, aşırı örneklerde bu ülkeden nefret etmeye kadar varmaktadır.
Evet, bu bir sır değildir. Nefretten söz edebileceğimiz bir “kopma”yla yüz yüze kalınmıştır. Tek başına 12 Eylül, tek başına Kürt savaşı (bunlar son derece travmatik sonuçlar yaratsa bile) bu “kopma”yı açıklayamaz. Türkiye solunda bu topraklara Marx’ın bir ara Rusya’ya duyduğu öfke ile yaklaşanlar vardır. Bu aşamada psikolojiden uzaklaşmak ve siyasal bir değerlendirme denemek zorundayız: Türkiye çürümeye teslim edilecek bir ülke değildir!
Türkiye, sosyalist devrimin güncelliğinin hissedildiği bir ülkedir.
Ülke savunusundan ya da yurtsever kimlikten kaçınmanın bir diğer gerekçesi ise, az önce vurguladığım gibi, emperyalizmin çelişkili, hatta “parçalanmış” yapısı üzerinde durmak olabilir. Bu ne demektir? Bu, emperyalizm olgusunu ona devrimci geleneğin yüklediği siyasal anlamı başkalaştırmak, onu çağın bir dizi dinamiğini bünyesinde toplayan kompozit bir olgu haline getirmek demektir. Liberal solun emperyalizm sözcüğünün negatif çağrışımlarına dokunmaksızın yaptığı şey de aslında budur. “Öteki Avrupa” retoriği, geçerli bir bağlama yerleştirilebilir belki ama, bugünkü yaygın kullanımında, emperyalizmin yalnızca ona bizim yüklediğimiz anlamdan ibaret olmadığını ima etmeye dönük yüzsüz bir çabaya dönüşmektedir. Burjuva egemenliğinin ideolojik ve siyasal düzlemde yalnızca kendisini karakterize eden sınıfla sınırlanamayacağı, aynı zamanda bütün toplumsal sınıfların mücadele ve varoluş biçimlerinin bir sentezi olarak görülmesi gerektiği düşüncesinin bir uzantısı olarak, emperyalizm olgusuna daha “ince” bir tarzda yaklaşmanın Türkiyelisi, emperyalizme ülkemizde burjuva demokrat değerleri yerleştirme açısından pozitif bir misyon yüklemektir.
Batı marksizminin bütün dikkatsiz unsurları Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen haçlı seferinde aynı tuzağa düşmüş ve emperyalist ülkelerin “demokrasi” saldırısına benzer bir meşruiyet yakıştırmışlardır. Yine Türkiye’de Kürt başlığı gibi konularda emperyalizme karşı mangalda kül bırakmayan birçok kemalist aydın yakın geçmişimize bakarken, emperyalist ülkelerin sosyalist kampla hesaplaşmasında “hür dünya”nın yanında saf tutmakta ve bundan hiç sıkılmamaktadırlar.
Şimdi sormalı: Parçalı olan emperyalizm mi, yoksa sol liberalinden sol kemalistine sınıf işbirlikçiliğine düşkün aydınlarımız mı?

Ustaların yurdu...
Yurtseverliği yeniden anlamlandırmak diyoruz. Bu yeni bir şey değildir; birçok tarihsel uğrakta komünistler yurtseverliği anlamlandırmak görevi ile karşı karşıya kalmışlardır. Bilinen örneklerden birisi, Marx’ın Fransa ile Prusya arasındaki savaş sırasında, 1870-71 dönemecinde Paris’i savunmak proletaryanın omuzlarına bindiğinde takındığı tutumdur. Kimileri için şaşırıtıcı gelebilir, “enternasyonalist” Marx’ın “yurtsever” Paris işçisine sitem etmemesi... Oysa Marx kapitalizmden devrim çıkarmak için yanıp tutuşmaktadır. Enternasyonalizm de, zaman zaman altını çizdiği yurtsever misyonlar da, devrim bağlantılıdır. Bugün liberal aklı evvellerin Marx’ın Manifestosu’ndan çıkardıkları enternasyonalizm değil, düpedüz kozmopolitliktir. Kültürel bir olgudan söz etmiyorum. Enternasyonalizm liberaller tarafından siyasal içeriğinden arındırıldığı oranda, ben de kozmopolit sapkınlığı siyasal düzlemde değerlendirmeye çalışıyorum.
Kozmopolit düşüncenin referansı olmaz; devrimci siyasetin ise temel referansı “ülke”dir. Bu anlamda Marx’ta şaşırtıcı olan bir şey yoktur. 1848 devrimlerini analiz ettiği eşsiz Fransa yazılarında işçi sınıfının (da) kendisini “genel çıkar”ları temsil eden bir sınıf olarak kurmak durumunda olduğunu ısrarlar vurgulamasının ve bunu daha önce Alman İdeolojisi’nde rüşeym halde olan devrim teorisinin neredeyse merkezine yerleştirmesi başka neyle açıklanabilir ki?
Marx’ın “ulusal” meselelere hep devrimin, dünya devriminin penceresinden baktığı açıktır. Bu pencere o denli açıktır ki, Marx zaman zaman ölçüsüz bir pragmatik olarak algılanmış ve her örnekte farklı kaygılardan hareket ettiği izlenimi uyandırmıştır. Oysa, onun ilgilendiği, devrimi ilerletici ya da tetikleyici gelişmelerdir.
Bu söylediklerim Marx’ta yurtseverliğin kişilikli bir kavram haline geldiğini ileri sürmeden önceki ısınma faaliyetleri olarak görülmemeli. Yalnızca, iki gerçeğe işaret etmek amacındayım:
Birincisi, Avrupalı bir düşünür ve siyasetçi olarak Marx’ın, dönemin gelişkin kapitalist ülkelerinde bile yurtseverlik gerçeği ile kimi örneklerde barışık olduğudur. İkincisi, proletaryanın kendisini gerek ideolojik gerekse siyasal açıdan “genel çıkarları temsil eden” sınıf olarak realize etmesi için evrensel ölçeğin herhangi bir referans oluşturmamasıdır. Bu, 19. yüzyıl Avrupa devrimlerinin en önemli derslerinden birisidir.
Tam bu noktada Lenin’i devreye sokmakta yarar vardır.
Bolşevik liderin siyasi yaşamında da, yurtseverlik son derece hassas ve karmaşık bir konudur. Her şeyden önce, aydınların batıcılar ve slavofiller olarak iki geleneksel kampa ayrıldıkları Rusya’da, ülkeyi geriye dönük modellerle kurtarmaya soyunanlardan kopmak isteyen marksist Lenin açık bir zapadnik (batıcı) olarak konumlanmıştı. Burjuvazi güçsüz, korkak ve birikimsiz olduğu oranda, burjuva demokrat ideoloji de cılız kalmış, Rusya uluslararası alanda emperyalist yönelimler ve gerici misyonların bileşkesi bir kuvvete dönüşürken, içeride çarlığın zorba ve köhne kurumlarının karanlığına mahkum olmuştu.
Lenin’in de devrimci bir arayış içerisinde olduğu muhakkaktı. Bu nedenle 1905 yılında Japonya ile savaşta çok güç duruma düşen Rusya’da, sırf bu nedenle yükselen devrimin daha büyük bir başarı şansını yakaladığını açıkça yazacak ve egemenlerin “ihanet” suçlamasından kendi payına düşeni alacaktı. Burada iki nokta özellikle önemli: Lenin’in yaşadığı Rusya, 1917 devrimine kadar, uluslararası alanda her zaman “haksız”dır. Burada “hak” sözcüğü bilerek kullanılmıştır. Kullanım, sömürücü sınıflara “hak” pay etme amacını taşımamaktadır. Amaç, önce Marx’ın da hareket noktası olan devrimin çıkarlarına, sonra da yeni bir olguya, emperyalizm olgusuna işaret etmektir. Rusya, hem uluslararası devrimin karşısında önemli bir gerici güç olmaya devam etmektedir, hem de emperyalist paylaşım kavgasının ikincil de olsa önemli bir aktörü durumundadır. Yurtseverlik eğer, toplumsal anlamını içerdeki sınıfsal kutuplaşmaya eklenen bir “dış düşman”dan alacaksa, bolşeviklerin böyle bir “dış düşman” tarifi yapma olanakları bulunmamaktadır. İkinci nokta tam bu sırada ironik biçimde karşımıza çıkmaktadır. Çünkü 1905 Rus devriminde geniş yığınları despotik rejime karşı yönelten gelişmelerden önemli bir tanesi, bu rejimin Rusya’yı “maddi ve manevi yönden” korumaktan aciz oluşudur!
Bu ironik durum, 1917’de Lenin’in karşısına yine çıkmıştır.
Bilindiği gibi, Vladimir İlyiç Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nda batılı sosyal demokrat partilerin yönetimlerine, en başta da, o ana kadar dikkatli bir izleyicisi olduğu Kautsky’ye çok öfkelenmiştir. Denebilir ki, gerçekten asabi bir siyasetçi olan Lenin’i en fazla çileden çıkaran gelişme budur: Paylaşım Savaşı sırasında Alman sosyal demokratları Alman yurtseverleri, Fransızlar Fransız, İtalyanlar İtalyan yurtseveri olarak pozisyon almışlar ve anayurdun savunması biçiminde bir formülasyonun arkasında emperyalist politikalara imza atmışlardı.
Emperyalist bir ülkede mücadele eden bir devrimcinin yurdunu sevmemesi gerektiğini söylemiyorum. Bunu bir kenara koyalım. Yurtseverliğin siyasal anlamından hareket edecek olursak bile, eğer ideolojik ve siyasal önlemler alınırsa, “yurtseverlik, ülkemizin emperyalist politikalarının karşısında sarsılmadan durmayı gerektirir” demek pekala mümkündür. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndaki hain işçi liderlerinin konumlanışında başka bir şey vardır. Bu başka şey, açık sınıf uzlaşmacılığı ve devrimden vazgeçiştir. Bu anlamda Lenin ve arkadaşları için sürpriz olan 1912 sonrası gelişmeler, bugünden bakıldığında, 1871 sonrasında Avrupa sosyal demokrasisinin yaşadığı evrimin neredeyse doğal ürünü gibidir.
Böylesi bir dönemde Lenin’in emperyalist silahların gerisinde “yurtseverlik” oynayan eski yoldaşlarına ağır eleştiri (hatta hakaretlerde) bulunması anlaşılır bir olgudur. Lenin aynı dönemde emperyalizm üzerine çalışmalarını da yoğunlaştırmış (biraz da sosyal demokratların ihanetinin maddi temellerini sergilemek için) ve tek tek ülkelerde sınıf mücadelelerinin emperyalist aşamada ne tür özellikler kazanacağı konusuna kafa yormuştur.
Bilindiği gibi, ezen ülke/ezilen ülke ayrımı işçi sınıfı hareketinin dağarcığına bu dönemde girmiştir. Daha sonra bu ayrım nedeniyle ortaya çıkan mekanik yorumlar ve “ulusal” burjuvazilerin desteklenmesi gibi geri politikalar bir yana, bir devrimci için emperyalist bir ülkede mücadele etmek ile bağımlı ve kapitalist hiyerarşide ezilen bir ülkede mücadele etmek arasında açık bir ayrım olduğuna işaret eder Lenin. Bu vurgunun tek başına ulusal kurtuluş mücadeleleri için, yani henüz devletleşmemiş ezilen uluslar için yapıldığı sanılmamalıdır. Lenin, 1914 Eylülü’nde “kapitalizm, onlar kurulmadan feodalizmi yıkmasına olanak bulunmayan ulusal devletleri, şimdi kendisi için cendere olarak görüyor” cümlesini çok kritik bir parti dökümanına koymuş ve hiç kuşku olmasın, emperyalist dönemin genel, bugün de geçerli olan karakteristiğine dikkat çekmek istemiştir.
Bu koşullarda Lenin, ezilen ülkelerin emperyalist ülkelere karşı tek taraflı savaş ilan etmeye, onlara saldırmaya “hak”ları olduğunu, bu savaşlarda marksistlerin açıkça taraf olacaklarını yazmıştır.
Bu şu anlama gelir: Bütün devrimciler yurtlarını severler, ama siyasal bir kimlik olarak yurtseverlik, emperyalizme karşı mücadelede pekişir, bu mücadelede işçi sınıfına içkin hale gelir.

Yurtseverlik ne kadar kalıcı?
İşte bu aşamada, yurtseverliğin komünistler açısından ne kadar kalıcı bir kimlik, onları karakterize etmek için ne denli uygun bir sıfat olduğunu sormanın tam zamanıdır. Komünizmin 150 yılı aşan tarihinde yurtseverliğin kendisini hiç dayatmadığı bir kesit bulmak son derece güçtür. Hareketin gelişmiş kapitalist ülkelere sıkıştığı ilk dönemlerde bile, Marx’ın yurtsever görevlerin tatlı sürprizleriyle karşılaştığını biliyoruz. 20. yüzyılda ise işler bir hayli karmaşık hale gelmiştir. Önce emperyalizm, sonra reel sosyalizm ve faşizm, komünistleri sosyalist devrim çağının bir önceki yüzyılda hemen hiç öngörülmeyen gerçekleri ile baş başa bırakmıştır.
Eşitsiz gelişim yasasının bir başka cilvesidir bu.
Kapitalizm yalnızca gelişmede değil, çelişki biriktirmede de eşitsiz yol almakta, ülkeler arasında nicel farklılıklarla ölçülemeyecek nitel ayrımlara sebep olmaktadır.
Eğer kapitalizm uluslararası ölçekte göreli homojen ve lineer bir gelişim çizgisi izleseydi, ne emperyalizm olgusundan ne de bugün anladığımız anlamda yurtseverlikten söz edecektik. Ancak tam tersi oldu ve kapitalizmin karakteristik özellikleri her yerde baki olmak üzere, özellikle siyaset cephesinde ancak çok katmanlı bir analizin konusu olabilecek karmaşık bir yapı ortaya çıktı.
1920’de Türkiyeli komünist yurtseverdir... 1920’de Rusya’daki bolşevik de öyle... Daha doğuya gidelim, yurtseverlik eğer dönemin tüm Asyalı komünistlerini sardıysa, bu ona “azgelişmişlik” yakıştırmak için yeterli midir? 1940 yılında Fransız komünistleri “taktik” nedenlerle mi yurtsever olmuştur? Aynı dönem Yunanistan Komünist Partisi, ülkenin ulusal bayrağını tekeline almış ve onu üç emperyalist ülkeye, ardı ardına İtalya, Almanya ve İngiltere’ye karşı inatla savunmuştur.
Portekizli komünistler yurtseverliği akıllarına Avrupa Birliği’nin saldırılarından sonra getirmemişlerdir. Partinin orak çekiçli bayrağının altındaki yeşil kuşak, ülkenin ulusal bayrağından alınmıştır ve bu parti sömürgeci Portekiz faşistlerine karşı mücadele sırasında, Angola’nın, Mozambik’in kurtuluşu için fedakarca kavga verirken de yurtsever kimliğini geriye çekmemeyi başarmıştır.
Küba dün de bugün de yurtsever bir iktidara sahiptir ve bu özelliği iktidarın sosyalist karakterini tehlikeye atmamakta, tam tersine iktidarın emekçi halk karakterini güçlendirmektedir. Bir komünist olmamakla birlikte, giderek daha sosyalizan bir yöne kayan Chavez’i en çok tarif eden sıfat, onun yurtseverliğidir.
Yurtseverlik bir arıza değil, önce mücadelemiz için bir referans, sonrasında ise çağımızın sosyalist devrimler kadar gerçek bir diğer olgusu olan emperyalizme karşı mücadelede doğal bir tutum olarak görülmek durumundadır.
Bu sonuncusu, yurtseverliğin tüm zaman ve mekanlarda eşit ağırlıklı bir özellik olmamasının da nedenleridir. Sosyalizm mücadelesinde ve sosyalist kuruluş sürecinde anti-emperyalizmin geriye çekildiği ya da başat başlık olmadığı birçok örnekle karşılaşabiliriz. Bu anlamda her komünistin ülkesini sevmede bir başka ülkenin komünistinden aşağı kalmama hakkı (ve sorumluluğu) olmakla birlikte, yurtseverliğin bir siyasal karakter olarak “bütün ülkelerin işçileri”ne eşit dağılabileceğini asla düşünmemek gerekir.
Tüm bu yazılanlarda ilginç bir yan olduğu açık. Komünistler dil farkı bilmezler, sınır tanımazlar ve enternasyonalizm bayrağını hiç düşürmeyip, bütün ülkelerin işçilerini bir olmaya davet ederler. Hal böyleyken, neden yurtseverlik?
Buraya kadar söylenenlerin yeterli olduğu düşünülmüyorsa, komünist toplum için verilen mücadelenin değişik uğraklarında, ortadan kaldırılmaları projenin olmazsa olmaz parçası olan kurumları kendi cephemizde yeniden anlamlandırmakta olduğumuz hatırlanmalıdır. Sınıfsız sömürüsüz topluma giderken, sosyalist devletin en önemli araçlardan birisi olduğunu söylerken anarşistler karşısında boynumuzu nasıl bükmüyorsak; ortadan kaldırılması bir o kadar zorunlu “siyaset” denilen tuhaf ve eşitlik/özgürlük ülküsüyle bağdaşmayan bir düzeyi toplumsal kurtuluşun temel faaliyet alanı olarak kutsarken varoluşçulardan nasıl özür dilemiyorsak; aynı şekilde, emperyalizm çağında, üç-beş tane ülkeyi manivela yaparak insanlığa diz çöktürmek isteyen tekelci sermayeye karşı yurtseverlik bayrağıyla kafa tutarken, liboşlardan izin almak zorunda değiliz.

Ya ayar kaçarsa...
Yaa... Ya ayar kaçar ve yurtseverlik milliyetçiliğe varırsa? Bu soru, milliyetçilik ve yurtseverlik arasında doz farkı olduğunu, birinin ötekinin aşırı biçimi olduğunu varsayar. Bu durumda, yurtseverlik vatanını sevmekse, milliyetçilik bu sevgiyi abartılı, hatta hastalıklı bir dereceye taşımak mıdır?
Elbette böyle değildir.
Milliyetçilik ve yurtseverlik, baştan beri referans noktası olduğunu söylediğim “ülke” ile belli bir ilişkilenmeyi tarif ettikleri oranda, elbette aynı düzlemde hareket eden kavramlardır. Ama onlar gerçekten hareket halindedir ve hiçbir biçimde bir ölçü cetveline, bir “şiddet” skalasına yerleştirilemezler.
İnsan çok devrimci olunca nasıl “sol sapma” olmuyorsa, çok yurtsever olunca milliyetçi olmaz!
Ancak yurtseverlik, doğası gereği, kavgasını ideolojik mücadele düzleminin en kaygan kısmında vermek durumundadır. İdeolojik mücadelede kutuplaşmaya yardımcı olmak kadar, alan kazanma ve karşıt sınıfı ötelemek de önemlidir. Burada taraflar birbirlerini oldukça geniş bir temas yüzeyinde ittirirler. Bu yüzeyin toplumsal ölçekte geçirgen olduğu açıktır. Bir başka deyişle, yurtseverlik ve milliyetçilik “ülke”ye toplumsal anlam yüklemek için birbirleriyle dişe diş bir hesaplaşma içerisine girerler. Bu hesaplaşmanın emekçi kitlelerde yansımasında dahi bir nicel değişimin çok ötesinden söz etmek durumundayız. İşçilerin milliyetçi koşullanmadan yurtseverliğe geçişleri, ülkelerine dönük sahiplenmelerinde bir seyrelme anlamına gelmeyecektir, bu sahiplenmenin sınıfsal bir içerik kazanıp başkalaşmasıdır gerçekleşen.
Zaten yurtseverliği milliyetçilikle karşı karşıya getiren de bu sınıfsal içeriktir. Milliyetçi ideoloji egemen sınıfın elinde sınıf çelişkilerini örtmeye yararken, emekçi kitlelerin zihnini sınıf karşıtı ile uzlaşma fikriyle dumura uğratır. Bu anlamda komünist hareketin tarihinde ve bugün, burjuvazi ile (örneğin onun millisiyle!) işbirliği yapmak üzerine kurulan bütün stratejilerde yurtseverlikle milliyetçilik arasındaki ayrım ortadan kalkmış ve milli demokratik devrim çizgisi işçi sınıfı ve yoksul köylülüğü düpedüz milliyetçi bir ideolojik hatta yerleştirmiştir. Milliyetçiliğin burada pozitif bir rol üstlenip üstlenmediği konusuna girmek istemiyorum. Üzerinde durduğum, milliyetçiliğin panzehirinin sınıf perspektifi ve “sosyalist devrimcilik” olduğudur.
Görülüyor ki, sosyalist devrim, emperyalizmle hesaplaşmayla örtüşecek, bu hesaplaşmanın görevleriyle muzaffer olacaktır. İşçi sınıfını önümüzde belirginleşen mücadeleye, bu tarihsel dönemin genel geçer özelliğine hazırlamaz, ona uygun bir konumlanış içerisine sokmazsak, bütün bu tartışmaların bir değeri kalmayacaktır. Yurtseverliği anlamlandırmanın tek yolu onu devrim stratejisine yerleştirmektir. Stratejiniz ne denli sağlamsa, bütün devrimci hareketler için gündemde olan milliyetçilik tehlikesinden o denli uzak durmuş olursunuz. Burjuvaziyle işbirliğine kapalı bir siyasal çizginin milliyetçilik tuzağına düşmesi olanaksızdır. Komünistler kendilerini sağlama almışlardır. Varlıklarını sınıf uzlaşmacılığına borçlu olan liberal solcular ise büyük konuşmaktan vazgeçmelidirler; milliyetçiliğin yalnızca “Türk” biçimi yoktur, küreselleşme çağında Alman veya tercihen Fransız milliyetçiliğinin “ulusal devlet” sınırlarını yerle bir ettiği ve başka uluslara bulaştığı unutulmamalıdır.

Kemal Okuyan

Bu yazı Sol dergisinden alınmıştır.


“Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir.”
Krishnamurti
Alıntı ile Cevapla