Demokrasi üzerine
Sn. Cabir,
Demokrasi'yi bir çoğunluk rejimi gibi almışsınız. Her kafadan ses çıkması gibi... Açtığınız konu bizleri işin temellerine, derinliklerine götürecek kadar değerli. Özeksel değerdeki savınız şu (biraz kaba bir tahlille) : Demokraside her kafadan ayrı bir ses çıkar, ama Tanrı varsa (ki sizce vardır) ve Tanrı insanların belirli bir düzen içinde yaşamasını isteyen bir doğaya sahipse o halde tek bir düzen, bu düzen için gerekli kanun zaten vardır -bize düşen onu bulup, onu uygulamaktır. (ki sizce Tanrı insanların Dünya'da belirli bir düzen içinde yaşamasını da isteyen bir doğaya sahiptir; bu bağlamda sizin için Tanrı'nın kitabı olarak kabul ettiğiniz Kur'an bu bağlamda bir kanun kitabı niteliğini de içermektedir)
Önce sizde Demokrasi'yi bir tür çoğunluk rejimi gibi alma eğilimi de gördüğüm için (yanılıyor olabilirim bu düşüncemde) sizin bu düşüncenizi eleştireceğim. Ama "Demokrasi çoğunluk rejimi olduğu oranda azınlık rejimidir de", demeyeceğim. Demokrasi'yi ilkin kavramsal bazda değil de reel olarak eleştireceğim. İçinde yaşadığımız demokrasi, sözcük anlamıyla uyumsuzdur: Yani "demo" nun (kamu, nüfus, konuyla ilgili olarak belli bir bölümdeki, ülkedeki herkes) kendini yönettiği (şu -"krasi" eki otokrasi, teokrasi gibi: Siz bir teokrasi'yi en iyi düzen olarak buluyorsunuz) iktidarın tüm insanlarda olduğu bir rejim değildir. İlkin zaten kavramsal olarak var, ama hayata büyük ölçüde soyut kalmaktadır. Şimdi bu "büyük ölçüde"yi açayım: Bu rejim, demokrasi, benim bildiğim tarihte iki kez uygulanmıştır. İlki Antik Yunan'la başlamıştır. Ama orada da şu demokrasinin biçimsel, işe yaramayan, oy hakkı "forum" larda (tahsis edilmiş belirli meydanlarda) tartışılarak vatandaşlara verilmiştir. Ama sadece Antik Yunan Vatandaşlarına verilmiştir. (aslında kararlı bir biçimde uygulandığı süreçler görebildiğimiz tek site Athena'dır. Ve Athena'nın da tarihi sürekli demokrasi ile geçmemiştir.) Yunanlılar köleleri antik yunan medeniyetinden anlayamayacak seviyede gördükleri için onlara yasalar üzerinde söz sahibi olma hakları vermemiştir. Keza vatandaşlar arasında kadın olanlar da belirleyici olamazlar. Roma'da demokrasi'nin üzerinde geniş yetkilere sahip bir İmparator her zaman vardır. Bu İmparator, yasal yetkilerinin erimini çok geniş tutmak istediğinde (Ünlü Julius Ceaser gibi) veya vatandaşların iktidar üzerinde etkinliğini arttırma isteğinde bulunduğunda da (Filozof-İmparator Marcus Aerilus) gibi başarısız olabilmektedir (Ceaser öldürülmüş, Aerilius'un reformları kendi dönemiyle sınırlı kalmıştır. Şimdiden dikkatinizi demokrasi'nin ussal tanımının açıklığına karşın tarihte büründüğü bazı reel oluşumlarının çeşitliliğine dikkatinizi çekebildim mi?
Fransız Devrimi ile başlayan süreçte tekrar tarih sahnesinde güçlü bir şekilde yerini alabilmiştir demokrasi (bu bir fikir, bir anlayış, bir siyasal yorum olduğu sürece pek çok şeyi demokratça bulup, demokratik uygulamaların erimini çok geniş de tutabiliriz: 1789'dan çok önce İngiltere'de magna carta-insan hakları sürecini de demokrat bulabiliriz, Rönesans'daki fikirlersen ilham alabiliriz, demokratlık bize onları çağrıştırabilir, veya sonrasında Bacon, Descartes, son dönemi itibarıyla Spinoza'dan esinlenebiliriz -daha da uygun gelebilecek felsefeciler var: John Locke, J.S. Mill gibi; demokratlığı doğuda da bulabiliriz: Hint'lilerin inançlarına dayalı Tarihte en az devinen, değişen kast sistemlerine karşın, inançlarında ya da onları yaşayışlarında bulabileceğimiz gibi, tasavvuf kültüründe, anadolu aleviliğinde de bulaniliriz... Ama bir rejim savındaki demokrasinin bence iki uygulaması belirgindir: Athena ve onun son dönemini izleyen Great Alexander'ın (Büyük İskender) Hellen uygarlığındaki demokrasi. Buna Tarih'in uygulamadaki birinci demokrasi dönemi diyeceğim. (Makedon Kral Alexander, Hocası tarihin en büyük filozoflarından Aristoteles'in ve elit yunan aydınlarının tersine kadın-erkek, uygar-barbar ayrımı yapmaz. Barbar olanın da eğitilebileceğine inanırdı) İkincisi ise Fransız Devrimi ile başlamıştır: Bu kez bir ulustaki tüm vatandaşlar eşittir. Kadınlar, Avrupa'daki ve ABD'deki yeni çağın kölelerinden siyahlar bu savı büyük mücadeleler sonrası daha yeni yeni edimselleştirebilmiştir. (Dünya'nın en gelişmiş Sanayi toplumu -kendi içinde- ve diğer ülkelere kıyasla Dünya'nın en iyi hukuk devleti olarak gördüğüm ABD'de bile siyahlar anayasal eşitliği 1960'larda alabilmiştir ancak -ya bizim kadınlara seçilme hakkını 1930'larda tanıdığımızı ve o sıralarda Avrupa'da pek çok ülkede, örneğin Fransa'da kadınlara seçilme hakkı verilmemekteydi)
Çağımız demokrasisi bir burjuva demokrasisidir. Gerçekte iş, çok kaba bir sahip olanlar ve sahip olmayanlar ayrımı üzerinde temellenen bir demokrasisidir. İnsanları eşit görür: Köle, kadın, ırk ayrımı yapmaz. Düşüncenin, ifadenin özgürlüğü modern zamanlarının tininin etkin öğelerinden biridir; modern bilincin çeşitli açılımlarında kendini bulur: İkizkardeşlerden liberalizm olarak da anarşizm olarak da, bir demokraitk sosyalizm isteminde olduğu gibi, İslam'ın politik karakteristiğinin demokrat olduğun savunan Yaşar Nuri Öztürk ya da bence sosyalist müslüman Roger Garaudy (ki bence o da demokrattır) de M.K. Atatürk'de... hepsi Fransız Devrimi'nin soyut demokrat ilkelerine içtenlikle inanırlar: Hepsi Rousseau gibi özgürlükçü, ayrımcılık yapmayan, içtenlikle modern demokrat tinin farklı açılımlarını sergileyen bu uğurda teoride ve/veya pratikte mücadeleler vermiş soylu insanlardır: Saint Just, Montesquie, Voltaire, Abraham Lincoln... örnekler çoktur.
Öte yanda iş soyut demokrasinin uygulanması olduğunda, Fransız Devrimi'nin dar, soyut akılcılığı tutarsız kalmıştır. 4 yılda 5 yılda bir Burjuva demokrasisinin kabul edebileceği partilere oy vermede eşitlik, içi boş bir eşitliktir: Sosyo-ekonomik düzen toplumsal araçların mülkiyetinde demokrat değildir. Bir fabrika varsa o birilerinindir, birileri de ona çalışan ücretli emekçilerdir. Fabrika Tanrı'nın değildir, "Demo"nun da değildir, birilerinindir. Oy veren insanlarda eşitlik kavramı ile özdeşlik kavramı birbirine karıştırılır: Aptal ile zeki, rezil ile erdemli, cahil ile kültürlü eşit oy hakkına sahiptir. Eğitim ekonomik erki elinde tutanların istemediği oluşumlara "özgürlük" ilkesini tanımyacaktır. Eğitim'de özel, birilerindir: Ya önde Devlet maskesi ile ekonomik gücü elinde tutanlarındır; ya doğrudan özel olandır... Bu durumda nasıl Athena'da ve Hellen'lerdeki demokrasiyi kavramı ile çelişik bulduysam ve nedenleri hakkında yeterli olacağını umudettiğim düzeyde bilgi verdiysem, çağımız demokrasisi hakkında ve nedenleri üzerine yeterli bilgiyi verdikten sonra iş kavramsal olarak demokrasi üzerine fikirlerime geldi.
Demokrasi, ussal olarak en iyi yönetim biçimidir: Düşüncem bu. Zira usun nesnesi olan bilim ırk üstünlüğünü boşa çıkarmıştır, kadın-erkek arasındaki farkların toplumsal yaşamda eşitsizliğe götürmesi gerektiğinide ileri süremez. Birinin mülksüz işçi çocuğu, diğerinin milyar dolarlar sahibi bir insanın çocuğu olarak doğmasının da akla uygun olacağı savunulamaz. Çağımız bir ara Galton'a dayandırılarak savunulan bir ırk'ın üstünlüğünü tanımaz artık. Bir kültürün üstünlüğü olabilir ancak, o da referans noktasına göre -mutlak olarak değil. Aynı şey kadın-erkek arasındaki farklar için de geçerlidir: Şuna göre erkek üstün demek, tüm zamanların üstünde, bengi ve değişmez bir biçimde erkek üstün demek değildir. Marx'ın artı-değerinden ve tarihteki sınıflı toplumlar çözümlemelerinden sonra artık yoksul ve zengin olarak doğmayı hiçbir mite bürüyemiyoruz, ussallaştıramıyoruz; Tanrı'nın kararı deyip bir de suçumuza (sizce günahımıza) Tanrı'ya ortak edemiyoruz; çünkü ussal ve bilimsel olarak yanlış olan, nasıl Tanrı'nın kararıdır. Tanrı bir akıl hastası mıdır, Tanrı saçmalayan biri midir; yoksa Bilim'in "yasa"ları Tanrı'nın yasaları değil midir? (Akıl'la bu bağlamda sadece hepimiz için olanı alıyorum: Evrensel olarak, zorunlu olarak doğrular; ortak kavramlarımız, ortak "anlama"larımız, ortak "yargı"larımız)
Son olarak, eğer işi bir de şu bağlamda alırsak, yine tek yanlı alıp bir de bu yanının içine bakarsak, mümkün olduğu kadar yazdıklarımızın bütünde bir bireşime, bütünün özüne ulaşmasını, tamamlanmaya yakınlaşmasını umuedebiliriz. Eğer Tanrı varsa, bu dünyayı o yaratmışssa ve Tanrı Tarih'e, Dünya'ya ilgisiz bir Tanrı değilse, O zaten Tarih'te etkin olamaz mı? Tarih'te etkin bir özne olamaz mı, buna gücü mü yetmez, yoksa Dünya'ya ilgisini mi yitirmiştir. Belki Cabir, belki Dünya'yı yöneten insan özneler gibi, Tanrı'da Tarih'te kendini gösterebilir, etkin olabilir, Dünya'yı yönlendiren özneler arasında olabilir veya o da kendini Tarih'te ortaya koymuş, göstermiş olabilir. Bu ille de bir kitap yollaması ile olacak değildir. Varsayalım, sizin inandığınız Kur'an gibi bir kitap yolladı: Bu kitap Tanrısal dahi olsa sınırlı olacaktır, içinde tüm düşünceler, tasarımlar, tüm gündelik yaşam deneyimi, tüm matematik formülleri... yer alamayacaktır, hiçbir kitap sonsuz bütünün kendisini veremeyecektir. Bunu kabul edersiniz sanırım; ama pekala karşı çıkabilirsiniz: "İyi de herşeyin ama herşeyin yeralması gerekmez ki, meselenin özünü veriyor mu, yeter! Yeterli bir doğru da mutlak doğrunun özünü verebiliyorsa, tüm mutlak olanın içini vermesi gerekmez!"
Savınız da çok değerli bir fikir bulmuştum. Adeta şöyle demiştiniz: "Ne diye her konuda bilen, bilmeyen; bilgisi eksik olan, yeterli olan; kanıları, sanıları şu-bu olan yasayı, toplum düzenini belirleyecek ki... Tanrı var! Ona uyumlu olursak her konuda doğruyu bulabilir, uygulayabiliriz." Tanrı'nın varolup-olmadığı ya da bu konuda agnostik bir tutumda olup olamayacağımızı nasıl belirleyeceğiz? Bunu bir bilimsel teori ile yapamayız, buna inanmıyorum; her bilimsel disiplinin kendi alanı, ilkeleri, gereçleri farklıdır; buna göre bir bilimsel teori hiçbir zaman doğrudan Tanrı hakkında fikir beyan edebilecek doğada değildir, çünkü Tanrı kavramı görgül değildir; ki gözlem yapılabilsin, bir deneyde kullanılabilsin. Bilim insanı Tanrı var, yok, "bilmiyorum" dediğinde bir tür bilim felsefesi yapmakta olduğunu söyleyebiliriz; bilim değil. Bilimsel disiplinlerin ilkeleri, alanları, gereç olarak aldıkları nesneler belirlidir. Öyleyse bir cevap verilebilecekse ancak Akla dayanarak verilebilir, yani elimizdeki her türden veriyi sınayabileceğimiz, doğruyu çıkarsayabileceğimiz bir Akıl bizde, doğada, tarihte ya da eski filozoflarla birlikte tümünü (bizi, doğayı, tarihi)içeren Doğa'da, sonsuz bütün olan Doğa'da ise... Akıl var ise, ancak akla dayalı olarak Tanrı'nın varolup-olmadığını anlayabiliriz. Artık Kur'anı ancak ussallığı ölçüsünde tanrısal veya tarihsel (geçiciliği, içinde gerçekleri içerse de bütününde saltık gerçeği veremediği ölçüde ifade ettiği ölçüde) olup olmadığına karar verebiliriz.
Kur'an "İşte sana o kitap! onda çelişki, tutarsızlık bulamazsın" der ama bir yerde "benim dinim bana, sizin dininiz size" derken daha önce başka bir platform'da Fenasi'nin verdiği ayette de kafirleri öldürmeyi salık verir. Bu çelişkiler verimsiz çelişkilerdir; "uzlaşmaz" çatışkılardır ve buradan hiçbir yere varılmaz. Dahası kölelik, İslam'da kaldırılmamıştır, cariyelik devam etmiştir. Kur'an da cariyeliğin kaldırılması gerektiğinden bahsetmez. Peki ibadetler? Tanrı neden ibadet ister? Eğer yorum nefsimizi terbiye ise, bu zihinsel kültür, eğitim yoluyla değil de ibadet yolu ile mi olmalıdır? Peki olmuş mudur? Yaklaşık 1400 yıllık ibadet deneyimi "nefs terbiyesini" gerçekleştirebilmiş midir?
Kur'anın tanrısı da (tıpkı İncil'in ve Tevrat'ın tanrısı gibi- onu da başka bir yerde tartışırız artık) akıl ve bilim önünde kaybetmişse bir İslami teokrasi daha kavram bazında kaybettiği için uygulanabilirliğini tartışmaya da gerek olmayacaktır. (Bu arada yazının uzunluğundan dolayı okuma sabrını gösteren arkadaşlara teşekkür ederim; aslında çok çok daha uzun bir yazı olmalıydı bu ama bir tartışma platformuna göre de biraz fazla uzun oldu)
Konu possible_outside tarafından (06-10-2007 Saat 00:51 ) değiştirilmiştir..
|